Anasayfaya Git

Bir David Coverdale Hikayesi ; "BURN" - Yazı Dizisi : Bölüm 1
Tarih: 24.01.2007 Saat: 08:42
Konu: Grup Elemanları Hakkında Bilgi


Deep Purple - Burn
Bir David Coverdale Hikayesi - " Hayaller "
David Coverdale'in ağzından Deep Purple Yılları...

17 sayfalık yazı dizisinin birinci bölümü :
" 1973 Yazının Başları… O yıllarda dünyanın en ünlü rock gruplarından biri olan bir grupta… Deep Purple’da… Şarkıcı olabilmem için gereken ses sınavını başarıyla geçmiştim… Ahh, rüyalarımdaki şey buydu… En sonunda bir reklamcının rüyaları gerçekleşiyor… Gerçek bir yolculuk, sefaletten zenginliğe gidişin hikayesi… 21 yaşında, İngiltere’nin kuzeyinde, yarı amatör bir grubun şarkıcısı olarak gelmiştim. Hatta şimdiye kadar hiç bir ticari kayıt yapmamıştım… veya doğduğum yerden 50 mil uzakta sahneye çıkmamıştım…"
1. bölümü okumak için devamına tıklayın !



Redcar’da, İngiltere’nin kuzeyindeki bir sahil kasabasında çalıştığım zamanlardan birinde, 'Stride In Style' butiğinde oturmuş, öğle arasında Melody Maker okuyordum… Jon Lord’u, önündeki efsanevi orguyla beraber bir resimde gördüğümü hatırlıyorum…Ve resmin beraberindeki yazı şunu bildiriyordu: ‘Deep Purple hala şarkıcı bulamadı ve tanınmamış olanları değerlendiriyor.’ Hmm… neden olmasın?

Neticede Sheffield Üniversitesindeki bir Deep Purple konseri için birkaç yıl önce açılış yapmıştım. Aklımda kaldığı kadarıyla, Roger Glover ve Ian Gillan katıldıktan hemen sonraki konser olmalıydı. Jon Lord adresimi soracak kadar etkilenmişti benden…ve eğer işler Ian’la yürümezse benimle bağlantı kuracağına söz vermişti… Ian’ın beni övdüğünü de hatırlıyorum. PA sistemimin kötü olmasının benim için çok kötü olduğunu söylemişti…Teşekkürler, Ian…

Sonra deniz yoluyla Marske’deki evime döndüm. (Tabi ki hayır, şaka yapıyorum.=) Bunun yerine, postamı haftalarca heyecanla kontrol ettim… Jon’dan bir mektup umarak, bir mektup için dua ederek…Beni Londra’ya Purple’lar için şarkıcı sıfatıyla davet eden bir mektup görmek için sürekli kontrol ettim.

İlk adımım yerel menajerlik yapan bir arkadaşımı aramak oldu. Roger Barker; bizim Redcar Jazz Club’ta ki yerel konserlerimizi düzenleyen kişi…Birkaç kereliğine Purple ile çalışmıştı, ve grubun idari ofisiyle iletişime geçmemde bana yardımcı olabileceğini düşündüm… Hmm, güzel… Kahkahalarından bir süre sonra en sonunda; ‘Ciddisin değil mi?’ dedi. Sonra da neler yapabileceğini görmemizi önerdi.

Bir de sevgili arkadaşım Tony Z ile planlarımı paylaştığımı hatırlıyorum… Ağzından hemen kaçırmıştı: ‘Ama sen onun yerini dolduramazsın…O İsa Peygamber’di.’ Bay Gillan’ın Andrew Lloyd Webber/Tim Rice’in müzikali: 'Jesus Christ...Superstar' daki mesih rolünü kastederek söylemişti bunu… Tony’i yeni kurtarıcı olmak gibi acil bir planım olmadığı konusunda ikna ettim… Mmm…Aslında, henüz gözüm yeterince korkmamışken…


Tabi ki Purple şarkıcılığımı gösteren bir demo ve fotoğraf göndermemde ısrar etti. ‘Hayııır!!’ Partinin başlamadan bittiğini düşündüm. Adam gibi hiçbir resmim yoktu… Ben de annemden bir tane resmimi ödünç aldım… İzci üniformaları içinde çok genç olduğum bir resimdi; resimde tanrı uğruna selam veriyordum…Neyse, ‘Her zaman hazırlıklı ol’, bu benim sloganımdı…Gruba yolladığım demo benim yerel grubum 'The Fabulosa Brothers'ı içeriyordu…'The Fabulosa Brothers'; Bir demet harika adam ve harika müzisyen… Yakın zamanda Harry Nilsson'dan 'Everybody's Talking'in bazı demolarını yapmıştık… Bill Wither'ın: 'Lonely Town, Lonely Street' ve büyük ihtimalle 'Ain't No Sunshine' enerjik danslar için yapılmıştı… Bu şarkıları alacak ve bizim funk/rock görüntümüze uygun hale getirecektik. Problem; Stockport’taki 10cc's Strawberry Sound Studios’un mühendisinden minimum desteği alınca, içmeye başlamamdı… Aslında, sorun çok fazla içmeye başlamamdı. Bu yüzden diksiyonum bir parça kötüydü… Daha sonra Ian Paice bana, onu ve Ritchie’yi etkileyenin ses tonum olduğunu söylemişti.

Bir diğer can sıkıcı şey ise; Glenn’in kısa bir süre önce grubun basçısı/şarkıcısı ilan edilmiş olmasıydı… Bende sadece Glenn’in grubu Trapeze tarafından onun cıvıltılarını kontrol etmek için alınmıştım…beklendiği gibi de incinmiştim… Evet, Bay Glenn inanılmaz yetenekli bir şarkıcıydı… Yazık… Kız arkadaşım bana bir bakış atarak şimdiden her şeyi unutmam gerektiğini söylemişti… İhtimaller benim aleyhimde yükseliyordu…

Roger Barker’ın bana söyleyeceği bir sonraki şey; Bir ses sınavı için beni Londra’ya götüreceğiydi. Küçük sınavımız Marylebone / Scorpio Sound’da gerçekleşecekti, hemen altında Capitol Radio olan yer…

Seyahat çantamda büyük bir şişe Bells Viski ile geziyordum… Ama sınavdan önce Roger viskiyi buldu ve şarkıyı okurken çok aşırı gitmemem için sakladı…Ancak burnumu bilenler bilir… Betonun altına gömülmüş bile olsa içki kokusunu alırım… Yani içkimi buldum… Ve gizlice yürütmeye başladım…

Hmm, oldukça sinir bozucu bir tecrübeydi!!!

Gittiğimde Paicey ve Lordy çoktan stüdyodaydılar. Bay Lord son derece sıcak ve cana yakındı, Ian ‘Ludwig’ marka davullarıyla uğraşırken, Bay Lord beni rahatlatmak için her şeyi yapıyordu. Daha sonra Ritchie geldi, eşi ve iki av köpeğiyle birlikte… Kontrol etmek için kaçamak bir bakış attı ve bunun dışında beni tamamen görmezden geldi. Göz göze geldiğimizde sadece kafasını salladı.

Redcar’dan, çalıştığım dükkandan havalı olduklarını düşündüğüm bazı giysiler ödünç almıştım: Az çok renkli bir gömlek, bir çift boyalı kot, bir çift ağır sahne ayakkabısı...(Tümü ümitsiz bir halde ve demode…) Ve hatırlaması en utanç vereni… Annemden aldığım maskarayla şekil verdiğim gösterişsiz, tuhaf bıyığımdı.(Ben olgun gösterdiğini düşünmüştüm) Aslında üst dudağımın üzerinde uzanan bir tırtıldan farksızdı… Tanrım… O kahrolası kapıdan içeri kabul edilmem bile bir mucize…

Glenn gecikmişti... ve stüdyoya bütün bagajıyla beraber tepetaklak, berbat bir halde girdi... güneş gözlükleri düşmek üzereydi, delirmiş gibi gülüyordu!! Sanırım, aslında anlattığım kadar kötü değildi durumu, hmm, neyse… Geç kaldığı için herkesten özür diledi ve güzel, kırmızı Rickenbacker’ını kutusundan çıkarmaya başladı.

Glenn birlikte çalıştığım en doğal müzisyenlerden biriydi… Onu hiç ama hiç pratik yaparken görmedim…Çalışma zamanı geldiğinde enstrümanını eline alır ve her defasında kusursuz çalardı… Herkes yavaşça, ama emin olarak çalmaya başladılar… Bak ve seyret… Harika şeyler, doğaçlamalar çalıyorlardı… Purple parçaları değil… Sadece inanılmaz, harika doğaçlamalar… Gittiği yere kadar çaldılar…

Sınavımda(!) söylemek için, bir veya iki şarkılarını öğrenirim diye bazı Purple albümlerini almıştım…ama, ama bu yaptıkları tam bana göreydi zaten… Doğaçlamayı seviyordum… Uydurmak ve onu devam ettirmek… Kendi adıma konuşmak gerekirse, bu işte gerçekten iyiyimdir…

Bu eğlenceliydi!!

Duyduğum çınlamalara son vermeye çalıştım. (Zamanla biraz titremeye başlıyordum)…Duraksadım…Ve mikrofona doğru ilerlemeye başladım… Oh, harika, işte geliyor… Söylemeye başlamıştım. Rock… Blues… Çığlık konusunda biraz ihtiyatlıydım… Ölümcül çığlıklar atabiliyor olsam dahi, sesimi orta seviyede ve biraz ağır tuttum… Onlara 'Strange Kind Of Woman'ı öğrendiğimi söyledim...Ritchie bana baktı ve şarkıyı yorumlama tarzımın, şarkıyı ilk yazdığında hayalinde canlandırdığı şekilde olduğunu söyledi. Ve sonra, ‘Tamam, sen rock söyleyebilirsin. Şimdi de bir ‘balad’la ne yapabileceğini görelim. Söylemek istediğin bir şarkı var mı?’…Hmm…’Beatles şarkısı, ‘Yesterday’i ‘F’de biliyor musunuz?’ dedim…Emin değilim ama sanırım bana sınavı bu şarkı kazandırdı…

Daha sonra hep beraber gece olana kadar kaygısızca oturduk ve sohbet ettik…

Grup bana bir gece Londra’da kalmamı ve ertesi gün Purple yönetimiyle görüşmem gerektiğini söyledi… Roger Barker fısıldadı: ’Ohh, evet… Sanırım artık grubun bir parçasısın’…Aman Allah’ım… Bu gerçekten olmuş muydu?..

Daha önceden istendiği gibi; Purple’ı temsil eden iki menajerden John Coletta’yla tanıştığım ‘25, Newman St, W1’, HEC Enterprises ofisindeydim… ve ofis oldukça ürkütücüydü… Aniden Mr.Colletta’nın beklediği ve umduğu kişi olmadığımı hissettim ama yinede yeterince cana yakındı… Bana sabıkam olup olmadığını veya herhangi kötü bir şey yaşayıp yaşamadığımı, pasaportum olup olmadığını… sordu. Birde evli olup olmadığımı sordu ve hayır cevabından sonra rahatladığını fark etim. Sebebini hemen anlayamadım ama çok geçmeden öğrenecektim…

Bir hatıra aklıma takılıyor… ‘John elini cebine attı ve biraz nakit para çıkardı. Yaklaşık elli sterlin… Parayı bana sertçe uzattı, ve gidip saçlarımla ilgilenmemi(O sıralarda saçlarım çok uzun ve darmadağınıktı) ve bazı yeni giysiler almamı söyledi.(Üzerimdekilerin nesi vardı ki?!) … Nasıl cömert biri(!) diye düşünmüştüm. King's Road’a, paramın çoğuyla saç tıraşı olduğum yere doğru taksiye bindim…ve kalanını saklamayı tercih ettim. Sanırım John Coletta o günlerde modayı takip etmenin ne kadar pahalı olduğunu bilmiyordu…Ben Yorkshire’ dandım…ama ben bile 50 lira’dan fazla tutacağını biliyordum.

Ian Paice beni, İngiltere’nin kuzeyine, evime giden treni yakalamam için King's Cross istasyonuna Jaguar’ıyla bırakacak kadar iyi biriydi… Yeni giysiler almak için aldığım paradan arta kalanı kullandım ve kendime Darlington’a birinci sınıf bir bilet ısmarladım.

‘…Bahçende her şeyin harika, pespembe gittiğini düşündüğünde her zaman için yabani otları ortaya çıkaran bir şeyler olur???...’
Kasabama gittiğimde kız arkadaşım ve diğer arkadaşlar tarafından zafer kazmanmış biri gibi karşılandım… Hepimiz, özellikle ben tabi ki, Purple’den işi aldığımı düşünüyorduk…Ve hemen mütevazı birikimlerimi sevgili arkadaşım Tony Z’nin Redcar’daki harika kulübü ‘Top Deck’te kutlama partilerine ve diğer çeşitli şeylere harcamaya başladım… İlk iki veya üç gün her şey harikaydı… Gerçekten iyi eğleniyorduk… Ta ki Purple’dan henüz hiçbir haber almadığımı fark edinceye kadar… Bir fısıltı bile gelmemişti kulağıma.... Bundan sonra savunmaya geçmiştim, Purple ile sahneye çıkma işini soranlara: ‘Bilirsin, düşünüyorum... Belki de bu tarz müzik bana uygun değil…’ diyerek işi alamama durumuma karşılık kendimi koruyordum…

Hafızamda kaldığı kadarıyla Deep Purple yönetiminden haber almamdan yaklaşık 1 hafta öncesine kadar durumum böyleydi. Yukarda adı geçen Tony Z(Ofisi evimden birkaç kapı uzaktaydı)’nin özel sekreterliğini yapan kız arkadaşım koşarak içeri geldi ve heyecanla Deep Purple menajerlerinden Tony Edwards’ın beni aradığını söyledi…( Tony Z. büyük bir kibarlık yaparak, telefonum olmadığı için onun ofisinin telefon numarasını vermemi kabul etmişti…)

‘Ee… David… nasılsın?? Dedi telefondaki Tony Edwards…’

‘Hmm…İyi… Tony, Teşekkürler…Hmm…Sen nasılsın?’

Sonra Mr. Edwards’ın hazırladığı dehşet verici bir kedi fare oyunu başladı telefonda… Konuşmayı dolduran, benim zorlukla dayanabildiğim bir oyun…

‘Orada havalar nasıl?...’

‘Arrrggghhh!!!’

‘… Tony, Allah aşkına konuya gel artık…’

Durumu çok ileri giderek zorladığının farkına varmış olmalıydı…

‘Ha, aklıma gelmişken…Çocuklar senle konuşmamı istedi…Artık Purple’dasın… En erken ne zaman Londra’da olabilirsin?’

‘Seni daha sonra arayacağım…’ Telefonu hızla kapadım… Tony Z bana bir bardak Glenfiddich hazırlamıştı… her iki sonuç içinde… Kutlama veya hüzünlenme… ‘Purple’dayım!!!’ Bağırdım... ‘Purple’da, Lanet olası Purple’dayım artık!!!’ ve büyük bir bardak dolusu altın iksiri tek yudumda içtim…

Lodra’ya kendimden oldukça memnun olarak döndüm… Ta ki Purple yönetim ofisinde John Coletta’yla olayların iş yönünü konuşana kadar… Bana haftalık 80 pound verileceğini öğrendiğimde inanamadım… Heyy, Purple dünyanın en büyük gruplarından biri değil miydi?!? Butikteki işimde bundan daha fazla kazanıyordum… ve grubumla yerel konserlere çıkıyordum!!! Grubun avukatı, Richard Bagehot bunun sadece benim nakit giderlerimi karşılamak için olduğunu söyledi… Grubun muhasebecileri diğer bütün giderlerimi karşılayacaklardı… Ohh… Anlıyorum, ama yine de az değil mi bu?!?.. Ve Richard grubun eşit pay alan beşinci üyesi olacağımı açıkladı… Ve bu bahsedilmeyen bir hazine demekti…oh, güzel, bu olmalıydı… Grubun cömertliğine inanamadım… Tanrı onları kutsasın… Ve sonra pürüzler ortaya çıktı… Mr. Coletta önümdeki masaya bir kontrat koydu ve noktalı kısmı imzalamamı söyledi…

Benim iyi arkadaşım ve akıl hocam Tony Zivanaris’a onun ve avukatlarının iyice incelemediği hiçbir şeye imza atmayacağım konusunda söz vermiştim…Ve tamam diyerek evrakları incelemek için yanıma aldım… Ohh, Tanrım, John Colletta neredeyse patlıyordu… ‘Sen ne demek istiyorsun?!’ İyi düşün, burada Deep Purple hakkında konuşuyoruz… Lanet Mick Jagger’ı alabilirdim, veya herhangi birini… Hangi lanet herif olduğunu düşünüyorsun ki?!.. Bunu imzala veya defol!!! Aman Allah’ım… Tamamen şoktaydım… Hiç kimse, babam dahi benimle böyle konuşmamıştı şimdiye kadar… Bu adamın öfkesi korkutucuydu… Bu sırada grubun özel avukatı Richard Bagehot orada oturmuş sadece izliyordu… Belirgin şekilde utanmış ve rahatsız görünüyordu…ve, ve kahrolası bir kelime dahi söylemiyordu…

Yani bu durumda tek başımaydım… Ve tamamen gözüm korkmuştu, tehdide inanmıştım, imzalamazsam Deep Purple’ı unutmam gerekeceğine, kıçıma tekmeyi yiyeceğime inanmıştım… Küçük düştüm…

…Ve imzayı attım… Hiçbir şey düşünmeden attım…

……

Bütün geçen yıllara rağmen, hala o kontratı imzalamaya zorlandığım için kırgınlık hissediyorum. Kontrat on yıllıktı..sırası gelmişken söyleyeyim… Bunu Jon Lord dışında hiç kimseye anlatmadım. O çok kızmıştı, imzalamamam gerektiğini söylemişti..ama tabi ki çok geçti. Ve arkadaşım Tony Z… o kızgın olmanın da ötesindeydi.

Bu güne kadar… ne zaman müzik piyasasına girecek olan birileri nasihat istese… Onlara tereddütsüz şekilde, bağımsız bir avukat tutmalarını söylüyorum. Ve neyin içine girdikleri konusunda, her şeyi anlayana kadar hiçbir şeyi imzalamamalarını…

Bu olaydan kısa süre sonra, Ritchie’nin evine, bir şarkı yazma toplantısına davet edildim. Hemen Ritchie’nin Purple’daki esas yaratıcı olduğunu anladım. O, ‘Burn’ albümünü oluşturacak olan ana materyalin çoğunda beni de kullandı.

Ritchie Blackmore, Londra’nın dışında Surrey’de Camberley adında orta sınıf toplumdan oluşan sessiz bir kenar mahallede…‘Blockhutte' denen büyük bir evde… Eşi Babs ve iki kıymetli köpeğiyle birlikte yaşıyordu. Köpeklerden biri Stroiky’di… Hatırladığım kadarıyla, Ritchie onun hakkında enstrümantal bir parça yazmıştı… Ötekisi de 'Dennis'...veya 'Barry'di… veya onu gibi bir şey… Hmm… her neyse onu hatırlayamadım. Ama şirin Babs Blackmore’un bize yaratıcılık ateşimizi yakmak için bitmek bilmeyen tabaklar dolusu Wensleydale veya Cheshire peyniri, çavdar ekmeği ve Branston turşusu getirdiğini açıkça hatırlıyorum… ve bu işe yaradı.

Ritchie, iki makaralı bir Revox üzerinde çalıştı. Şarkı fikirlerini nasıl ikiye veya üçe katlayacağını biliyordu. Demoları bana dinlettiğinde hepsi tam anlamıyla kulağı memnun eden ve iyi ses getiren parçalardı. (Ritchie ses düzeneğini, canlı şovlar sırasında gitarın sesinde eko yaratmak için yanında taşırdı. Bunun için aslında canlı çalmadığına dair dedikodular çıkıyordu... Elbette canlı çalıyordu.)

Ritchie’nin evinde bir de Alman bira mahzeni vardı. Ohh, Evet… ha şöyle! Kendi yerinde kendi barın var mı!! Hiç fena değil Bay Blackmore… Bu yüzden, tahmin ettiğiniz gibi… yazmayı çok erteledik…

……

Telefonunun çalmayı hiç bırakmayacakmış gibi görünmesinin, ne kadar sinir bozucu olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum…Ve, bu telefon denen ‘şeytanın enstrümanını’ becerebildiğim kadar uzun süre evimden uzak tutmaya karar vermiştim.

Her neyse…şarkılara gelelim…

Ritchie tamamen meşguldü… Yeni, heyecanlı… ve grup hakkında araştırma yaparken duyduğum geleneksel Purple’dan biraz daha farklı fikirlerle. Bu yeni atılımlar, bana kalırsa, kuşkusuz doğru yöndeydiler… ve çoktan potansiyel olarak bu aşı pişirmek için yaptığım katkıları hissedebiliyordum… sonunda da ortaya benim 'Shi-Fu-Ca-Wa' üzerinde çalışmamla ‘Lay Down Stay Down’ ve diğerleri çıkmıştı… gerçi arkadaşların bu apaçık detayı hatırlayacaklarını sanmıyorum… aslında onu ben ve Glenn bütün duygularımızla, büyük zevkle söylemiştik… 'Sail Away'... 'You Fool No One'… aniden tatlı bir hava, heyecan verebileceğimi hissettiğim şarkılardı… ve tabiki ‘Burn’… hala, duyduğum en iyi açılış parçalarından biri.

Elimde şarkıların kopyalarıyla, sözleri yazmaya başlamak için İngiltere’nin kuzeyine, Redcar’a döndüm… ve benimle sözlerin yazımında çalışacak olan Glenn Hughes’u bekledim.

Glenn, ona Purple’da yer alma imkanını sunan, sahibi olduğu yeni Rover meyhanesine gelmişti.

Çocuklar(Purple) Glenn’i grubu ‘Trapeze’yle izleyince açıkça şok olmuşlardı ve bu onun Purple’a katılmasına yetmişti… ama Ritchie hala daha ‘erkeksi’(Ritchie’nin sözleri) sesli bir ‘frontman’ de ısrar ediyordu… tahmin ettiğiniz gibi bu Glenn’i çok kötü etkilemişti… ama o günlerde Ritchie’nin sözleri kanundu.(Bunu söylemekten memnunum.)

Aslında Glenn ve ben çalıştığımızdan çok daha fazla zamanı Top Deck kulübünün merdivenlerinde sürterek geçirdik… ama gerçekten iyi vakit geçiriyorduk… ve bağlanmaya başladık… dedikleri gibi bu gün hala devam eden samimi bir arkadaşlık oluştu.

Sonraki hamlemiz Gloucestershire’de Clearwell Castle’a taşınmak oldu… güzel Dean ormanının kıyısına… yeni şarkıları grubun kalanına sunduğumuz, provalara ve herkesin katkılarıyla araştırmalara başladığımız yere.

Eskiden ölülerin gömüldüğü bodrumda işe başladık… en azından iskelet Purple ekibi yerleşmişti… tapılası Baz Marshall, unutulmaz Magnet, ve Ritchie’nin gitar teknolojileri… cana yakın olan ve özlediğimiz Ron Quinton, ve Colin Hart adındaki aniden şanssız anlaşmazlıklar yaşadığım ve ayrılışına sebep olduğum çocuk…

Jon Lord kaleye gelmekte birkaç gün gecikmişti… ama Ritchie’ye telefon edip çalışmaların nasıl gittiğini sordu… ve yeni çocuk nasıl gelişiyordu? ‘İyi’, ama hala kahrolası bir nota bile okumadı, demişti Ritchie.

Tahmin ettiğiniz gibi bundan sonra sürekli; toplantılar, tartışmalar, kokteyller ve kısa süreli şarkı yazma hamleleri oldu… ama, şimdi orada durup şarkı söyleme sırası bendeydi… ve… gerçekten anlaşılır biçimde, kendimi mahvediyordum, tam anlamıyla sıçıyordum.

Bunların hepsi Bay Lord içeri girdiğinde değişti. Hepimiz bir çeşit alkolik içecek için Clearwell’in yerel barına gittik. Ve sarhoş olmuş bir halde dönüşümüzde Jon ve ben eski bodrumda Beatles şarkılarını doğaçlama çalmaya, söylemeye başladık… Ah!.. İçinden gelen cesaret… çok iyi içki… Ondan sonra Jon’un nasıl sıra dışı bir müzisyen olduğunu gördüm. Tanıdık Beatles şarkıları için çaldığı benzersiz tonlar beni kendime getirdi, sürükledi… ve söylemem için, daha fazlası için esin kaynağı oldu. Teşekkürler, Jon… Beni ikinci kez kurtardığın için… Seni ve cömertliğini asla unutmayacağım. Daha sonra dışarıdaydım ve koşuyorum…"
 

Çeviriler: Elesius , HaTeBReeDeR ve t_wolver
2. ve 3. bölümler önümüzdeki günler de yayına verilecektir.







Bu haberin bulunduğu site: Heavy Metal TR . COM - Keep The Heavy Metal Faith !
http://www.heavymetaltr.com

Bu haber için adres:
http://www.heavymetaltr.com/modules.php?name=News&file=article&sid=807
Heavy Metal TR . COM © 2006 tüm hakları saklıdır. - Sitemap-1-2-3-4
İzinsiz hiçbir materyal (kaynak yazılsa bile) kullanılamaz!
TOPlist