Giriş Yap ya da Kayıt Ol
Heavy Metal TR . COM: Forumlar

HMTR :: Başlığı Görüntüle - 4.Yeni Bir Devlet: Türkiye Büyük Millet Meclisi Açılıyor!
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   Kayıt OlKayıt Ol 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 
4.Yeni Bir Devlet: Türkiye Büyük Millet Meclisi Açılıyor!

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Milli Mücadele Yılları
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:38 pm    Mesaj konusu: 4.Yeni Bir Devlet: Türkiye Büyük Millet Meclisi Açılıyor! Alıntıyla Cevap Ver

YENİ BİR DEVLET: TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ AÇILIYOR, MUSTAFA KEMAL’İN LİDERLİĞİ PERÇİNLENİYOR



I- Meclisin Özellikleri

1- Açılış ve Mustafa Kemal’in Başkan seçilmesi

Meclis Binası olarak İttihat ve Terakki Kulübü olarak yapılmış olan çatısı yeni örtülen bir bina hazırlanmıştı. Milletvekillerinin oturmaları için okullardan sıralar getirilmiş, aydınlanma için büyük bir lüks lambası asılmış, ısınma işlemi de büyük bir soba ile ayarlanmıştır. Bu mütevazı dekor içinde yurdu düşmanlardan kurtarmaya kararlı insanlar biraraya gelmişlerdi. Gelenlerin dünya görüşleri, siyasî düşünceleri, kültür tabanları farklıydı. Bu insanların ortak düşünceleri, vatanı işgalden kurtarmak, devletin bağımsızlığını sağlamak noktasında birleşiyordu.

Meclis Mustafa Kemal’in öngördüğü dinî ve millî törenler yapılarak, en yaşlı milletvekili, emekli Maarif Müdürü Şerif Bey’in hitabesi ile 23 Nisan 1920 Cuma günü, öğleden sonra saat 14.45’te açıldı. Sinop Milletvekili Şerif Bey özetle: “İstanbul’un yabancılar tarafından işgal edildiğini, hilâfet makamını ve hükümet merkezisinin istiklâlini kaybettiğini, bu durumu kabul etmenin köleliğe yol açacağını, ancak ezelden beri hür yaşamış olan Türk Milleti’nin esir olarak yaşamayı şiddetle reddettiğini, bundan dolayı Meclisi topladığını ve kendi kendisini yönetmeye başladığını belirterek “Büyük Millet Meclisi’ni açıyoruz.” ifadesiyle Meclis çalışması başlatılmıştır.

Daha sonraki günlerde, Meclis’in adı “Türkiye Büyük Millet Meclisi” hükümetin adı da “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” olarak benimsenmiştir.

Meclis altmış altı sancaktan seçilen milletvekilleri ile İstanbul’dan gelebilen son Mebusler Meclisi üyesi olan milletvekillerinden oluşmuştur204. İlk oturum 115 milletvekili ile açılmıştır. Milletvekillerinin çoğunluğu, (133) devlet memuru, (101) serbest meslek sahibi, (52) asker, (32) din adamından oluşmuştur. Milletvekillerinin çoğu yüksek tahsillidir205.

Mustafa Kemal 24 Nisan 1920’de davet sahibi olarak, 19 Mayıs 1919’dan Meclisin açılışına kadar meydana gelen olayları özetleyen uzun bir tarihî konuşma yaptı. Bu konuşmada o güne kadar meydana gelen olaylar değerlendirildikten sonra ne yapılması gerektiği açıklanmıştır. Ona göre: “Bir tarafta karşımızda hiç bir anlaşma, hiç bir insanî değer ve kanunla kendisini bağlı görmeyen İtilâf Devletleri, diğer tarafta vatanın haklarını savunamayan, mütarekeye aykırı, yabancı tecavüzlerini önlemek için her türlü imkândan yoksun esir bir hükümet, öte yandan da işgalcilerin sayısız baskısı ve hükümetin esareti karşısında başvuracak yerden mahrum ve acılar içinde kıvranan bir millet vardır. ... İstanbul’un işgaliyle, Osmanlı egemenliği ortadan kalkmış, devlet gücüne el konulmuştur. Yürütme gücü güdümlenmiştir. Savunma örgütü saldırganların denetimine girmiştir. Bu alçakça oluşumu kabullenen Ferit paşa Hükümeti, bağımsızlığına yürekten bağlı olan milletle her türlü bağlarını kaybetmiş ve millet aleyhinde düşmanla ittifak etme durumuna gelmiştir. ...Milletlerin bağımsızlıklarının birinci şartı yargı hakkıdır. İstanbul’daki yüzlerce kanunsuz tutuklamalar adli gücün geçersiz hale geldiğini göstermektedir. Dolayısıyla millet yedi yüz yıldan beri şan ve şerefle koruduğu ve savaşdığı bağımsızlık ve varlığının devamı için, İstanbul’un işgali olaylarının meydana getirdiği hukukî vaziyeti tamir etmelidir. Düşmanlarımızın tasavvurlarının engellenmesi için, devletin egemenliğine ara verilmemekte acele edilmelidir. Bunun için inhilâl eden Anayasamızın bıraktığı boşluğu derhal doldurmak zorunluluğu vardır... İşte bu lüzum ve zaruret dolayısıyla, millî egemenliğin her şeyden önce tecellisi maksadıyla yüce Meclisiniz olağanüstü yetkilerle toplanmıştır... Meclis’de tecelli olan millî gücümüz, hilâfet ve saltanatı yabancı baskısından ve Devleti esaretten kurtaracak önlemleri alacaktır, İstanbul faciasından bu yana, Temsil Heyeti millet arasındaki birlik ve dayanışmayı korudu. Kanunların geçerliliğini sağladı... Bu dakikadan itibaren yedi yüz yıllık bir azamet ve şevketten sonra, yok olmanın eşiğinde henüz ayakta durabilen milletin akıbetinden sorumluluk artık yüksek heyetinizin olacaktır206.

Böylece Mustafa Kemal Meclisin toplanma gerekçesini açıklayarak, milletvekillerini sorumluluk almaya davet etmekteydi. Ancak herşeyden önce yürütme erkinin nasıl kullanılacağının saptanması gerekiyordu.

Keza o gün yapılan oturumda, Mustafa Kemal, verdiği bir önerge ile konuya açıklık getirdi. Özetle: “Ülkeyi bölünmekten ve dağılmaktan korumak için millî güçleri esaslı bir örgüt içinde birleştirmek gereklidir. Bunun için Meclis’te toplanan millî iradeye dayalı bir hükümet oluşturmak zorunludur. Saltanat makamı aynı zamanda halifelik makamı olduğundan geçici bir hükümet başkanı seçmek veya padişah kaymakamı tanımak mümkün değildir. Dolayısıyla başkansız bir hükümet meydana getirmek zorunluluğu vardır... Yüce Meclis olağanüstü yetkilerle donanmıştır. Onun üstünde hiçbir güç yoktur...Yüce Meclis milletle ilgili bütün işlere el koyacaktır. Ancak işlerin ayrıntılarına her zaman girme imkânı bulamayacağından, kendi içinden vekil kılınacak üyelerinden görevlendirilecek, herbiri ayrı ayrı ve tümünün ortaklaşa Meclise karşı sorumlu olduğu bir hükümet işleri yürütecektir. Meclis Başkanı bu heyetinde başkanıdır. Padişah ve Halife düşman baskı ve zorlamasından kurtulduğu ve kendini tamamıyla özgür ve bağımsız olarak milletin sinesinde gördüğü gün, Meclisin düzenleyeceği kanunî esaslar çerçevesinde durumu alır” 207.

“Geçici Anayasa” niteliği kazanan bu önergenin kabülünden sonra, Meclis Başkanlığı seçimi yapıldı ve Mustafa Kemal Meclis Başkanlığına getirildi. İkinci başkanlığa Erzurum milletvekili Celâlettin Arif, Başkan Vekilliklerine Konya milletvekili Abdülhalim Efendi ve Kırşehir milletvekili Cemalettin Efendi seçildiler.

Meclisin 25 Nisan toplantısında, Mustafa Kemal’in önerdiği gibi, yürütme yetkisini kendisi kullanacak olan Meclis’in bu yetkiyi nasıl kullanacağı ele alındı. Bunu tespit etmek kanunlaştırmak üzere, 15 kişilik kanun teklif etme komisyonu oluşturuldu. Yasa tasarısının Meclisce kabülüne kadar 6 kişilik geçici bir yürütme kurulu seçilmesi belirlendi. Bu 6 kişilik heyete Genel Kurmay başkanlığına getirilen İsmet (İNÖNÜ) Bey’in katılması Meclisce uygun görüldü208a. Böylece Mustafa Kemal’in başkanlığında 7 kişilik bir geçici hükümet göreve başladı.

2. Hükümetin Oluşması

İlgili komisyonun hazırladığı yasa tasarısı, 2 Mayıs’ta kanunlaştı. Buna göre Bakanlar Kurulu onbir üyeden oluşacaktı. Bakanlar arasında çıkacak anlaşmazlıkları Meclis çözümleyecektir. Bakanlar görevleri ile ilgili işlerde, ilgili meclis komisyonunun görüşünü alabilecektir. Meclis toplantıda olmadığı zamanda istifâ eden vekil olursa, Büyük Millet Meclisi Başkanı Meclis üyelerinden birini geçici olarak görevlendirebilecek, daha sonra Meclisin onayına sunacaktır. Yasanın tümünün 3/2 çoğunlukla kabul edilmesi benimsenir. 4 Mayıs’ta bakanların seçimi tamamlanmıştır. Hükümet şu şekilde oluşmuştur:



Adalet : Celalettin Arif Erzurum Milletvekili

İçişleri : Cami (BAYKURT) Aydın Milletvekili

Dışişleri : Bekir Sami (KUNDUH) Tokat Milletvekili

Millî Savunma : Fevzi (ÇAKMAK) Kozan Milletvekili

Maliye : Hakkı Behiç (BAYIÇ) Denizli Milletvekili

Şeriye-Efkaf : Mustafa Fehmi (GERÇEKER) Bursa Milletvekili

Sağlık ve Sos.Yard. : Dr. Adnan (ADIVAR) İstanbul Milletvekili

Bayındırlık : İsmail Fazıl Paşa Yozgat Milletvekili

Millî Eğitim : Dr. Rıza Nur Sinop Milletvekili

İktisat :Yusuf Kemal (TENGİRŞENK) Kastamonu Milletvekili

Genel Kurmay Başkanı : İsmet (İNÖNÜ) Edirne Milletvekili



Artık Ankara’da ülkenin kaderine el koymuş yeni bir Meclis ve yeni bir hükümet vardır. Meclis Başkanı hükümetin de başkanıdır. Bu bir meclis hükümetidir. Bakanlar atanmayla değil, seçimle işbaşına gelmişlerdir ve teker, teker meclise karşı sorumludurlar. Genel Kurmay Başkanının hükümete girmesiyle “Ordu üzerinde olan Meclis, kendi tam egemenliğini Genel Kurmay Başkanı aracılığıyla uygulamış oluyordu”

Meclisin göreve başlaması Millî Mücadele tarihi ve Mustafa Kemal açısından ne ifade etmektedir?

Meclisin açılmasıyla Millî Mücadele hukukî bir temele millî egemenlik temeline dayandırılmıştır. Mustafa Kemal bu ilkeyi hem dış düşmanları istilâcı güçleri yurt dışına atmak, hem de işbirlikçi İstanbul hükümetlerini meşruiyet temelinden mahrum etmek için çok başarılı bir şekilde kullanmıştır. TBMM, dört bir yandan emperyalist devletlerin saldırısına uğrayan vatan topraklarını savunmak için Mustafa Kemal’e sağlam ve yasal bir dayanak oluşturmuştur.

Nitekim TBMM tam bir serbestlik içinde çalışmış, her konuda hesap sormuş, kıyasıya eleştiren bir tutum izlemiş büyük bir savaşın yürütülmesinde millî iradenin güç merkezi olmuştur208b.

Atatürk’ün en yakın silâh ve siyaset arkadaşı olan İsmet İnönü Birinci Meclis’in rolünü şu şekilde değerlendirmektedir: “Millî Mücadele’nin askerî safhada idaresi kadar, siyasî idaresi de naziktir. Hatta daha da naziktir denebilir. Atatürk siyasi safhanın idaresinde de aynı derece maharetli, daha da maharetli olmuştur. Mesela benim kanaatimce, Millî Mücadele’nin bir Millet Meclisi kurularak onunla birlikte yürütülmesi, son derece güç, fakat harikulâde bir buluştur. Emsali de hemen hemen yok gibidir.”

TBMM’nin açılması ile Millî Mücadele’nin yeni bir safhası başlamıştır. Mustafa Kemal artık bir cemiyet başkanı olarak değil, milletin oylarıyla iş başına gelen yeni bir devletin başı olarak düşmanların karşısına dikilmiştir.

Böylece Mustafa Kemal bin bir engele rağmen, vatanın bütünlüğünü, devletin bağımsızlığını sağlamak ve istilâcı güçleri yurt dışına atmak amacına yönelik olarak 19 Mayıs 1919’dan bu yana yürütmüş olduğu mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı olarak noktalıyordu. 8 Temmuz 1919’dan itibaren, bir “ferd-i millet” olarak başladığı, 23 Temmuz 1919’da Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Başkanı olarak devam eden Millî Mücadele liderliği, 24 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi Başkanlığı sıfatıyla pekişiyordu. Adı henüz resmen konulmasa da o artık yeni bir devletin kurucusu, Millî Mücadeleyi yıkılmaz azim ve iradesiyle yürüten tartışmasız lideriydi. Bundan sonra hiç güç, onun onayı olmadan, ülkenin geleceği ile ilgili bir karar alamaz, alsa bile uygulama imkânı bulamazdı. Artık devletin geleceği, onun iradesine bağlıydı.



3.Meclisin İlk Önce Ele Aldığı Konular

Meclis ilk işlerden biri olarak Meclis Başkanı Mustafa Kemal imzası ile metni daha önce özetlenen bir beyanname yayınladı (25 Nisan 1920). Bu beyanname ile Büyük Millet Meclisinin Padişah ve Halifeye isyan için değil, aksine onu düşman baskısından kurtarmak, başkenti anavatana tekrar bağlamak için çalıştığı belirtilerek düşman yalanlarına inanılmaması isteniyor ve millet kurtuluş için birlik ve beraberliğe çağrılıyordu.

Meclis Başkanlık Divanı, çoğunluğun eğilimini dikkate alarak ve Padişahın Meclis’e karşı tepkisini azaltmak maksadıyla, 27 Nisan 1920’ de Büyük Millet Meclisi emriyle Mustafa Kemal imzasıyla Padişaha hitaben bir telgraf gönderdi. Telgraf “İstanbul’un işgali ve bunu takip eden facialar üzerine, saltanat hukukunu, millî bağımsızlığımızı sağlamak amacıyla Ankara’da Büyük Millet Meclisi halinde toplandık” cümlesiyle başlıyor, Anadolu’nun o zamana kadar devlet için yaptığı fedakârlıklar belirtiliyor, isyan iddiası reddediliyordu. Meclis’in mücadele kararlılığı şu cümlelerle ifade ediliyordu. “Millî Müdafaamızı düşmanların bayrakları babalarımızın ocakları üstünden çekilinceye kadar terk edemeyiz... İstanbul mabetleri etrafında düşman askerleri gezdikçe, öz vatan toprakları üstünden yabancı adamların ayakları çekilmedikçe, biz mücadelemize devam etmeğe mecburuz...Kendi hükümetimizin idaresi altında bedbaht ve fakir yaşamak yabancı esareti bahasına nail olacağımız huzur ve saadete bin kere tercih edilir” denildikten sonra Meclis’in Halife ve Padişah’a olan sadakati teyit ediliyordu209.

Bununla da yetinmeyerek Meclis’in Padişaha bağlılığını belirtmek için İstanbul’a bir heyet gönderilmesini isteyen milletvekilleri vardı. Bu yolda verilen önerge üzerine, Meclis Başkanı Mustafa Kemal görüşme açılmadan o gün İstanbul’dan gelen Fevzi (Çakmak) Paşa’nın orada gördüklerini anlatmasını teklif etti210a. İstanbul’un işgali sırasında Harbiye Bakanı olan Paşa konuşmasında: Padişahın İstanbul’da esaret hayatı yaşadığını, Cuma namazı törenlerinde bile asker bulundurmasına İtilâf Devletlerinin müsaade etmediklerini, Kuva-yı Millîye’nin ortadan kaldırılması için kabinenin bildiri yayınlaması isteği kabul edilmeyince, Bakanların süngü ile yerlerinden atılacakları tehdidi üzerine, hükümetin istifâ ettiğini, İngilizlerin baskı ile istedikleri hükümeti iş başına getirdiklerini ve bilinen fetvayı aldıklarını, bu fetvanın milleti birbirine düşürmek için düzenlenmiş bir belge olduğunu, milletin birbiri ile çatışmasının Anadolu’nun istilâsını kolaylaştıracağını, dolayısıyla milletin birlik ve beraberlik içinde olması gerektiğini ifade etti210b.

Bu konuşma milletvekilleri üzerinde büyük etki yaptı. Bundan yararlanan Meclis Başkanı, bu açıklamadan sonra Çelebi hazretleri İstanbul’a bir heyet gönderilmesi önergesini geri alıyorlar diyerek gündemdeki öteki maddelere geçti.

Görüldüğü gibi, Meclis ekseriyeti itibarıyla Halife ve Padişah’ı esaretten, vatanı da istilâdan kurtarmak fikri etrafında birleşmiş görünmektedir. Mustafa Kemal muhafazakâr eğilimli bu Meclis’i adım adım ihtilâlci, devrimci bir Meclis istikametinde sabırla, beceriyle adım adım yönlendirecektir.

Daha sonraki sayfalarda açıklanacağı gibi, bugünlerde tehlike Ankara çevresine kadar yaklaşmıştı. Şeyhülislam fetvası, Padişah’ın beyannamesi, Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin Anadolu’da ayaklanma çıkarmaya yönelik faaliyetleri ciddi sıkıntılar yaratmaktaydı. Meclis’in yasallığı tartışma konusuydu. Bu çabaları yok etmek ve Büyük Millet Meclis’ni tartışma konusu olmaktan çıkarmak, düşmanla işbirliği yapanları etkisiz hale getirmek gerekiyordu. Bunu sağlamak için 29 Nisan 1920’de “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” çıkarıldı. Buna göre Büyük Millet Meclis’inin meşruluğuna karşı ayaklanmaya yönelik sözle yazıyla karşı çıkan veya fesat hareketlerine girişenler vatan haini sayılacaklar, idam dahil ağır şekilde cezalandırılacaklardır. “Olağanüstü hallerin ihtiyaçlarına cevap verecek hükümlerle donanmış olan bu kanun ülkede birliğin sağlanmasında başlıca nedenlerden biri olmuştur” 211.

Mustafa Kemal aynı gün Avrupa Devletleri ve ABD hükümetleri nezdinde, İstanbul’un süngü zoruyla işgal, milletvekillerinin tutuklanmasını protesto ederek Büyük Millet Meclis’inin yönetimi ele aldığını İstanbul kanalıyla alınan karar ve emirlerin geçersiz olacağını duyurdu212.

4 Mayıs’ta İcra Vekilleri heyeti seçiminin tamamlanması üzerine, kabine 5 Mayıs 1920’de ilk toplantısını Mustafa Kemal’in başkanlığında gerçekleştirdi. 6 Mayıs tarihli bir kararname ile İstanbul basınının Anadolu’ya girmesi yasaklandı. Bu suretle Damat Ferit taraftarı basının Anadolu’yu karıştırması önlenmiş oluyordu.

9 Mayısta ise, İslâm âlemine hitaben Mustafa Kemal imzalı bir beyanname yayınlanarak manevî destekleri istendi

İç ayaklanmaların dolu dizgin yayıldığı bu günlerde, Meclis, Damat Ferit Paşa’nın vatandaşlıktan çıkarılmasına, kendisi ve yardımcılarının Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince yargılanmalarına karar verdi.

Ayrıca 7 Haziran da, İstanbul hükümetince yapılacak anlaşma ve her türlü muamelelerin geçersiz olduğunu belirten bir yasa yayınlandı213.

Bugünlerde Meclis’i ve onun başkanını en fazla meşgul eden konulardan biride para sorunuydu. Dolayısıyla Meclis gelir artırıcı bir dizi yasa çıkardı. Bu suretle gümrük resimlerinin artırılması, harcırahların azaltılması, kazanç vergisi tuz fiatı, damga resminin artırılması, posta ücretlerine zam yapılması...vs. nin yanı sıra düğünlerde israfın yasaklanması gibi, yasalar çıkarılmak suretiyle parasızlığa çareler aranmıştır 214.

II. TBMM’nin İçerde Otoriteyi Sağlaması

Meclis’in açıldığı günlerde en âcil iş, ülke içinde güvenliği sağlamak, isyanları bastırmak, hükümetin otoritesini her tarafta geçerli kılmaktı. Çünkü İtilâf Devletleri ve Damat Ferit Paşa Hükümetinin amaçları, en kısa zamanda ve en geniş ölçüde iç isyanları çıkarmak, Büyük Millet Meclis’ini işlemez hale getirmek, yok etmekti 215. Dış düşmanla mücadele, ancak içerde TBMM’nin otoritesini tartışılmaz hale getirmekle mümkündü. Esasen galip devletler de Anadolu direnmesini, kendileri kuvvet göndermek yoluyla değil, fakat Türk milletini birbirine düşürüp kırdırmak yoluyla netice almak stratejisini uygulamakta idiler. Çünkü İngiliz ve Fransız kamuoyu savaş yorgunuydu. Bu devletlerin Anadolu’yu istilâ için yüzbinlerce asker göndermeleri mümkün değildi . Onlar iç ayaklanmaları körüklemek, İstanbul hükümetinin zorlamasıyla Ankara’yı yola getirmek, o da olmazsa Yunan ordusu ve Doğuda Ermenileri kullanarak sonuç almak istiyorlardı. İstanbul’da Padişah ve Damat Ferit Hükümeti ise bütün ümitlerini özellikle İngiliz yanlısı bir politikaya bağlamış durumda, tam anlamıyla İngiliz güdümü altındaydılar. Dolayısıyla Büyük Millet Meclisi hükümetine karşı çıkan ayaklanmalarda İngilizler ve İstanbul hükümeti birinci derecede etken olmuşlardır. Bundan başka Kuva-yı Millîyecileri şeriat yönünden âsi ilân eden fetvalar, dini duyguları kuvvetli olan halk üzerinde ciddi etkiler yaratmıştır. Diğer taraftan Anadolu halkı uzun savaş yıllarının yorğunluğu ve bitkinliği içinde fakir ve yoksul durumdaydı. Tekrar askere alınmaktan memnun olmayanlar olduğu gibi, Kuva-yı Millîye’yi ayakta tutmak için toplanan bağış ve salmalardan yakınmalar da vardı. Bunların yanı sıra Müslüman bazı azınlıklar ile Müslüman olmayan azınlıkların ayaklanmaları ise bağımsızlığa yönelikti. Ayrıca kişisel nedenlerle isyan edenleri de dikkate almak gerekmektedir216.

Anadolu’daki millî direnmeye karşı olan hareketler Sivas Kongresi esnasında ortaya çıkmıştı. Bunlardan Ali Galip ve Muhittin Paşa’nın girişimleri daha başlangıç safhasında iken önlenmişti. Konya’da Vali Cemal Beyin faaliyetleriyle oluşan muhalif hava, Albay Refet Beyin bölgeye gelmesi ve valinin İstanbul’a kaçması üzerine dağılmıştı. Konya güneyinde Bozkır çevresinde başgösteren ayaklanmalar ise, askerî kuvvet kullanılarak ve gerektiğinde nasihat heyeti göndermek suretiyle önlenmişti. Stratejik önemi olan Marmara çevresinde 1 Ekim-25 Ekim tarihleri arasında patlak veren Birinci Anzavur Ayaklanması ordu birlikleri ve Ethem Bey’in işbirliği ile başarısızlığa uğratılmıştı. Bayburt civarında Şeyh Eşref’in çıkardığı dinî kökenli ayaklanma ile Midyat güneyindeki aşiretlerden birinin reisi olan Ali Batı’nın etnik amaçlı ayaklanması askerî birliklerce bastırılmıştı.

Yöresel nitelik taşıyan bu hareketlere karşılık 1920 yılı ayaklanmaları daha geniş alanlara ve tabana dayalıdır.

Bunların en önemlilerinden biri Düzce-Bolu ayaklanmasıdır.



A. Bolu-Düzce Ayaklanmaları

Bölge sakinlerinden Çerkez ve Abazaların sarayla öteden beri ilişkileri vardı. Meşrutiyetin ilânı üzerine bunlar İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı tavır almışlardı. Millî Mücadeleyi bir İttihatçı hareketi olarak değerlendirmekte Saraya ve Damat Ferit hükümetine sempati beslemekteydiler. Damat Ferit 5 Nisan 1920’de tekrar iş başına geldikten sonra, hükümetin ve İngilizlerin destek ve teşvikleriyle silâha sarılıp 13 Nisan’da Düzce’yi işgal ettiler. Ayaklanma kısa bir zamanda Adapazarı, Düzce, Bolu ve Gerede’yi içine alarak Kızılcahamam civarına, bir taraftan da Taraklı, Mudurnu, Göynük, Beypazarı üzerinden Ayaş çevresine, diğer taraftan da Çerkeş ve Safranbolu’ya kadar yaygınlaştı. İsyan Ankara’da büyük bir endişe kaynağı oldu. Bu sırada Mustafa Kemal Ankara’da, millî hareketin meşruiyet dayanağı olacak olan Büyük Millet Meclisini açma hazırlıkları yapıyordu. Anadolu’dan seçilerek gelen milletvekillerinin bir kısmı ile İstanbul Meclisi’nden kaçan milletvekillerinin bir kısmı, Ankara’ya yeni gelmişlerdi. Ankara’da kuvvet yoktu. Mustafa Kemal’in karargâhını kurduğu Ziraat Okulu’nun haberleşme telleri geceleri kesiliyor, etraftan silâh sesleri duyuluyordu. Mustafa Kemal ve beraberindekiler gerekirse karargâhı şahsen savunma hazırlığı içindeydiler. Ankara’ya 28 Km. yaklaşan ayaklanma karşısında, gerekirse çekilmek bile tartışma konusu olmaktaydı. Böyle bir ortamda Refet Beyin Ankara’ya gönderdiği 120 kişilik bir süvari birliği Mustafa Kemal ve İsmet Bey tarafından coşku ile karşılanmış ve Ziraat Mektebi etrafında savunma önlemleri almakla görevlendirilmişti. Asilere nasihat için gönderilen Hüsrev (GEREDE) heyeti esir alınmış ve her an ölüm tehdidi altında bulunmaktaydı. Ayaklanmayı bastırmakla 24. Tümen Komutanı Kur.Yrb. Mahmut Bey görevlendirilir. Mahmut Bey mert ve cesur bölgeyi iyi tanıyan Çerkez asıllı bir subaydır. İyi niyetlidir. Olayı kan dökmeden halletmek ister. Fakat Hendek civarında asilerin tuzağına düşer ve şehitlik mertebesine ulaşır (21 Nisan 1920). Tümen dağılır ve silâhlar asilerin eline geçer. M. Kemal’in bölgede dayandığı en önemli gücün dağılması, isyanı her tarafta körükler ve durumu hassas bir kerteye getirir217.

Diğer taraftan Marmara bölgesinde Ahmet Anzavur’un ikinci defa çıkardığı isyan, düzenli kuvvetler ve Çerkez Ethem milislerinin işbirliği ile 16 Nisan 1920’de bastırılmış ve Anzavur ikinci defa soluğu İstanbul’da almıştır.

Bu arada Damat Ferit Paşa, Anadolu hareketini silâhlı kuvvetlerle bastırmak için İngilizlerin onayıyla Kuva-yı İnzibatiye denilen paralı askerlerden bir teşkilât kurmuştur (18 Nisan 1920). Birliğin subay kadrosu esas itibarıyla Enver Paşa’nın tasfiye ettiği emekli subaylardan oluşmaktaydı. Birliğin başına eski Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa, onun istifâsından sonra Suphi Paşa getirilmiş, Kuvayı İnzibatiye 8 Mayıs’da İzmit’e intikal etmiştir.

Kuva-yı İnzibatiye yahut halk içindeki deyimi ile “Hilâfet Ordusu” İzmit’e intikalinde, kendisine Paşalık ünvanı verilmiş olan Ahmet Anzavur, “Kuvayı Muhammediye Komutanı” sıfatıyla, Süleyman Şefik Paşadan on beş bin lira, iki bin tüfek, altı yüz sandık cephane alarak Adapazarı’na gider ve 14 Mayıs’da Geyve Boğazını savunan Ali Fuat Paşa’ya karşı saldırıya geçer.218. Ali Fuat Paşa yanında az bir kuvvetle savunmayı silâh elde bizzat yürütür. Anzavur’un Geyve Boğazını açmak için ısrarla yaptığı saldırıları püskürtür.

Durum kritikleşir. Mustafa Kemal’in bin bir zorluklu oluşturduğu eser, daha oluşma safhasında yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İngiliz desteğini alan Padişahın halifelik sıfatından yararlanan ve şeyhülislâm fetvasına dayanan İstanbul hükümeti, Ankara’yı doğmadan boğma gayreti içindedir. Bütün olumsuz şartlara rağmen, Mustafa Kemal eldeki imkânları zorlar ve Nazilli’de Demirci Efe nezdindeki Refet Bey’i Çolak İbrahim’le beraber Mudurnu üzerinden Bolu yönüne, Yarbay Arif Komutasındaki Karakeçili birliğini Nallıhan üzerinden Bolu doğrultusunda, Balıkesir cephesinden acele çağrılan Ethem kuvvetlerini de Adapazarı istikametinde âsilerin üzerine yürümekle görevlendirir. Bunlardan Karakeçili Yarbay Arif Beypazarı ve Nallıhan’ı hatta Bolu’yu asilerden kurtarır ama Düzceli âsilerin saldırısı üzerine, Ankara yolunu kapatmak maksadıyla Kızılcahamam’a çekilir. Ancak Arif Bey gece çadırında öldürülür. (11/12 Mayıs gecesi). Bu hassas durumu, Albay Refet komutasında Mudurnu’da toplanan ordu ve Kuva-yı Millîye birlikleri, 27 Mayıs’da Bolu’yu almak suretiyle düzeltir. Diğer taraftan acele bölgeye gelen Çerkez Ethem birlikleri, 23 Mayıs’da Sapanca ve Adapazarı’nı olaysız işgal ile 25 Mayıs’ta Hendek’e girdiler ve isyanın merkezi olan Düzce’ye yöneldiler. Ethem’in teröründen kaçan Düzcelilerin ellerinde tutsak bulunan Hüsrev Bey aracılığı ile Refet Beye teslim olma talepleri gerçekleşemedi. Ethem kuvvetleri 26 Mayıs’ta Düzce’ye girdiler. Ethem derhal şiddetli icraata başladı. Asi ileri gelenleri hemen ipe çektiği gibi, bölgede Kuvayı İnzibatiye birliği oluşturmak ve asileri yönetmek maksadıyla İstanbul Hükümetinin göndermiş olduğu subayları da idam etti.

Her ne kadar Ağustos başlarında Düzce’de yeni bir ayaklanma oldu ise de fazla gelişmeden önlendi.

Bu ayaklanmalara paralel olarak İzmit’te konuşlandırılan Kuva-yı İnzibatiye uzunca bir süre hareketsiz kaldı. Bu sırada kaçaklar dolayısıyla epey fire vermekteydi. Anzavur’un hakaretine muhatap olan Süleyman Şefik Paşanın ayrılmasından sonra komutan olarak atanan Suphi Paşa, Ali Fuat Paşa ile gizlice irtibata girmiş ve çatışmamaya gayret etmişti. İstanbul’un baskısı ile birlik 14 Haziran’da harekete geçti ise de, mensuplarının bir kısmının millî kuvvetlere katılmasıyla, kısa zamanda yenilgiye uğradı. Döküntü halinde İzmit’e gelenler vapurlarla İstanbul’a alındılar. 25 Haziran’da teşkilât lağvedildi.

Böylece millî hareketi kalbinden vurmayı hedefleyen Ankara kapılarını zorlayan çok yönlü ayaklanma Mustafa Kemal’in yıkılmaz iradesi ve fedakâr vatanseverlerin gayretleri ile önlendi.

B. Yozgat-Yenihan Ayaklanması

Adapazarı, Düzce, Bolu mıntıkalarında ayaklanmalar devam etmekte iken, bu sefer Ankara’nın doğusundaki bazı illerde yeni isyanlar ortaya çıktı. Büyük Millet Meclisi Hükümetini henüz kuruluş safhasında iken çökertmek isteyen iç ve dış harekâtı idare eden merkezler, sistemli bir şekilde ne mümkünse yapıyorlardı. Bunlara karşı gönderilen düzenli kuvvetler yeterince etkili olamıyorlardı. Zira asiler Halife adına, Padişah adına, din uğruna hareket ediyoruz sloganıyla hem halkı ve hem de üzerlerine gönderilen birliklerin mensuplarını kolaylıkla kendi taraflarına çekiyorlardı219.

Nitekim Pastacı Nâzım isimli eski bir sabıkalı hesap, vermekten kurtulabilmek için etrafına topladığı adamlarından oluşan topluluğa “Gönüllü Halife Ordusu” adını vermiş ve 13 Mayıs’da Yenihan (Yıldızeli)’da isyan bayrağını açmıştı. Ahaliye yayınladığı bildiride şöyle diyor: “Sevgili Padişahımızla, Kongreciler harp ediyorlar. Ahaliyi İslamiye, Padişaha yardım için silâha sarılıyor. Halife Ordusu namıyla bir ordu teşkil ediyorlar. Sizi babalarınızla kardeşlerinize karşı silâh atmaya icbar ediyorlar.... Zabitlerin emrini tutarak Padişaha asi olmayınız. Yaşasın sevgili Padişahımız, kahrolsun Kongre”220.

Asiler Yıldızeli Kaymakamına, Padişah ile hemen uzlaşılmasını vatan hainliği kanunun uygulanmamasını, aksi halde halka vergi verdirtmeyip Samsun’a gelen Halife ordusuna katılacakları tehdidinde bulundular. Kaymakamın gevşek tutumundan da yararlanarak teşkilâtlandılar. Asiler 27/28 Mayıs gecesi Çamlıbel’de bulunan bir müfrezeyi esir aldıkları gibi, Tokat civarında yürüyüş halinde bir tabur da asilerin hücumuyla dağıldı.

Bu başarıdan cür’etleri artan asiler, 6/7 Haziran gecesi Zile’yi işgal ettilerse de, 3. Kolordu birlikleri 12 Haziran’da Zile’yi geri aldılar. Ayaklanma bastırıldı ve de elebaşları askerî mahkeme kararıyla cezalandırıldılar.

Tokat çevresindeki bu ayaklanmalar Yozgat çevresindeki gayrı memnunları harekete geçirdi. Kuva-yı Millîye hareketi, Yozgat bölgesinde pek olumlu karşılanmamıştı. Çerkez köylerindeki hoşnutsuzluğun yanı sıra bölgede öteden beri etkin olan Çapanoğullarının Saltanat, Hürriyet ve İtilâf Fırkasından yana oluşları, Kuvayı Millîyecilere sempatiyle bakmamalarına yol açmaktaydı.

Mutasarrıfın da bu tutumu benimsemesi sebebiyle, Ankara’da açılacak Meclis için milletvekili seçimi yapılamamıştı. Mayıs ortalarında Çapanoğullarının ayaklanma hazırlıkları yaptıkları duyuldu. Ankara onları gözaltında tutmak için önlemler aldı. Ancak durumdan haberdar olan Çapanoğulları, Mutasarrıfın göz yumması sonucu şehri terkettiler. Yörenin azgın eşkıyalarından Aynacıoğulları ve Deli Ömer’le beraber 14 Haziran’da Yozgat’ı işgal ettiler. Halka Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah’ın fetvası ile Padişah ve Damat Ferit’in ferman ve bildirilerini okudular. Kendilerine karşı olan bazı kimseleri astılar. İsyan hızla Akdağmadeni, Alaca, Boğazlıyan’ı içine alarak Kayseri, Çorum ve Sivas’ı tehdit edici bir duruma girdi. Düzce-Bolu gailesinden yeni kurtulmuş olan genç Ankara Hükümeti, bu defa da doğudan ciddi bir şekilde tehlike içindeydi. Bu durumda, Çerkeş’de bulunan Albay Refet (BELE) Çankırı istikametinde harekete geçirildi. Çevredeki askeri birlikler yetersiz olduğundan, Çerkez Ethem de acele Ankara’ya çağrıldı. Ethem önce itiraz etti ama, ağabeyinin araya girmesiyle, 2100 kadar mevcuduyla Ankara’ya geldi. 21 Haziran’da Yozgat istikametinde harekete başladı. 23 Haziran’da Yozgat önüne gelen Ethem, şehri hücumla ele geçirdi. Ele geçirilen on iki elebaşıyı derhal idam etti. Çapanoğlu kuvvetlerini Arapseyfi’nde dağıttı. Bu sırada Albay Refet ve Çolak İbrahim kuvvetleri de yetiştiler. Ethem bölgenin temizlenmesini onlara bırakıp Batı cephesine hareket etti221. Çünkü Batı Cephesinde 22 Haziran 1920’de Sèvres Anlaşmasını kabul ettirmek amacıyla Yunan saldırısı başlamıştı ve hızla gelişiyordu.

Bununla beraber bölge tamamen huzura kavuşamadı. Yunan saldırısı yeni kıpırdamalara yol açtı. İlk isyanda af dileyen âsilerden kurulu Akdağmadeni Alayı cepheye gönderilmek istenince, alay mensuplarının bir kısmı birlikte kaçtılar ve bölge de ayaklanma başlattılar. Ayaklanma Çerkez Ethem’e bağlı İkinci Kuva-yi Seyare Komutanı Çolak İbrahim tarafından bastırıldı. Sükûnet ancak 1920 yılı sonunda sağlanabildi.


En son Elesius tarafından Pts Hzr 30, 2008 9:12 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:39 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

C. Konya Bölgesi Ayaklanması

İkinci Düzce ve İkinci Yozgat ayaklanmalarının tamamen bastırılmasından kısa bir süre sonra, Konya bölgesi isyan etti. İsyan için gerekli zemin Vali Cemal Bey zamanında, Sait Molla, Zeynelabidin ve Rahip Frew tarafından hazırlanmış, fakat Refet Bey’in bölgeye gelmesi ve Bozkır isyanının önlenmesi ile nisbi bir sükûna kavuşmuştu. Ancak Teali-i İslâm ve İngiliz Muhipleri Dernekleri ile Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın bölgede millî hareket karşıtı faaliyeti el altından devam etmekteydi. Bunun sonucunda, isyan 2 Ekim 1920’de patlak verdi.

Ayaklanmanın başında daha önceki Bozkır isyanına katılan Delibaşı Mehmet vardı. Delibaşı çoğu asker kaçağı Türkmenlerden beş yüz kişi ile belirtilen tarihte Çumra’yı bastı. Durumu öğrenen gözüpek bir kimse olan Vali Haydar Bey, bir taraftan acele yardım isterken, diğer taraftan Alaaddin Tepesi çevresinde, savunma önlemleri aldı. Padişah yanlılarının yoğun propagandası etkisinde kalan bölgede ayaklanma hızla gelişti. Asiler 3 Ekim’de Konya’yı ele geçirdiler ve hükümete el koydular. 4 Ekim’de Vali teslim olmak zorunda kaldı. İsyan Koçhisar, Karapınar, Karaman, Ilgın, Akşehir, Seydişehir, Beyşehir, Akseki, Manavgat ve Alanya’ya kadar yayıldı. Mustafa Kemal, Albay Refet Bey’i isyanı bastırmakla görevlendirdi. Refet Bey 6 Ekim’de Konya’yı Delibaşından kurtardı ve hızlı bir takip hareketi ile Çumra, Bozkır, Seydişehir, Beyşehir’i asilerden temizledi. Bu arada Yarbay Osman (Kasap) birlikleri Ilgın, Akşehir, Yalvaç dolaylarını, Pozantı’dan gelen, kuvvetler Karaman dolaylarını Demirci Mehmet Efe kuvvetleri de, Eğridir, Karaağaç, Akseki üzerinden Antalya’ya kadar olan bölgeyi tarayarak sükûneti sağladılar. Refet Bey’in takip ettiği Delibaşı Mehmet kaçmaya muvaffak olarak Silifke’de Fransızlara teslim oldu222a.

D. İç Ayaklanmaların Sonuçları

Konumuz gereği iç isyanların ancak belli başlı olanları üzerinde durulmuştur. Halbuki Millî Mücadele boyunca meydana gelen iç isyanların toplamı yirmiyi aşkındır. Bunların kapsadıkları alan Ankara’nın çok yakın çevresi ve işgal edilmiş mıntıkalar hariç, Anadolu’nun büyük kısmını içine alacak şekilde sistemli olarak düzenlenmiştir. Fetvalar, Padişah ve Hükümet bildirileriyle, işgal kuvvetlerinin imkânları ile desteklenmiş ve Ankara Hükümeti henüz kuruluş halinde boğulmak istenmiş ve Ankara civarına ulaşılmıştır. Ancak Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarının güçlü ve sağ duyulu vatansever yurttaşların gayreti ile bu fesat hareketleri başarısızlığa uğratılmış, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin otoritesi, işgal altında olmayan mıntıkalarda etkin bir şekilde sağlanmştır.

İç ayaklanmaların, bastırılması ve Anadolu’nun Mustafa Kemal’in etrafında birleşmesi, İstanbul Hükümeti’nin iç ayaklanmalar veya hükümet yanlısı askeri kuvvetler kullanarak Anadolu hareketlerini önlemeye imkân olmadığını göstermiştir. Damat Ferit’in bundan sonra otoritesi, İstanbul il sınırlarını aşmayan, ancak İngiliz desteği ile ayakta duran bir hükümet haline gelmiştir.

Fetvaların, fermanların, hilâfet ordusunun başarısız kalması, İstanbul Hükümeti’nin otoritesinin Anadolu’da geçersiz hale gelmesi, yakındoğu ile ilgili hesapları da alt üst etmiştir. Artık kesin barışı sağlamak için, İstanbul Hükümetine barışı zorla kabul ettirmek yeterli değildi. Kesin barış için Mustafa Kemal’in temsil ettiği Ankara Hükümeti ile Misak-ı Millî çerçevesinde anlaşmak veya uzlaşmak, veyahut arzu edilen çözümü ona silâh zoruyla kabul ettirmek gerekiyordu. Bunun için dört beş yüzbin kişilik orduları harekete geçirmek, milyarlarca lira masrafa girmek gerekiyordu. Halbuki Müttefik devletler savaş yorgunuydular. Türklere karşı bu sert politikayı izleyen İngiltere ise çıkarlarını geleneksel olarak diplomatik yallarla korumayı benimsemiştir. Nitekim Ali Fuat Paşa 14 Haziran 1920’de Kuva-yı İnzibatiye’yi dağıtıp İzmit üzerine yürüdüğü zaman, İngiliz yetkililer Türkiye’nin iç işlerine karışmadıklarını belirterek ateş kesilmesini istemişlerdi222b. Ali Fuat Paşa’nın İzmit ve Hereke yarımadasında yürüttüğü hareket, İstanbul’daki işgal makamlarını ciddi suretle endişeye düşürmüş ve acele olarak tedbir alınmasını, aksi halde ya kuvvet kullanarak ya da barış şartlarını değiştirmek gerektiğini yetkililere iletmişlerdi223. Bu durumda, Lloyd George’nin Venizelos’u devreye sokmasıyla, hazırlanmış olan barış anlaşmasını, Türklere süngü ile kabul ettirmek için, Yunan Ordusu Anadolu’nun kalbine doğru harekete geçirildi.


III. Türkiye’nin Ölüm Fermanı Sèvres: Nasıl Bir Barış?

A. Hazırlanması

Osmanlı Devleti ile yapılacak barış şartlarını hazırlayan Onlar Konseyi, 17 Haziran’da Paris’de Damat Ferit Paşa’yı dinledikten sonra, kurulması düşünülen Büyük Ermenistan ile ilgili Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumunun belirginleşmesi için, bekleme kararı almıştı (27 Haziran 1920). Böylece Türk barışı belirsiz bir tarihe erteleniyordu. Galipler yere serilmiş olan Türklerin verilecek hükmü bekleyen bir suçlu olarak askerî açıdan problem teşkil etmeyeceği kanısındaydılar. Onların bu hatalı hesapları Mustafa Kemal’e millî direnmeyi organize edebilmesi için çok kıymetli zaman kazandırmıştı. Daha sonra Amerikan Senatosu 19 Kasım 1919 tarihinde yaptığı oylamada, Birleşik Devletlerin kendi kıtası dışındaki meselelerle meşgul olmasını kabul etmemişti. Dolayısıyla Osmanlı Devleti ile yapılacak barış anlaşmasını hazırlamak üç büyüklere, yani İngiltere, Fransa ve İtalya’ya kalmıştı.

İngiltere ile Fransa bu konuda kendi aralarında görüş birliğini sağlamak amacıyla 11 Aralık 1919’dan 21 Ocak 1920’ye kadar devam eden görüşmelerde, hükümetlerinin meseleye bakış açısını belirlediler.

14 Şubat 1920’de toplanan Londra Konferansında üç devletin başbakanları bir araya geldiler. Bu arada Fransa’da Clemenceau düşmüş, yerine Millerand geçmiş, İtalya’da da Nitti iktidara gelmişti. Tartışmalı konulardan, Padişah’ın İstanbul’da kalması, bazı şartlarla benimsenmişti. İzmir konusunda ise, şehir ve yörenin sembolik olarak Osmanlı egemenliğinde kalması, ama yönetimin Yunanistan tarafından yürütülmesi, iki yıl sonra Enosis için Milletler Cemiyetine başvurulmasını öngörmüşlerdi.

Bu arada millî kuvvetlerin Fransızlardan Maraş’ı almış olduklarını haberi üzerine, Millî hareketi sindirmek için İstanbul’u resmen işgal etmeye karar veriyorlardı. Konferans 21 Mart’ta çalışmalarını bitirdiğinde, İstanbul, Boğazlar, İzmir, borçlar ve malî denetim ile azınlık hakları konularını kesin karara bağlamıştı. Yüksek Barış Konseyi San Remo’da 18 Nisan 1920’de, Ermenistan, Kürdistan ve ekonomik nüfuz bölgeleri konularını karara bağlamak için toplandı ve çalışmalarını 26 Nisan 1920’de tamamlayarak anlaşma metnine son şeklini verdi.

Anlaşma taslağı 11 Mayıs 1920’de Paris’te Osmanlı delegesi Tevfik Paşaya verildi. İmzalanması için de bir aylık bir süre tanındı. Türk heyeti anlaşma metninin kabul edilmesinin mümkün olmadığı görüşündeydi. Durumdan bilgilendirilen Vükelâ Meclisi üyelerinden bazıları, böyle bir anlaşmayı kabul etmektense istifâ edeceklerini söylemekteydiler. Bu durum karşısında Damat Ferit Paşa, verilen süreyi uzatmak ve bazı hükümlerin hafifletilmesini sağlamak için Fransa’ya gitti. Kendisine barış şartlarını tartışmaya imkân olmadığı, düşünme süresinin bir defaya mahsus olmak üzere 27 Temuz’a kadar uzatıldığı cevabı verildi. Sadrazam yerine Dahiliye Nazırı Reşit Bey’i bırakarak İstanbul’a eli boş olarak döndü. Bu sırada Spa’da 16 Temmuz 1920’de toplanan Yüksek Konsey, barış şartlarının hemen kabulünü ultimatom havası içinde istedi. Reşit Bey bunu anlaşmayı imzalamazsak İstanbul’u elimizden alacaklar ve Yunan yönetimine verecekler şeklinde hükümete bildirdi. Hükümet, 20 Temmuz’da “yok olmaktansa, İstanbul ve Anadolu’da küçük fakat yine bir Devlet halinde bulunmak evladır” gerekçesi ile anlaşmanın imzalanmasını tavsiye etti. Saray ve Sadrazam anlaşma taslağını imzalamaya karar vermişlerdi. Ama sorumluluğu paylaşmak için bir Saltanat Şurası topladılar. Devletin ileri gelenlerinin katıldığı bu toplantıda, Vahidettin anlaşmayı kabul edenlerin ayağa kalkmasını istemiş, topçu feriki Rıza Paşa hariç, diğerleri bu isteği yerine getirmişlerdi. Anlaşmayı imzalamak için Fransa’ya gönderilen Osmanlı delegeleri “Türkiye’nin millî varlığına derin bir darbe vuran” şartlardan bazılarının hafifletilmesini bir kere daha rica ettilerse de, bu istek kabul edilmedi. Osmanlı Delegeleri, 10 Ağustos 1920 Salı günü saat 16.00 da, Osmanlı İmparatorluğunun ölüm fermanı olan Sèvres Anlaşmasını imza ettiler. Padişah ta “Sèvres’in Türkiye’nin ölüm fermanı olduğu”nun bilincindeydi. 21 Ağustos’ta İngiliz Yüksek komitesi ile olan görüşmesinde bu düşüncesini ifade ederken Kamalistleri “serüven peşinde koşan bir şebeke” olarak nitelendiriyor; İngiliz yardımına güvenilebilir ümidiyle anlaşmanın imzalanmasını istediğini ifade ediyordu.



B. Sèvres Nasıl Bir Düzen Öngörüyor?

Millî Mücadele’nin, Mustafa Kemal’in eserinin içeriğini anlamak Sèvres getirdiklerinin bilinmesine bağladılar. Sèvres’in içeriğinin bilinmesi, Lausanne’da elde edilenin değerini ortaya çıkarır.

Yakındoğu’ya yeni bir düzen getiren Sèvres antlaşmasına göre, Osmanlı Devleti’nin Rumeli sınırı yaklaşık olarak bugünkü İstanbul il sınırlarına tekabül etmektedir. Doğu Trakya’da sınır, Istranca-Çatalca olacaktır. Böylece Yunanistan Marmara ve Karadeniz’e çıkmakta beş denizli Yunanistan hayalini gerçekleştirmektedir. İstanbul azınlık hakları gözetilmek ve Sèvres Anlaşmasının hükümleri tamamen uygulanmak şartıyla, Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır! Babıâli, Doğu Anadolu’da muhtemelen Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Muş illerini içine alması düşünülen Ermenistan’ın kesin hudutlarının başkan Wilson tarafından çizilmesini peşinen kabul etmektedir. Devletin güneydeki sınır Osmaniye, Antep, Urfa ve Mardin’in kuzeyinden geçmektedir.

Batı Anadolu’da İzmir çevresini içine alan Karaağaç, Kasaba, Ödemiş, Tire’yi kapsayan bölge sembolik olarak Osmanlı hâkimiyeti altında bırakılmaktadır. Osmanlı egemenliğini İzmir’in dış kalesinden birine çekilecek olan Türk bayrağı temsil edecekti! Fakat Osmanlı Devleti egemenliğinin yürütülmesini Yunanistan’a terkedecekti. Yunanistan bölgede asayişi sağlayacak, Hıristiyan ve Müslümanlardan oluşan bir Meclis ile bölgeyi yönetecek ve bölge halkı Yunan tebaası muamelesi göreceklerdi. Beş yıl sonra Yunanistan isterse bölgede halkoylaması yapabilecekti. Bu beş yıl içinde bölgeye getirilecek Rum göçmenlerle ve türlü yollara Türk nüfusu kaçırılmak suretiyle Enosis’in gerçekleştirilmesi düşünülmüştür.

Anlaşma, Güneydoğuda müstakbel Ermenistan hudutlarının güneyinde, özerk bir Kürdistan’ı öngörmektedir. Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra, bölge halkının Milletler Cemiyeti’ne bağımsız olmak istediklerini bildirmeleri halinde, Osmanlı Devleti bu yerler üzerindeki bütün haklarından vazgeçtiğini peşinen kabul etmektedir.

Anlaşmaya göre, devletin başkentinin bulunduğu Boğazlar bölgesi, bayrağı, bütçesi ve teşkilâtı olan uluslararası bir komisyonun denetimine bırakılmıştır. Komisyon galip devletlerin temsilcileri ile Milletler Cemiyeti’ne üye olacak Karadeniz’de sahili olan devletlerin temsilcilerinden oluşacaktır. Komisyon Boğazlardan geçişle ilgili konularda tam yetkiye sahip olup âdeta bir devlet niteliğindedir.

Osmanlı Devleti anlaşmanın çeşitli maddelerine göre Suriye, Irak, Filistin ve Hicaz’ın bağımsızlıklarını tasdik; Mısır, Sudan, Fas, Tunus, Trablusgarp, Bingazi ve Ege adaları üzerindeki bütün haklarından vazgeçtiğini kabul etmektedir.

Sèvres ile Osmanlı ordusu ücretli bir ordu haline getirilmektedir. Asker miktarı 15.000 asker, 35.000 jandarma ve 700 kişilik Padişah muhafız birliği olmak üzere, tespit edilmiştir. Bu askeri gücün ağır silâhları ve hava kuvvetleri yoktur. Tahkimat yapılması yasaklanmıştır. Savaş gemileri 600 tonilatonun altında olacak, jandarması müttefik kuvvetler tarafından organize ve kontrol edilecek, bunların subay kadrolarının yüzde on beşi onlardan oluşacaktır. Böyle bir ordunu yurt savunmasını yapması mümkün değildir.

Bundan başka anlaşmanın 206. Maddesine göre, Mondros Ateşkesi’nin bazı maddelerinin yürürlükte kalması kabul edilmiştir! Bunlar müttefiklere gerekli hallerde stratejik yerlerin işgalini öngören meşhur 7. Madde; karışıklıklar halinde altı doğu ilinin işgalini kabul eden 24. Madde; Toros tünellerinin işgaline dair olan 10. Madde; haberleşmenin denetimine ait; 12. Madde ile askerî malzemenin tahribine ait 13. Maddelerdir. Barış anlaşmasında ateşkesle ilgili maddelerin yer alması neyi göstermektedir? Öyle anlaşılmaktadır ki, Müttefikler Anadolu’nun taksiminden vazgeçmiş görünümü altında, istedikleri yeri, istedikleri zaman işgal etmek imkânını ellerinde tutacaklardı. Sözde bağımsız Osmanlı Devleti, daimi bir tehdit altında ve müttefiklerin her türlü keyfî muamelesine açık bir sömürge haline getiriliyordu.

Sèvres’de azınlık hakları genişletilerek müttefiklerin güvencesi altına alınmış, yüzyıllardan beri devam eden Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışma imkânı daha da geniş boyutlara ulaştırılmıştır. Ayrıca kapitülâsyonlar yeni kurulan devletlere kadar genişletilmekte ve bu arada Osmanlı vatandaşlarına istedikleri taktirde yabancı vatandaşı olabilmek kolaylıkları sağlamaktadır. Yabancıların bütün vergilerden muaf ve her türlü mesleği icra serbestliği gözönüne alınırsa, devletin az zamanda işe yarar vatandaşlarının önemli bir kısmını kaybetmesi, uzak bir ihtimal değildir.

Osmanlı iktisat ve maliyesi, kurulması öngörülen müttefikler arası bir komisyonun yönetimine bırakılmaktadır. Bu komisyon her türlü ekonomik kararlar, para politikası, gümrüklerin yönetimi, vergi reformu, iç ve dış borçlanma, bütçe ile ilgili konularda mutlak otorite sahibidir. Bu suretle sözde bağımsız devletin hükümet ve millî meclisleri hiçe indirgenmekte, ülkenin tam bir sömürge haline sokulması kolaylaştırılmaktadır.

Üstelik Sèvres’in çizmiş olduğu sınırlar da gerçeği yansıtmamaktadır. Üç devlet Sèvres’de kendi aralarında imza ettikleri “Accord Tripartite” üçlü anlaşma ile Anadolu’yu nüfuz mıntıkalarına ayırmışlardır. Bu taksime göre, Osmanlı Devleti’ne kalan topraklar eski Ankara, Kastamonu, Sivas ve Bursa illerinin bir kısmını içine almakta, devletin Karadeniz dışında sahili kalmamaktadır. Müttefik devletler buralardaki askerlerini “Hristiyan azınlıkların korunması için kabul edilen tedbirlerin uygulanması ve bunların yürütülmesi hakiki surette sağlanıncaya kadar” tutmak hususunda görüş birliği sağlamışlardır. Aslında nüfuz mıntıkaları, kapalı bir ilhak anlamına gelmektedir. Müttefikler savaş içinde ilân ettikleri barış ilkeleri ve Wilson’un 12. Maddesi hükümlerini gözönüne alarak, nüfuz mıntıkalarını daha sonra ilhak etmek üzere, kamufle etmişlerdir224.



C. Sèvres Anlaşması’nın Değerlendirilmesi;

Emperyalist devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamışlar, ganimeti aralarında taksim etmişlerdi. Geride kalan sözde bağımsız Türk Devleti’ni de kendilerinin ekonomik, hukukî ve malî bakımdan mutlak yönetimleri altına alarak tam bir sömürge durumuna düşürmüşlerdi.

Sèvres’den en kazançlı çıkan devlet Büyük Britanya’dır. İngiltere Mısır himayesi, Filistin ve Irak mandası ve zengin Musul petrol bölgesine el koymakla aslan payını almış, Boğazları askersizleştirme ve ulaşım serbestliği sağlamak suretiyle, büyük deniz gücü sayesinde, Osmanlıyı sindirme ve komünist Rusya’yı tehdit etmek imkânını kazanmıştı. İngiltere Ege’yi bir Yunan gölü yapmakla başka bir kazanç sağlamış oluyordu. Bu kazançlar bir yerde, Fransa ve İtalya’nın aleyhlerinde gerçekleştirilmişti: Fransa’nın Almanya ile İtalya’nın da Adriyatik’le ilgili müşkülleri, bu devletleri frenlemişti. Fransa, Suriye ve Lübnan mandası ile Anadolu’daki nüfuz mıntıkası, İtalya ise Anadolu’daki nüfuz mıntıkası ve Onikiada ile yetinmek zorunda kalmışlardı. Yunanistan Sèvres ile zaferin doruğuna ulaşmış gibidir. Ege bir Yunan gölü haline dönüşmüş, Anadolu’ya Megali İdea’ya ümit verecek şekilde el atılmıştır.

Fakat Sèvres’in kağıt üzerinde sağladığı yararlar ancak uygulama ile gerçekleşebilecektir. Sèvres’i uygulayabilmek için, Mustafa Kemal’in yönlendirdiği Misak-ı Miliye yemin etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin işini silah zoruyla bitirmek gerekmektedir.

IV. Yunan İleri Harekâtı ve Mustafa Kemal’in Düzenli Orduya

Geçiş Kararı

A. Yunan İleri Harekâtı

Yunan kuvvetleri İzmir ve yakın çevresinin işgalinden sonra, Venizelos’un emriyle, Manisa, Aydın ve Ayvalık sancaklarını işgal maksadıyla harekete geçmişlerdi. Venizelos İtalyanlarla tartışma çıkmaması için, Denizli Sancağının şimdilik işgal mıntıkası dışında kalmasını istemişti.

Gediz Vadisi boyunca ilerleyen bir Yunan kolu Manisa ve Turgutlu’yu, Küçük Menderes Vadisi’ni hedef alan diğer bir kol, Torbalı, Bayındır ve Ödemiş’i, üçüncü bir kol, Büyük Menderes Vadisi istikametinde hareketle Aydın’ı işgal etti. Venizelos, Büyük Menderes Vadisi’ne 300,000 Rum göçmeni yerleştirmek niyetindeydi225.

Ayvalık sancağını işgal için de 29 Mayıs’ta Ayvalık kıyılarına çıkarma yapıldı. Daha önce belirtildiği gibi, Alay Komutanı Yarbay Ali (ÇETİNKAYA) Bey, Yunanlıları ateşle karşıladı. Yunanlılar kasabayı işgal ettilerse de, daha fazla ilerleme imkânı bulamadılar.

Haksız işgalin şoku altında kalan Türkler ilk günlerin şaşkınlığını attıktan sonra toparlandılar. Bu toparlanmada 20 Mayıs 1919’da 17. Kolordu Komutan Vekilliğine atanan Albay Bekir Sami (GÜNSAV) ile 61. Tümene Komutan olarak atanan Köprülülü Kâzım (ÖZALP) ve 57. Tümen Komutanı Albay Şefik (AKER) Beyin hizmetlerini hatırlamak gerekir226.

Bekir Sami (GÜNSAV), 21 Mayıs ile 21 Haziran tarihleri arasında bir ay süreyle Batı Anadolu’da askerî başvuru makamı olarak Millî direnme ve toparlanmayı organize etmişti. Albay Köprülülü Kâzım (ÖZALP) Balıkesir, Bergama mıntıkasında, Albay Şefik (AKER)’de Denizli çevresinde faaliyet göstermiş, Demirci Mehmet Efe ile Yörük Ali Efe’nin millî harekete katılmalarını sağlamıştır. Bu üç albayın teşvik ve desteği ile Batı Anadolu Kuvayı Millîyesi oluşmuştur. Askeri birliklerin de desteği ile Yunan ilerlemesi frenlenmiştir.

Böylece oluşan cephede, Denizli çevresinde Demirci Mehmet Efe, Salihli mıntıkasında Çerkez Ethem, Soma ve Bergama mıntıkasında Albay Kâzım Bey’e bağlı millî kuvvetler, Ayvalık mıntıkasında da Yarbay Ali Bey’e bağlı birlikler savunmayı üstlenmişlerdir.

Şikâyetler üzerine, (Uluslararası Tahkik Komisyonu Amiral Bristol heyeti ) Yunan ilerlemesi Milne hattı ile sınırlanmıştı (7 Ekim 1919). Bu hat Kuşadası-Aydın-Ödemiş-Kasaba-Manisa-Bergama-Ayvalık çevresini içine almaktaydı. Türkler bu hattı tanımadılar. Bununla beraber Haziran 1920’ye kadar bu hatta önemli bir hareket olmadı. Ancak Mustafa Kemal 31 Aralık 1919’da Batı Cephesindeki komutanlara, Yunanlıların İzmir’i resmen ilhaka hazırlandıklarının anlaşıldığını, böyle bir durumda kolorduların derhal Kuvayı Millîye vaziyetine girmeleri talimatını vermişti227.

Sèvres Antlaşmasının hazırlanması, iç ayaklanmaların ümit edilen sonucu vermemesi, İzmit Yarımadasının milî kuvvetlerin tehdidi altına girmesi üzerine, barış şartlarının Türklere silâh zoru ile kabul ettirmek maksadıyla, Yunanistan’a saldırı müsaadesi verildi. Yunanlılar altı tümenlik bir güçle saldırıya geçtiler. Kadro halindeki zayıf Türk birlikleri, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında bir varlık gösteremediler. Salihli, Alaşehir, Kula, Nazilli, Eşme, Buldan işgal edildi. Yunan kuvvetleri Uşak batısına kadar geldiler. Diğer bir kol, Savaştepe Balıkesir ve Bursa’yı işgal etti. 20 Temmuz’da Doğu Trakya’ya çıkarılan Yunan kuvvetleri, Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli’ni ele geçirdiler.

Böylece Doğu Trakya kolay bir şekilde düşman istilâsına uğradı. Bursa-Uşak hattına kadar olan yaklaşık elli dört bin kilometre karelik bir alan Yunanlıların eline geçti.

Önemli toprak parçalarının düşman eline geçmesi ve özellikle Bursa’nın düşmesi, TBMM’de sert tepkilere yol açtı. Meclis kürsüsüne siyah bir örtü çekildi. Genel Kurmay Başkanı ve Millî Savunma Bakanı kıyasıya eleştirildi. Meclis Başkanı Mustafa Kemal eleştirileri bizzat karşıladı. Çok üstün düşman kuvvetleri karşısında askerliğin gereklerinin yerine getirildiğini, her şeyin bitmediğini açıkladı. Ayrıca bu günlerde millete hitaben bir beyanname yayınlanarak “düşman istilâsı ne kadar genişlerse, çöküşünün de o kadar çabuk olacağı” yaşamak isteyen milletimizin bağımsızlıktan başka bir isteği olmadığı belirtilerek, halk istilâcı güçlere karşı sonuna kadar mücadeleye davet edildi228.

Yunan saldırısı amacına ulaşmış gibiydi. Panik içinde bulunan Damat Ferit Hükümeti, meş’um Sèvres Antlaşmasını, 10 Ağustos 1920’de imzalamıştı. Ama anayasaya göre anlaşmayı Meclis’in onaylaması gerekiyordu. Halbuki Meb’usan Meclisi 11 Nisan 1920’de resmen dağıtılmıştı. Bu durumda anlaşmanın onaylanması mümkün değildi. Aslında Sèvres’in İstanbul Hükümetince kabul edilmesi pratikte bir anlam ifade etmemekteydi. Çünkü bu hükümetin hükmü, ancak İstanbul il sınırları içinde geçerliydi.



B. Düzenli Orduya Geçiş Kararı

Yunan saldırısı sonunda geniş bir memleket parçasının elden çıkması, zaman zaman patlak veren iç ayaklanmalar karşısında düzenli birliklerin başarısız kalması, ordu ile ilgili tartışmalara yol açmıştır. Yunan saldırısı esnasında, Batı Cephesi Komutanlığı kurulmuş, başına da o güne kadar Millî Mücadele’ye büyük hizmetleri geçmiş olan Ali Fuat Paşa getirilmişti. Ali Fuat Paşa, cephedeki birliklerin moralini yükseltmek maksadıyla, Gediz’de izole bir vaziyette olan bir Yunan tümenine, Genel Kurmay’ın karşı görüşüne rağmen, 24 Ekim 1920’de bir saldırı düzenledi. Fakat saldırıya katılan birlikler arasındaki koordinasyon eksikliğinden arzu edilen sonuca ulaşılamadı. Özellikle Çerkez Ethem’in kuvvetlerinin hareketsiz kalmaları başarıyı engellemişti229. Olay, mücadelenin Kuva-yı Milliye ile gerilla yöntemiyle mi, yoksa düzenli ordu birlikleri ile mi yapılmalı tartışmasına dönüşmüştü. İç isyanlarda büyük başarılar kazanan Ethem ve kardeşleri, düzenli ordunun işe yaramadığı, sonucun ancak milis kuvvetleri ile alınabileceği tezini durmaksızın her tarafta söylemekte, örnek olarak da iç ayaklanmaları ve Gediz taarruzunu göstermekteydiler.

Halbuki Mustafa Kemal, gerilla savaşını, millî ordunun oluşmasına kadar, zaman kazandıran bir önlem olarak algılamaktaydı. Düşmanlar ülkeyi düzenli kuvvetlerle işgal ettiklerine göre, kesin sonuç ancak aynı nitelikteki kuvvetlerle alınabilirdi. Türkiye’yi sömürgeleştirmek isteyen düşmanların elindeki kuvvetler şunlardı: Doğu’da Ermeni Ordusu, Batıda Yunan Ordusu, İstanbul, Adana, Maraş, Urfa’da toplanmış olan İngiliz ve Fransız kuvvetleri. Bunlardan Ermenilerin karşısında oldukça dolgun tümenleriyle XV. Kolordu vardır. Ermeni tümenleri zayıf ve Kafkasya’daki Müslümanların baskısı altında ve bolşevik dalgasına açık durumdalar. İngiliz ve Fransız kuvvetlerine gelince, bunlardan Fransızlar, Araplarla Suriye’de mücadele halinde olduklarından Ankara ile anlaşma hesapları içindeydiler. İngiliz Kuvvetleri ise yetersiz durumdadır. Esasen İngiliz ve Fransız halkından kendilerini ilgilendirmeyen bir konuda “kan istemek” kolay değildi230. Buna göre, alınacak kesin sonuç, ancak Yunan Ordusunu Anadolu’dan atmakla mümkün olacaktır. Dolayısıyla düzenli orduya geçmek kaçınılmazdır. Bu fikri benimseyenlerin başında Mustafa Kemal’le Genel Kurmay Başkanı İsmet Bey vardır.

Gediz taarruzundan sonra Ali Fuat Paşa’nın cephedeki nüfuzu sarsılmış görüldüğünden, kendisi yeni kurulan Moskova Büyükelçiliğine atanmış, cephe iki ayrılmıştır. Albay İsmet Bey, Genel Kurmay Başkanlığı üzerinde kalmak üzere, Batı Cephesi Komutanlığına Albay Refet Bey de Dahiliye Bakanlığını muhafaza ederek Güney Cephesi Komutanlığına getirilmişlerdir. Mustafa Kemal’in cephe komutanlarına verdiği kesin direktif “süratle muntazam ordu ve büyük süvari kütlesi” oluşturmaktır. Çünkü zaferi kazanmanın yolu düzenli ordudan geçmektedir.

Batı Cephesi Komutanlığına 8 Kasım’da atanan Albay İsmet Bey, 10 Kasım’da “nizamsız teşkilât fikrini ve siyasetini yıkmak” görevi ile işe başlar.231 Emrindeki komutanlara verdiği direktif özetle şudur: “Artık millî hükümet teşekkül etmiş olduğuna göre, sevk ve idare değişmiştir. Bundan böyle birliklerin her türlü ihtiyacı para, iaşe, asker ve teçhizat ihtiyacı Cephe Komutanı tarafından karşılanacaktır. Hiç kimseden para alınmayacak, hiçbir vatandaşa eza edilmeyecek, şikâyetler devletin resmî mercilerinde sonuçlandırılacaktır.”

C. Ethem ve Demirci Efe Olayları

Bu uygulamanın başlamasıyla daha ilk günden Birinci Kuva-yı Seyyare Komutanı ile ilişkiler hassaslaştı. İç ayaklanmaları önlemede gösterdiği başarı Ethem’e büyük bir şöhret ve itibar sağlamıştı. Ethem ve kardeşleri, devlet içinde devlet durumuna gelmişlerdi. Ethem istediği gibi halktan para ve asker toplamaktaydı. Cephedeki hareketlerde de bağımsızmış gibi davranmaktaydı. Ağabeyi Reşit milletvekili olarak Meclis’teydi. Önemli bir milletvekili grubu onları desteklemekteydi. Kazandıkları başarıdan başları dönen Ethem Bey ve kardeşleri kendilerini iktidarın ortağı gibi görmekteydiler. Orduyu küçümsemekte, milis esasına göre halk ordusu oluşturulmasını savunmaktaydılar. Yeşil Ordu adı verilecek olan bu ordunun çekirdeğini, Ethem kuvvetleri oluşturacaktı. Ankara’da hareketin siyasî dayanağını teşkil edecek örgütlenmeler de vardır. Özetle Ethem ve kardeşleri hem askerî ve hem de siyasî alanda iktidar olmak hazırlığı içine girişmişlerdir. Öyle ki Yozgat ayaklanmasından sonra, Ethem Ankara Valisi Yahya Galib’i, Çapanoğullarına el altından yardım etmiş olduğu gerekçesiyle, tutuklamak istemiş, onun gönderilmemesi üzerine, Ankara’ya döndüğünde Meclis’in kapısına Mustafa Kemal’i asayacağını söyleyecek derecede ölçüyü kaçırmıştı. Bu kısa bilgilerden anlaşılacağı gibi Ethem olayının ana nedeni iktidara el koymak arzusudur.

Olayın patlak vermesinin yakın nedenleri ise, Ethem ve kardeşlerinin Cephe Komutanları ile olan sürtüşmeleridir. Kuva-yı Seyyare’ye verilecek olan tahsisat, iaşe ve mühimmat miktarının saptanması için istenilen ellerindeki silâhlı ve cephane miktarını ve ihtiyaçlarının dökümünü bildirmeyi Tevfik Bey reddediyordu. Bunların bilinmesi istenmiyor! Kendilerine verilen Birinci Kuva-yı Seyyare unvanını kabul etmiyorlar buna mukabil “Umum Kuva-yı Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutanlığı” sıfatını benimsiyorlardı. Yasaklanmasına rağmen gizli şifreyle haberleşiyorlar, memleketin iç kısımlarından asker devşiriyorlar, mıntıkalarındaki sivil memurları kovalıyorlardı. İsmet Bey Kuva-yı Seyyare’nin sırf düşmanla meşgul olmasını ve cephe gerisi ile alakadar olmamalarını temin maksadıyla Simav’da bir komutanlık oluşturdu ve Albay İbrahim Bey’i bu göreve getirdi. İbrahim Bey, Tevfik Bey tarafından “ben mıntıkamda başka bir memur istemem, o işi ben yaparım” gerekçesi ile geri çevrildi. Tevfik Bey bununla yetinmemiş, Batı Cephesi Komutanlığına günlük raporları vermemeğe, doğrudan doğruya bunları BMM Başkanı’na yani Mustafa Kemal Paşa’ya göndermeye başlamıştı. Cephede ciddî bir kriz başlamıştı. Birinci Kuva-yı Seyyare, cephe komutanlarını tanımamakta, İsmet ve Refet Beylerin görevlerinden alınmalarını istemekteydi.

Mustafa Kemal her türlü tedbiri olmakla beraber, Ethem kardeşleri silâh kullanmadan nasihatla yola getirmek için ciddi gayretler sarfetti. Ethem’le İsmet Bey’i Eskişehir de yüzleştirme girişimi Ethem’in Eskişehir’de trenden habersiz ayrılmasıyla gerçekleşmedi. Kendisine gönderilen arabulucuların girişimleri olumlu bir sonuca ulaşamadı. Ethem’in İstanbul Hükümeti ile haberleştiği ortaya çıkınca, ordu birlikleri, Birinci Kuva-yı Seyyare’ye karşı harekete geçirildi. Cephe Komutanı İsmet Bey, Ethem’e son bir uyarıda bulundu. 29 Aralık tarihli bu yazıyla BMM Hükümeti’nin kararlarını tebliğ etti. Bunda Birinci Kuva-yi Seyyare’nin diğer bütün askerî kıt’alar gibi kayıtsız şartsız BMM’nin kanunları ve Hükümetin emirlerine itaata ve askeri zaptırapt ile sorumlu olduğu, her türlü işlemin emrinde olduğu kumandanlık aracılığı ile yürüyeceği vurgulanmaktadır. İsmet Bey durumu Ethem’e açıklayarak şahsı adına son bir teklifte bulunmuş, BMM’nin kararına uygun olarak, münasip gördüğü şekil ve tertipte Kuvayı Seyyare başından çekilmesinin hem kendi ve hem de Kuva-yı Millîye mensupları için faydalı olacağını belirtmiştir. Buna Ethem meydan okuyan bir eda ile cevap verir: “Büyük mücadelelere girişmiş zevatta hayat korkusu yoksa, Uşak cephesine buyurunuz, böyle olduğunuzu, bu liyakatta olduğunuzu ispat ediniz. Taarruzunuzu bekliyorum.”

Bu cevap üzerine, düzenli birlikler Gediz yönünde ileri harekete başladılar. Ethem savaşı kabul etmeyerek geri çekilir. Emrindeki birliklerden bazıları düzenli ordu ile çarpışmak istemezler, Ethem onları hareketlerinde serbest bırakır. Bir taraftan da Yunanlılarla ilişkiye girmiştir. Yunanlılar ile Ethem arasında ateşkes yapılmış ve Yunan kuvvetleri Eskişehir yönünde ileri harekete geçmişlerdir. Savunma yapacak olan İnönü mevzilerinde sadece bir tümen vardır. İsmet Bey, Ethem kuvvetleri karşısında Yarbay İzzettin (ÇALIŞLAR) Bey’i Kütahya’yı savunmak ve İnönü mevzilerinin arkasını güven altına tutmakla görevlendirir. İsmet Bey elindeki kuvvetlerle üç gün içinde Gediz’den İnönü’ne yetişir. Bu arada İzzettin Bey Kütahya’yı başarıyla savunur, Ethem üç günlük bir savaştan sonra çekilmeye başlar. Refet Bey’in süvarileri asileri takibe başlarlar. İnönü’de düşmanı çekilmeye mecbur eden başarıdan sonra, serbest kalan kıtalar Kütahya yönünde harekete geçmişlerdir. Bu durumda Ethem kuvvetleri dağılmaya başlamış, Ethem kardeşler çareyi Yunanlılara sığınmakta bulmuşlardı232.

Ethem, Ankara ile iplerin gerildiği günlerde, Demirci Efe ile ilişki kurmuş, onu da ayaklanmaya davet etmişti. Kuva-yı Millîye’nin düzenli ordu bünyesine alınmasına karar verilince, Demirci Mehmet Efe’ye kuvvetlerinin bir kolordu olarak teşkil edilmesi ve kendisine de Kolordu Komutanı payesi verilmesi teklif edildi. Efe kesin bir cevap vermez, oyalama taktiği uygular. Ethem’le haberleşmesi öğrenilince, Refet Bey bir baskın hareketi düzenledi. Demirci Mehmet Efe ancak kaçabildi. (16 Aralık 1920). Demirci Efe şahsına bir zarar verilmemesi şartı ile 30 Aralık’ta hükümet kuvvetlerine teslim oldu. Bir işe karışmamak şartıyla Efe’nin elli kişilik maiyeti ile Karasu ilçesi civarında oturmasına izin verildi.

Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe ayaklanmalarının başarı ile bastırılması ve I. İnönü zaferinin kazanılması ile Kuvayı Millîye birlikleri düzenli ordu içinde yerlerini aldılar. “Artık millî hükümet her emrine itaat eden düzenli bir orduya dayanıyordu”.

Özetleyecek olursak, 23 Nisan 1920’de BMM açılmış, Mustafa Kemal Meclis Başkanı seçilmiş, hükümet teşkil edilmiştir. İstilâcı güçlerin ve İstanbul Hükümeti’nin düzenledikleri, Ankara kapılarına dayanan iç ayaklanmalar bastırılmıştır. İç ayaklanmaların bastırılmasında büyük hizmetleri geçen, fakat kendi başına buyruk hareket eden, emir-komuta dinlemeyen, iktidara elkoymak isteyen Ethem ve kardeşleri gailesi ortadan kaldırılmış, düzenli ordu oluşturulmuştur. Bundan sonra savaş, gerillâ taktiği ile değil, düzenli ordu birlikleri ile savaş kurallarına göre yönetilecektir.

Genç TBMM Hükümetinin genç ordusu, Doğuda Ermenistan, Güneyde Fransa, Batıda da Yunanlılarla silâhlı çatışma halindeydi. Ayrıca Boğazlar mıntıkası başta İngilizler olmak üzere, işgal altında bulunmaktaydı.

Mustafa Kemal bu durumda yeni devletin harp stratejisini ve dış politikasını, Misak-ı Millî çerçevesinde, gerçekçi bir şekilde tesbit etti. Daha önce belirtildiği gibi, Mustafa Kemal derin sezişi ile işgalci güçler arasında görünüşteki dayanışmaya rağmen, aralarındaki çıkar ayrılıklarını görmüş ve harp ve dış politika hedeflerini buna göre isabetle tayin etmiştir. Bu politikanın esası şudur: İtalya ve Fransa ile anlaşmak ve uzlaşmak, Batılılarla çatışma halinde bulunan Sovyetlerin dostluk ve yardımını temin etmek, Yunanistan’ın en büyük destekçisi olan Büyük Britanya’yı silahlı bir çatışmanın dışında tutmak, barışçı yoldan anlaşmaya imkân olmayan Ermenistan ve Yunanistan’ı da kademeli bir şekilde silâh zoruyla vatan topraklarının dışına atmaktır.

Bu itibarla askerin harekât bakımından öncelikli olarak Doğu cephesi ele alınmıştır
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Milli Mücadele Yılları Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Bu Forum gücünü phpBB'den almaktadır. Tema nukemods.com tarafından uyarlanmıştır.
Forums ©
Heavy Metal TR . COM © 2004 - 2008 tüm hakları saklıdır. - Forum Arşivi - Sitemap
HMTR'den izinsiz alınan hiçbir materyal (kaynak yazılsa bile) başka topluluklar tarafından kullanılamaz!
The ultimate MetalToplist...