Giriş Yap ya da Kayıt Ol
Heavy Metal TR . COM: Forumlar

HMTR :: Başlığı Görüntüle - 5. Yeni Devletin Askeri ve Siyasi Başarıları
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   Kayıt OlKayıt Ol 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 
5. Yeni Devletin Askeri ve Siyasi Başarıları

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Milli Mücadele Yılları
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:41 pm    Mesaj konusu: 5. Yeni Devletin Askeri ve Siyasi Başarıları Alıntıyla Cevap Ver

BEŞİNCİ BÖLÜM

YENİ DEVLETİN ASKERÎ ve SİYASÎ BAŞARILARI



I. Doğuda Zafer ve Sonuçları

A. Doğuda Durum.

Osmanlı Devleti ile Sovyet Rusya arasında 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Anlaşması ile, 1878’de Rusya’ya terkedilen Batum, Kars ve Ardahan Türklere iade edilmişti. Bu iller Osmanlı Ordusu tarafından kurtarılmış ve Anavatana kavuşturulmuşlardı. Ancak 30 Ekim 1918’de kabul edilen Mondros Ateşkes Anlaşmasının ilgili maddesine dayanarak müttefikler bu üç ilin boşaltılmasını istediler. Kars yöresi Ermenilerin, Ardahan havalisi ise Gürcülerin ellerine geçti. Büyük Britanya, Sovyet Rusya’yı tecrit etmek için, Kafkaslarda bağımsızlıklarını ilân eden Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ı desteklemekteydi.

TBMM Hükümeti kurulduğu zaman her taraftan abluka altına alınmış gibidir. İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Ermenistan ile harp halindedir. Yardım alabileceği tek ülke Sovyetler Birliği’dir.

Sovyetler de bu sıralar iç savaşla meşguldür. İtilâf Devletlerinin desteklediği Kolçak, Wrangel ve Yudeniç orduları ile boğuşmakta, bir taraftan da Batı’da Polonya, Kafkasya’da Kafkas devletleri ile uğraşmaktadır.

Bilindiği gibi, Rusya’nın dış politikasını jeopolitik konumu belirlemiştir. Rusya her şeyden önce bir kıt’a devletidir. Bu itibarla Rusya geleneksel bir politika olarak sıcak denizlere açılmak, özellikle Akdeniz’e inmek ister. Dolayısıyla bu amaca ulaşmak için Osmanlı Devleti ile birkaç yüzyıl boğuşmuştur. Ancak Rusya kendi el koymadığı sürece, Boğazların güçlü başka bir devletin eline geçmesini de istemez. Millî Mücadele esnasında İngiltere’nin Boğazları ve Kafkasya’yı denetimine almasından son derece rahatsızdır. Ayrıca Sovyet Rusya bünyesindeki Müslüman unsurların yeni rejime intibakları açısından da Anadolu harekâtından yararlanmak istemekte ve bu nedenle de Kemalist harekete sempati ile bakmaktadır.

Mustafa Kemal daha Temsil Heyeti safhasında, Sovyetlere karşı izlenmesi gereken politikayı belirlemiştir. Bu politika, İngiltere tarafından hazırlanan Kafkas seddini şu veya bu şekilde yıkmak, Misak-ı Millî’nin saptadığı Doğu sınırlarına, Sovyetlerle çatışmadan onlarla anlaşarak ulaşmak ve onlardan para ve silâh yardımı almak, ama ideolojik açıdan onların etkisine girmemek esasına dayanmaktadır.

Özetlemek gerekirse, Türkiye’nin yardım alma ihtiyacı, Sovyetlerin de Millî Mücadele’den kendi hesaplarına yararlanmak istemeleri, geçmişte genellikle düşman durumunda bulunan iki yeni devleti birbirine yakınlaştırmıştır.



B. Sovyetlerle Anlaşma Girişimleri

Bütün bu nedenlerden dolayı, TBMM’nin açılmasından hemen üç gün sonra, 26 Nisan 1920’de Mustafa Kemal imzası ile Sovyetlere Kafkasya’da müşterek hareket teklif edilir. Ayrıca para, silâh ve malzeme yardımı yapılması istenir234. Kafkas yolu kapalı olduğundan mesaj ancak 20 Mayıs dolaylarında Moskova’ya ulaşır. Ankara’da TBMM’nin ilk hükümeti kurulunca, Dışişleri Bakanı Bekir Sami (KUNDUH) ile İktisat Bakanı Yusuf Kemal’in (TENGİRŞENK) Moskova’ya gönderilmesi kararlaştırılır. Heyete verilen talimata göre, görüşmelerde Sovyetler Birliği’nden alınacak yardıma karşı Boğazlardan serbestçe yararlanma hakkı verilmesinin kabul edilebileceği ve Türkiye’nin manevî nüfuzunu Müslüman ve Türkler üzerinde kullanabileceği belirtilmekte ve emperyalizme karşı Sovyetlerle “kader birliği” yapılabileceği ifade edilmektedir. O günün zor şartlarında heyete çok geniş yetkiler verilmiştir235.

Bu arada Ankara’nın 26 Nisan tarihli önerisine, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’in 3 Haziran tarihli cevabı gelir. Çiçerin cevabında, her iki milleti tehdit eden emperyalizme karşı işbirliği yapılması ve bu iki ülke arasında düzenli ilişkiler kurulmak istenmesinden duyulan memnuniyeti belirttikten sonra, Türk Hükümeti’nin dış politikasının temel ilkelerinin öğrenildiği kaydedilir. Aslında cevapta sıralanan ilkeler, Misak-ı Millî’den çok, Sovyet görüşünü yansıtmaktadır. Bunlar özetle, Türkiye’nin bağımsızlığının ilânı, Kürdistan, Lazistan, Batum bölgesi, Doğu Trakya ve Türk-Arap halklarının yaşadıkları toprakların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi, mülteci ve göçmenlerin yerlerine dönmeleri, Yeni Türk devletinde yaşayan millî azınlıklara Avrupa hükümetlerinde tanınan tüm hakların tanınması, Boğazlar sorununun Karadeniz’de kıyısı olan devletlerce toplanacak konferansta çözülmesi, ecnebi devletlerin malî denetimi ve kapitülâsyonlarına son verilmesi, her türlü yabancı nüfuz alanlarının kaldırılması şeklinde kaydedilmiştir. Yazıda ayrıca Türkiye-Ermenistan-İran arasında kesin sınırların çizilmesi konusunda Sovyetlerin arabuluculuk yapması önerilmektedir236.

Sovyet cevabı düşündürücüdür. Karabekir bu önerileri Müttefikler Batı illerimizi yutarken, Sovyetler de Türkiye Ermenistan, Lazistan, Kürdistan diyerek ora halklarını bizden ayırmak mı istiyorlar şeklinde değerlendirir.

Fakat Mustafa Kemal soğukkanlı bir hesap adamıdır. Sovyetlerle yapılacak anlaşmadan bir an önce pratik sonuçlar almak niyetindedir. Para ve silâh ve malzeme gibi. Dolayısıyla yazıyı kendi açısından değerlendirir. 20 Haziran’da verdiği cevapta, Ermenistan ve İran sınırı ile ilgili arabuluculuk önerilerinin memnuniyetle kabul edildiğini, ancak halkımıza karşı Ermeni saldırılarının durdurulmasını, Sovyetlerle anlaşmak için olağanüstü yetkilerle gönderilen temsilcilerin yolların kapalı olması dolayısıyla beklemede olduklarını, yolun bir an önce açılmasını ve yetkili Sovyet temsilcilerinin Ankara’ya gönderilmesini ister237.

Diğer taraftan Ankara Heyeti 11 Mayıs 1920’de yola çıkar. Maceralı bir yolculuktan sonra 19 Temmuz’da Moskova’ya ulaşır238. Karşılama soğuktur. Görüşmeler aralıklı ve yavaş cereyan eder. 24 Ağustos’a kadar sekiz maddelik bir tasarı oluşur. Ama bu arada Sovyetler Ermenistan ile bir anlaşma yapmışlardır. Anlaşmaya göre, Türklerin açılmasını istedikleri Tiflis yolu tamamen kapandığı gibi, o zamana kadar az çok açık olan Şahtahtı yolu da Ermenilerin ellerine geçmiştir. Bu bilgi üzerine, Türk Heyeti Lenin’le görüşür. Yusuf Kemal’e göre, Lenin “Biz o anlaşmayı yapmakla hata ettik, düzeltmeye çalışacağız. Biz düzeltemezsek siz düzeltirsiniz” demiştir.

Ancak görüşmelerin sonuca ulaşmasını engelleyen konu, Sovyetlerin “Türkiye toprağının Misak-ı Millî’nin öngördüğü sınırlar” ifadesini kabul etmemeleridir. Sovyetler yardım yapılması için Ermenistan’a Van ve Bitlis vilayetlerinden mutlaka arazi verilmesini istemekte ve bu konunun daha önce kendileri ile görüşen Halil ve Cemal Paşalarca kabul edildiğini ileri sürmekteydiler239.

Bekir Sami, Türkiye’de Ermeni illeri bulunmadığını, Osmanlı illerinden bir veya ikisinin Ermenistan’a bırakılmasının, buralarda çoğunlukla bulunan Müslümanların haklarına aykırı düşeceğini, Halil ve Cemal Paşaların bu konuda söz söylemeye yetkileri olmadığını belirtti ve durumu hükümetine sunacağı cevabını verdi. Konuyu 30 Ağustos 1920 tarihli bir raporla özetledi. Raporla beraber Ankara’ya gelen Yusuf Kemal, 11 Ekim’de durum hakkında Mustafa Kemal’e bilgi sundu. Mesele Meclisin 16 Ekim tarihli gizli toplantısında ele alındı ve ertesi günü de görüşme devam etti. Rusların Ermenilere toprak verilsin önerisi, Meclis’te fırtınalar kopardı. Milletvekilleri, “Bir karış yer değil, bir avuç toprak verilemez, biz buraya vatanı kurtarmak için geldik, vermek için değil” şeklinde görüşlerini dile getirdiler240.

Bu görüşmeler ışığında Bekir Sami Beye 16 Ekim 1920’de Mustafa Kemal imzası ile Hükümetin görüşü iletildi. Talimata özetle şu hususlar vurgulanmaktadır: “... Anlaşmanın imzası için Van ve Bitlis illerinden belli bir parçanın Ermenilere bırakılamayacağı Millî Meclisce oy birliğiyle kesin bir ifade ile belirtilmiştir. Vekiller Heyetinin iki maddelik karşı önerisi şunlardır: 1. Van ve Bitlis illerinde yerli ve yabancı uzmanlarca yapılan istatistiklere göre, Ermeniler hiçbir zaman çoğunlukta olmadıklarından, belli bir toprak parçasının bir azınlığa bırakılması emperyalist bir düşünceden başka bir şey değildir. Ankara Millî Hükümeti emperyalizme karşı kurulduğundan böyle bir istek ve iddiayı kabul edemez. 2. Ankara Millî Hükümeti, Türkiye’den göçmüş olan Osmanlı Ermenilerine daha evvel oturdukları yerlere dönmelerine engel olmamayı ve böylece gelecek halka diğer memleketlerde azınlıklara sağlanan hakları tümüyle vermeyi görevlerinden biri olarak kabul eder.

Bu telgrafın elinize geçmesinden sonra, hiç zaman yitirmeden Çiçerin’den bir görüşme isteyip, bahis konusu kararı bildiriniz, Ankara Hükümeti’nin bu meseledeki görüş tarzı kabul edildiği taktirde, hazırlanan anlaşmayı Hükümet adına imzalamaya mezunsunuz.... Antlaşmanın imzası halinde Ankara’ya dönmenizi, aksi halde yeni talimatı beklemek üzere, bir süre daha Moskova’da ikametinizi uzatmanızı rica ederim241.

Sovyetler Birliği yöneticileri, bu teklif üzerine isteklerinden vazgeçmediler, karşılıklı yazışmalar devam etti.

Sovyetlerin bu tutumlarının sebepleri nelerdir? Bu sebeplerden biri, o sırada İngiltere ile yapılmakta olan ticaret anlaşması görüşmeleridir. Rusya, bu vesile ile, Batı aleminin ablukasını kırmak ve Türkiye’yi onlara karşı bir koz olarak kullanmak istemektedir. Diğer taraftan Rusya Kafkasları bolşevikleştirmek ve er geç Sovyet sistemi içine almak niyetindedir. Bu itibarla Ermeniler adına yapılan girişimlerden maksat, ileride bu toprakların Rus ülkeleri içinde kalmasını sağlamaktır. Ayrıca, Ermeniler lehine tavır almak Sovyetlere Batı’da puan kazandırmaktaydı. Bundan başka, o sırada Lehistan’daki savaş Ruslar lehine gelişmekte, içerde de Wrangel orduları karşısında başarılı gelişmeler yaşanmaktaydı. Rusya, Kafkasya’ya inmek arifesinde Misak-ı Millî’yi kabul ederek kendinin müstakbel kazançlarını elden kaçırmamak istemekteydi.



C. Ermenistan Engelinin Ortadan Kaldırılması ve Gümrü Antlaşması

Moskova’daki müzakerelerden Ermenistan sorunu çözülmedikçe, Sovyetler’le anlaşmanın kolayca gerçekleşemeyeceği ortaya çıkmıştı. Bu itibarla Ankara Hükümeti bu meseleyi çözümlemeye karar verdi.

Esasen XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Kızılordu Ermenistan’ı bolşevikleştirmeden harekete geçilmesini ısrarla istemekteydi242. Sovyet Rusya ile çatışmadan doğu sınırları işini halletmek isteyen Mustafa Kemal, durumun açıklık kazanması için bir süre daha beklenmesinden yanaydı. Bununla beraber, 6 Haziran 1920’de savunma durumumuzu ıslah maksadıyla, Soğanlı Geçitlerini işgal için XV. Kolordu Komutanlığınca gereken hazırlığın yapılması uygun görüldü243. Ancak, Çiçerin’in arabuluculuk teklifi, Kafkaslarda İngilizleri boşaltma hazırlıklarına girmeleri ve Türk heyetinin Moskova temaslarının neticesini almak, Ankara’ya gönderildiği bildirilen Sovyet Heyeti ile temas edilmesi, gerekçeleriyle, harekât 20 Haziran 1920 tarihli emirle geri bırakılmıştı. Daha sonraki günlerde Ermeni kuvvetleri, Zengibasan ve Şahtahtını işgal ile Sovyetlerle olan yolları kapattılar. Bu arada Moskova görüşmeleri olumlu olarak sonuçlanamadı. Rusların barış için Van ve Bitlis illerinden toprak istemeleri, Ankara’ya gelen Sovyet sefaret personelinin el altından Çerkez Ethemle irtibatları ve kışkırtıcı propaganda ve gizli örgütlenmeye girişmeleri Ankara’da kuşku yaratmaktaydı. Sovyetlerin Polonya cephesindeki sıkıntıları ve Wrangel ordularıyla uğraşmalarını dikkate alan Mustafa Kemal harekete geçmeye karar verdi (20 Eylül 1920). Harekât baskın şeklinde yapılacak, Gürcülerin tarafsızlığı sağlanacak, ama onlara karşı da tedbirler alınacaktı244.

Esasen Ermeniler aylardan beri hududa tecavüz halindeydiler. Önce Bardız’a yapılan Ermeni saldırısı püskürtüldü. 28 Eylül 1920’de Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir’in kıt’aları harekete geçtiler. 29 Eylül sabahı Sarıkamış, 30 Eylül’de Kağızman kurtarıldı. Sovyetlerin tutumlarının anlaşılması için, Selim hattında bir ay kadar beklenildi.

Bu bekleme süresi içinde, Ermeniler Sovyetlere başvurarak, Türk ileri hareketinin durdurulması ve Türk Ordusu’nun eski sınırın ötesine çekilmesi için çağrıda bulundular. Ayrıca telsizle bütün dünyaya “hareketin amacı Ermenilerin yok edilmesidir” içerikli yayın yaparak dünya kamuoyunu olayla ilgilendirmeye çalıştılar.

Türk Ordusunun başarısı Gürcüleri de telaşlandırdı. Onlar da Sovyetlere başvurarak Moskova’dan yardım istediler. TBMM Hükümeti Gürcistan’ı teskin etti “ Harekâtın amacı Ermenilerin yok edilmesi değildir. Barışsever Ermenistan’a taraftarız, Hareketin amacı, Ermeni tecavüzlerine son vermektir. .... Taarruz süresince, Gürcü Hükümeti’nin sözlü isteğinde belirtilen hat geçilmeyecektir” şeklinde güvence verilerek Gürcistan’ın tarafsız kalması sağlanmıştır.

Türk Ordusu’nun başarısı üzerine TBMM Hükümeti ve onun Başkanı Mustafa Kemal, 21 Ekim’de Rusların Van ve Bitlis illerinden arazi verilmesi yolundaki isteklerinin kabul edilmeyeceğini, Moskova’daki Türk Heyetine bildirdi (21 Ekim 1970).

Bu durumda Mustafa Kemal, Doğuda askeri durumu kesin sonuca ulaştırmak için, Ermeni Ordusunu bir tehdit unusuru olmaktan çıkarmak maksadıyla, Kars’ı hedef alan yeni bir ileri harekât için Cephe Komutanına emir verdi. 28 Ekim’de başlayan harekât sür’atle gelişti. Kars 30 Ekim’de anavatana kavuştu. Ankara, Ermenileri silâhsızlandırmak ve barışa zorlamak amacıyla ileri yürüyüşe devam kararı aldı. 6 Kasım’da Ermenistan ateşkes isteğinde bulundu. Gümrü’nün boşaltılması, silâhların teslimi şartı ile ateşkes 17 Kasım 1920’de yürürlüğe girdi.

Gümrü’de başlayan barış görüşmeleri, 2/3 Aralık 1920’de sonuçlandı. Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın imzaladığı anlaşmaya göre, Kars, Sarıkamış, Kulp, Kağızman ve Iğdır yeniden anavatana kavuşuyor ve Ermenistan silâhtan arındırılıyordu. Ancak anlaşmayı onaylamak mümkün olmadı. Çünkü Ermeni Taşnak Hükümeti yıkılmış, yerine Bolşevik bir hükümet gelmişti.

Ancak bu zaferle Ermeni Ordusu askerî açıdan bir tehdit unsuru olmaktan çıkarılmıştı. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir tarafından parlak bir şekilde yürütülen askerî harekât hayret edilecek derece az bir kayıpla elde edilmişti. Böylece Sovyetlerle anlaşmayı engelleyen en önemli engel ortadan kaldırılmış, pek çok askerî malzeme ele geçirilmişti, Sovyetlerden gelecek yardım için yollar açılmıştı245.

D. Artvin ve Ardahan’ın Kurtarılması

Ortada çözümlenmesi gereken diğer bir mesele, Artvin ve Batum Sancakları ile ilgilidir. Bilindiği gibi, Misak-ı Millî bu sancakların millî topraklara katılmasını öngörmekteydi. Halbuki konu ile Gürcistan’ın yanı sıra Sovyetler de yakından ilgiliydiler. Sovyetler Azerbaycan’dan sonra Ermenistan ve Gürcistan’ı da Sovyetleştirmek istiyorlardı. Ermenistan 3 Aralık’tan itibaren Kızılorduca işgal edilmişti. 19 Şubat 1921’de Sovyetler Gürcistan’a savaş açtılar. Doğu Cephesi Komutanı, Ruslarla bozuşmamak için Batum ve dolaylarının işgalini sonradan onlarla anlaşmak üzere uygun zamana bırakmak, fakat Artvin ve Ardahan için hemen teşebbüse geçmek fikrindeydi. TBMM 21 Şubat’ta Ardahan sancağının geri alınması için girişimde bulunulmasını istedi. Hükümet Gürcistan’dan Ardahan ve Artvin’in geri verilmesini isteyen bir nota verdi. Kızılordu’nun Tiflis’e girmesinden bir gün önce 23 Şubat’ta buralar Anavatana kavuştular. Gürcistan’daki Türk temsilcisi Albay Kâzım (DİRİK) Bey, Batum’un işgalini istemekteydi.

Ankara, Gürcü Hükümeti’nin teklifi üzerine, Batum sancağı ile Ahıska ve Ahilkelek’in, geçici olarak Gürcistan ve Kafkasya meseleleri çözümlenene kadar, askerî işgaline karar verdi. Gerekçe, Ahıska’daki İslâmları Ermenilere karşı korumaktır. 7 Mart 1921’de Ahıska, 14 Mart’ta Ahılkelek’e girildi. Batum’da halkın alkışları arasında, 11 Mart’ta alınmıştı. Ancak Kızılordu birliklerinin Batum’a gelmesi üzerine, çatışma çıktı. Bu arada Sovyetlerle TBMM Hükümeti arasında Moskova Anlaşması imzalanmış, bu anlaşma ile Batum limanı Gürcistan’a bırakılmıştı. Dolayısıyla Türk birliği 28 Mart’ta Batum’dan ayrıldı.


E. Sovyetlerle Moskova, Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşmaları

Sovyetlerin Van ve Bitlis illerinden arazi istemeleri üzerine, kesilmiş olan Moskova görüşmeleri, onların girişimiyle yeniden başaltılmıştı.246 Görüşmelerin tekrar başlamasında Sovyetlerin Polonya’da yenilgiye uğramaları, İngiltere ile yapmak istedikleri ticaret anlaşmasının başarısızlıkla neticelenmesi ve TBMM Hükümeti’nin Ermenistan zaferi etkili olmuştu. Sovyetler Ankara’ya geniş bir sefaret heyeti göndermeyi kararlaştırmışlardı. Mustafa Kemal Moskova Büyükelçiliğine Ali Fuat Paşa’nın atanmasını uygun görmüştü. Moskova görüşmelerini yürütmek üzere iktisat Vekili Yusuf Kemal Başkanlığında Maarif Vekili Rıza Nur ve Ali Fuat Paşa görevlendirildiler. Kars’ta Sovyet Büyükelçisi ile yapılan görüşmeler ve kendisinden alınan yazılı belgeden Sovyetlerin Van ve Bitlis konularında ısrarlı olmayacakları anlaşılmıştı. Ali Fuat Paşa’ya verilen talimatta da “Sovyetlerle parafe edilen dostluk anlaşması imza edilsin veya edilmesin, Türkiye ile Rusya arasında iyi komşuluk ilişkilerinin kuvvetlendirilmesine özen gösterilmesi” istenmekteydi. Mustafa Kemal’in Sovyetlerin Anadolu’da yapmakta oldukları ideolojik çalışmaları, her bakımdan önlemek için gerekli tedbirleri almakla beraber, Sovyetlerle dostluk ve yardımlaşmaya büyük önem verdiği anlaşılmaktadır.

18 Şubat’ta Moskova’ya varan Türk heyeti, bu sefer parlak bir askerî merasimle karşılanıyordu. Bununla beraber görüşmeler zorlukla ilerliyor, zaman zaman Stalin’nin devreye girmesiyle olumlu sonuca ulaşıyordu. Bu seferki görüşmelerde zorluk, Batum konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklanmaktaydı. Neticede Batum’un bazı şartlarla Gürcistan’a bırakılması, buna karşılık Iğdır civarının Türkiye’ye verilmesiyle sorun çözülüyordu. 16 Mart 1921 Tarihinde imzalanan anlaşma 16 maddeden oluşmaktadır. Birinci maddeye göre, Sovyetler Birliği Misak-ı Millî hudutlarını tanımakta, Türkiye tarafından kabul edilmemiş hiçbir anlaşmayı tanımamayı yükümlenmekteydi. Türkiye’nin kuzeydoğu hududu olarak Sarp’tan başlayarak Ardahan ve Kars sancaklarının idarî hududu, Arpaçay ve Aras’ı hudut olarak alan bugünkü sınırlar çizilmektedir. 2. Madde de Batum’un hangi şartlarla Gürcistan’a bırakılacağı açıklanıyordu. 3. Madde ile Nahcivan arazisinin hudutları belirleniyordu. Nahcivan kıt’asının himaye hakkı üçüncü bir devlete asla terk etmemek şartıyla özerk bir arazi statüsünde, Azerbaycan’a bırakılıyordu. 4. Madde ile Doğu milletlerinin bağımsızlık ve özgürlük hakları ve kendi istedikleri hükümet biçimi ile yönetilmek yetkileri benimsenmektedir. 5. Madde ile Boğazlar rejiminin Karadeniz’e sahili olan ülkeler temsilcilerinden oluşan bir konferansta tesbit edilmesi, alınacak kararların Türk egemenliğine zarar getirmemesi öngörülüyordu. 6. Madde ile iki ülke arasında o zamana kadar yapılmış olan anlaşmaların geçersiz olduğu hükme bağlanmıştır. 7. Madde ile Rusya kapitülâsyonların kaldırılmasını kabul etmektedir. 8. Madde ile taraflar diğer ülke aleyhine faaliyette bulunacak örgüt ve toplumların oluşmasını, Kafkas Sovyet Cumhuriyetleri de dahil olmak üzere, engelleyeceklerdir. 13. Madde ile esirlerin iadesi kabul edilmektedir. 15. Madde ile bu anlaşma hükümlerinin güney Kafkas Cumhuriyetlerince kabulü için Rusya’nın gereken girişimleri yapması ön görülmektedir.

Ayrıca Rusya, teati edilen mektuplarla, Türkiye’ye her yıl için on milyon altın ruble vermeyi taahhüt etmiştir. Askerî yardım konusu ayrıca görüşülerek iki tümeni silahlandıracak tüfek, süngü, mitralyöz, top ve cephane verilmesi kararlaştırılmıştır. Bundan başka, Sovyet Hariciye Komiseri ile Ali Fuat Paşa arasında teati edilen mektuplarla siyasî danışma ve haberleşme öngörülmüştür. Buna göre “ Türkiye Rusya politikasından farklı bir politikayı Asya’da güden herhangi bir büyük devlet tarafından Türkiye’ye yaklaşmak veya Türkiye ile anlaşmak konusunda yapılacak her öneriyi Sovyet Hükümetine haber vermeyi, Rusya çıkarlarına dokunabilecek hiçbir anlaşmaya girmemeyi yükümlenmektedir. Buna karşılık Rusya da aynı hususları Türkiye’ye karşı taahhüt etmektedir.”246b.

Moskova Anlaşması neden önemlidir? Mustafa Kemal’in biyografisi ve Millî Mücadele açısından nasıl değerlendirilebilir?

Moskova anlaşması ile Türk-Rus ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Sovyetler, Misak-ı Millî’yi tanımışlar, Türkiye’nin onaylamadığı bir anlaşmayı tanımayacakları güvencesini vermişlerdir. İki ülke arasında gerçekçi bir sınır çizilmiş, ahalisi Türk ve Müslüman olan Kars, Ardahan ve Artvin anavatana kavuşmuşlardır. Çarlık Rusyası ile yapılmış anlaşmalar ilga edilmiş, kapitülâsyonlar kaldırılmıştır. İki ülke birbirlerinin iç işlerine karışmadan, kendi kaderlerini kendileri tayin edecek, yan yana, dostça yaşamanın kapılarını aralamışlardır. Böylece TBMM Hükümeti Doğu sınırlarını güvenceye almış, buradan Batı cephesini takviye etmek imkânını kazanmıştır.

Sovyetler de en zayıf oldukları güney kanatlarında ve Kafkasya’da istikrar ve güven sağlanmışlar, Millî Mücadele’ye verdikleri destek dolayısıyla, Rusya Müslümanları ve sömürge halinde bulunan ülkelerde prestij elde etmişlerdir.

Mustafa Kemal açısından Sovyet politikaları tam bir başarıdır. Sömürgeci emperyalist devletlerin Türkiye’yi yoketmeyi amaçlayan girişimlerine karşı Sovyet desteği, Mustafa Kemal’in kuzeyden ve Kafkasya’dan emin olmasını sağlamıştır. Onun Sovyet politikası maceralardan uzak, temkinli ve gerçekçidir. Esas itibarıyla bu dış politikada yardımlaşma, ama iç politikada Sovyetlerin her türlü ideolojik girişimlerini engelleme esasına dayanmaktadır. Onun, dış politikada Sovyetlerle karşılıklı güven ve dostluğa dayalı politikası, yeni Türk Devleti’nin dış politikasının temel ilkelerinden biri olmuştur. Bu ilke Sovyetlerin 1945’lerde Türkiye’den toprak istemesi ve Boğazlar ile ilgili taleplerine kadar dikkatle korunmuş, ancak Sovyetlerin İkinci Dünya Savaşından sonra, Türkiye’den toprak istemeleri üzerine terkedilmiştir.

Moskova Anlaşması, Kafkas devletleriyle bu belge çerçevesinde anlaşmayı öngörmekteydi. Sakarya savaşının kazanılmasından sonra 13 Ekim’de Kars’ta Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile Moskova anlaşması hükümlerini yenileyen Kars Antlaşması yapıldı. İnişli çıkışlı bir çizgi izlenmekle beraber Millî Mücadele boyunca Türk-Sovyet ilişkileri bu anlaşmalar çerçevesinde yürütülmüştür.

II. Güney Cephesi ve Fransa ile Ankara Antlaşması

A. Mütareke Sonrasındaki Gelişmeler.

Kanunî Sultan Süleyman zamanında, Şarlken’e karşı I. François’ya yardımla başlayan Türk-Fransız ilişkileri genelde dostça bir çizgi içinde gelişmişti. Bu dostane ilişkiler Fransa’nın Cezayir ve Tunus’u işgalleri ile bazen gerginleşmekle beraber barışçı bir çizgide seyretmişti. Ancak 1871’den itibaren, Avrupa’da tecrit edilmiş olan Fransa 1890’larda Rusya ile ittifak haline girmişti. Bu yıllardan itibaren de Doğudaki Fransız siyaseti, Rus çizgisiyle uyum halinde yürütülmeye çalışılmıştı. 1914 öncesinde Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın ittifak teklifi de bu nedenle olumlu karşılanmamış ve Karadeniz olayından sonra Fransa müttefikleriyle beraber Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştı. Savaş içinde yapılan gizli anlaşmalar ile Anadolu Müttefikler arasında nüfuz mıntıkaları adı altında taksim edilmişti. Fransa’ya da Lübnan ve Suriye dahil, Mersin dolaylarından başlayan Sivas ve Diyarbakır’ı da içine alan geniş bir mıntıka bırakılmıştı.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı olarak Musul, İskenderun, Maraş, Urfa ve Antep İngilizlerce işgal edilmişti. Fransızlar da 7 Aralık’ta Antakya 11 Aralık’ta Dörtyol, 17 Aralık’da Mersin, Tarsus ve Adana dolaylarını işgal etmişlerdi. 15 Eylül 1919’da yapılan bir anlaşmaya göre, İngilizler Çukurova, Antep, Urfa, Maraş ve Suriye’den çekilerek bu bölgeyi Fransızlara devrettiler. Buna karşılık Musul dahil Mezopotamya’ya sahip olacaklardı. Anlaşma gereğince Antep, Urfa ve Maraş Fransız işgali altına girmişti247. Fransız işgal kuvvetleri arasında büyük ölçüde Ermeni Lejiyonerler vardı. Bunlar Türk halkına karşı yoğun ve sistemli bir terör hareketine başladılar. Köylere baskınlar düzenlenerek, halkın mallarını yağmalama, ırza tecavüz olayları birbirini izledi. Bölgeye yüz bini aşkın Ermeni göçmeni getirilmesiyle Ermeni mezalimi yabancıları bile rahatsız edici boyutlara ulaşmıştı. Ermeni lejiyonerlerin Fransızlarca göz yumulan tedhiş hareketleri, Türklerin yer yer direnişe geçmelerine yol açtı. Sivas Kongresi sonrasında, Mustafa Kemal bölgedeki direnişi yönetmek üzere, Binbaşı Kemal Bey’i Kozanoğlu Doğan Bey takma adıyla Kuvayı Millîye Komutanlığına atamıştır. Bu bölge ikiye ayrılmış, Doğudakine yüzbaşı Osman Bey , Aydın oğlu Tufan Bey takma adıyla, Batıdaki bölgeye ise Yüzbaşı Ratıp Bey, Tekelioğlu Sinan Bey takma adıyla komutan olarak atanmışlardı. Maraş bölgesi Kuvayı Millîye teşkilâtında çalışmak üzere Yüzbaşı Selim Bey (Kurtoğlu Yörük Selim Bey) ve Üsteğmen Asaf Bey (Kılıç Ali Bey) görevlendirilmişlerdi248.

Alınan bu önlemler sonucu olarak gittikçe güçlenen silâhlı direniş Fransızları Kemalist hareketle uzlaşma yolları aramaya yönlendirdi.

Fransa’nın Suriye Yüksek Komiseri George Picot, bu konuda nabız yoklama amacıyla Anadolu’ya geldi. Önce Kayseri’de Ali Fuat Paşa ile sonra Sivas’a giderek 8 Aralık 1919’da Mustafa Kemal ile görüştü. Picot’un önerisi özetle şöyledir: “Şimdiki Fransız Hükümeti’nin Türkiye politikası Fransız çıkarlarına aykırıdır. Yakında Fransa’da hükümet değişecek ve Briand Başbakan olacaktır. Onun görüşü Ortadoğu’da Türk ekseriyetinin bulunduğu bir kıt’ada kuvvetli ve bağımsız bir Türk Devleti’nin oluşmasıdır. Bunun için gereken yapılacaktır. Ancak Kilikya’da başlamış olan kanlı çatışmaların kesilmesi, iki tarafın da çıkarları gereğidir. Bunun için, Kilikya’ya yürümekte olan ordular durdurulmalıdır. En nihayet Kilikya’yı boşaltacağız, yalnız orada bize iktisadî güvence veriniz” Mustafa Kemal ise “bizim için bir mesele vardır, o da vatanımızın bütünlüğü ve bu vatanda yaşayan milletimizin istiklâlidir” şeklinde cevaplandırmıştır. Picot Kilikya’yı boşaltacaklarını vaat etmiş, buna karşılık barış anlaşmasına kadar Kilikya’da eylem yapılmamasını istemiş; Mustafa Kemal Fransızların işgalindeki yerlere kuvvet gönderilmemesini kabul etmiş ama, Fransızların silâhlandırdıkları Ermenilerin bir saldırısı halinde, sorumluluk kabul etmeyeceğini belirtmişti. Picot buna karşı Ermenileri kışkırtmayacaklarını ve Türk memurların göreve devam edeceklerini bildirmişti.

Mustafa Kemal bu görüşmeler üzerine, ilgililerden Fransızlar tarafından sebebiyet verilmedikçe, silâhlı tecavüzde bulunulmamasını istedi.

Picot’yla yapılan temaslardan “Fransa’nın Doğuda Türkiye lehine harekette kendilerini menfaatkâr gördükleri” anlaşılmıştı249. Bunlara rağmen, bölgedeki Fransız komutan ve idarecilerin yanlış tutumları dolayısıyla, ilişkiler kötüleşti.



B. Maraş, Urfa ve Antep Savunmaları

15 Eylül 1919 Suriye Anlaşması’ndan sonra Fransızlar 29 Ekim’de Maraş’ı işgal ettiler. Fransız işgal kuvvetlerinin çoğunluğunu Ermeniler teşkil ediyordu. Bunların içinde terörist Ermeni fedaîler de mevcuttu. Maraş halkı Mustafa Kemal’in verdiği direktif üzerine, bir taraftan direnmek için örgütlenirken, diğer taraftan işgali miting ve telgraflarla protesto etti. Bütün Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, bu işgallerin Wilson ilkelerine aykırı olduğunu, bahis konusu yerlerde yedi yüz yıldır Türk bayrağı dalgalandığını, Türk milletinin şimdiye kadar esaret altında yaşamadığı ve yaşayamayacağını, gerekirse istiklâl uğruna seve seve canını vereceğini, vurgulamaktaydılar. Mustafa Kemal, olayı İngiliz Yüksek Komiseri nezdinde şiddetle protesto etti. Temsil Heyeti Başkanı özetle: “Antep, Maraş ve Urfa’nın önce İngiltere, şimdi de Fransızlar tarafından işgalleri hak, hukuk ilkelerini çiğnemeye ve Türkiye’yi parçalamaya yönelik bir harekettir. Aydın’da Yunanlılarca yapılmış olan soykırım ve mezâlim şimdi Maraş, Urfa, Antep ve Adana illerinde, Fransız işgali altında Ermeniler aracılığı ile yürütülmektedir. Bu gayrı insanî politikaya karşı Türk milleti sonuna kadar hak ve hukukunu korumak azmindedir. Bundan doğacak felâketlerin sorumluluğu itilâf devletlerine ait olacaktır250”.

Maraş’ta Faransız işgaliyle, ilk günden itibaren gerginlikler başladı. Fransız birlikleri içindeki Ermenilerin taşkınlıkları halkı harekete geçirdi. Özellikle bir Türk kadına sarkıntılık eden Fransız üniformalı Ermeni’nin Sütçü İmam tarafından öldürülmesi şehri ayağa kaldırdığı gibi, Ermeni tecavüzlerinin çoğalmasına yol açtı. Olaydan bir kaç gün sonra, Fransız işgal Komutanı kaledeki Türk bayrağını indirtti. Halk “bayraksız namaz kılmayız” sloganlarıyla kaleye yollandı ve Fransız bayrağını indirerek Türk bayrağını astı. Olayların tırmanması ürenine Doğu Bölgesi Komutanı General Querette Maraş’a geldi. Sert tedbirlerle duruma hâkim olmak istedi. Generalin Maraş’a getirmek istediği takviye kuvvetleri, Kuva-yı Millîye ile çarpışmak zorunda kaldılar. Valinin Mutasarrıf Vekili ve şehrin ileri gelenlerini tutuklaması üzerine, şehir içinde çarpışmalar başladı. (21 Ocak 1920). 10 Şubata kadar şiddetle devam eden çarpışmalar sonunda, Maraş’ı dize getiremeyeceklerini anlayan Fransızlar şehri boşalttılar. Geri çekilme esnasında çarpışma ve soğuktan ciddi kayıplara uğradılar. Mustafa Kemal, kahraman Maraşlıları “Türk milletinin azamet ve yüceliğini bağımsız yaşamak iradesini bütün dünyaya karşı ilân ettikleri için” hararetle kutladı. XV. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir de Maraş kahramanlarına “ Öldünüz fakat Türklüğü öldürmediniz. Millî tarihimize emsalsiz bir celâdet menkıbesi” yaşattınız sözleri ile Maraş’ın kurtulmasını tebrik etti.

Mustafa Kemal, Fransızların Maraş’ı geri almalarını önlemek için ne şekilde tertibat alınması gerektiğini ilgili yerlere duyurdu251.

Maraş’ın kurtuluşu Fransızlara karşı savaşan halkın moralini yükseltti. Kesin zafere olan inancı tazeledi.

Olay İtilâf devletleri arasında asabiyete yol açtı. Ermeniler soykırıma uğruyor sloganları ile dünya kamuoyunu yanıltmaya çalıştıkları gibi, olayı İstanbul’un işgali için bir bahane olarak kullandılar.

Türkler, Maraş’tan sonra Urfa’yı kurtarmak için harekete geçtiler. Urfa bölgesindeki Kuva-yı millîye birliklerine Namık Bey takma adı altında yüzbaşı Ali Saip Bey (URSAVAŞ) komuta ediyordu. Onun yönlendirmesiyle, aşiretler demiryolunu sabote ettiler. Ali Saip Bey, 7 Şubat 1920’de Fransızlara 24 saat süreli bir ultimatom vererek şehrin boşaltılmasını istedi. Türkler yaklaşık 3000 kişi ertesi gün şehre girdiler. Fakat şehri tamamen almak mümkün olmadı. İşin uzaması üzerine, Mustafa Kemal XIII. Kolordunun tarafsız bir görünümden çıkarak “bir miktar birliği millî kuvvet şeklinde” süratle Urfa’ya göndermesini istedi. “Düşmanların millet ve memleket menfaatlerini ve bağımsızlığımızı merhametsizce yok etmeye çalıştığı bir sırada hepimizin en büyük çalışmayı göstermemiz” gerekir ifadesiyle, kolorduyu uyardı ve muktedir kişilerden Urfa’ya adam gönderilmesi talimatını verdi252.

Bu arada dışarıdan takviye alamayan Fransızların dayanma gücü gittikçe zayıflamaktaydı. Nitekim onların başvurusu üzerine, 9 Nisan’da mütareke yapıldı ve Fransızlar 11 Nisan gecesi Urfa’yı boşalttılar. Yolda baskına uğrayan Fransızlar ağır kayıplar verdiler. Yapılan çarpışmalar sonunda Fırat doğusu ve özellikle Urfa tam olarak güven altına alınmış oldu.

Fransızların Antep dolaylarını 5 Kasım 1919’da İngilizlerden teslim almalarından sonra, işgal edilen diğer yerler de olduğu gibi, Ermenilerin can, mal ve namus güvenliğini ortadan kaldıran tecavüzleri üzerine, Antep Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti savunma önlemleri aldı. Öncelikle Antep-Kilis yolunu kesmekle teğmen Şahin Bey’i (asıl adı Said) görevlendirdi. Şahin Bey 1920 Mart başlarında Antep’e gönderilen Fransız birliklerini yenilgiye uğratarak çekilmek zorunda bırakmıştı. Ama 26 Mart’ta güçlü bir Fransız birliğine üç gün kadar direnmiş ve son nefesini Fransız süngüleri altında vermişti. Fransız takviye kuvvetlerinin gelmesi Anteplileri yıldırmamış, şehirde savunma önlemleri çoğaltılmış, Fransızlara Antep’i boşaltmaları için bir protesto yazısı verilmişti. Antep savunmasını üstlenmek üzere Kılıç Ali Bey, Mustafa Kemal tarafından görevlendirildi. 1 Nisan 1920’de başlayan Antep savunması, 8 Şubat 1921’e kadar inanılmaz zor şartlar altında devam etti. Ancak savunmacıların ağır zayiatı ve yiyecek maddelerinin tükenmesi, Kuva-yı Millîye Komutanı Özdemir Bey’in yaptığı muhasarayı yarma hücumlarının sonuç vermemesi üzerine, şehir ileri gelenleri teslim olma kararı aldılar. Antep 9 Şubat 1921’de teslim oldu. On ay süreyle direnen Antep’e Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla gazi unvanı verildi253.

Toroslar bölgesinde ise, 1920 başlarından beri Kuva-yı Millîye Fransızlarla savaş halindeydi. Toros yamaçlarını ve Pozantı geçitleri Fransızlardan temizlenmişti. Burada 800 kişilik bir Fransız birliği teslim alındı. Fransızların Mustafa Kemal’e başvurmaları üzerine, 30 Mayıs’tan itibaren geçerli olacak bir ateşkes anlaşması yapılmıştı254. Fransızlar böylece TBMM Hükümetini dolaylı olarak tanımış olmaktaydılar. Ancak anlaşma uygulanamadı. Çünkü Fransızlar sözlerini tutmadıkları gibi, Zonguldak ve Ereğli’yi işgal ederek ateşkesi bozmuşlardı. 18 Ağustos 1920’de çarpışmalar yeniden başlamıştı. 26 Haziran 1920’de İran hududu ile Fırat nehri arasındaki bölgede Elcezire Komutanlığı kuruldu, Cephe Komutanlığına Nihat Paşa (ANILMIŞ) atandı. Fırat’ın batısından Toroslar’a kadar olan bölgede Adana Cephesi oluşturularak, başına Kurmay Albay Selâhattin Âdil getirildi. 1920 yazı boyunca Kuva-yı Millîye, Mersin, Tarsus ve Adana mıntıkasında baskınlarla Fransızları hırpaladı. Çukurova kuzeyinde Fransızlar tarafından silahlandırılmış ve örgütlenmiş Ermeni kuvvetleri vardı. Özellikle Saimbeyli (Haçin) bir direniş merkezi durumundaydı. Burası şiddetli savaşlardan sonra 15/16 Ekim 1920 gecesi ele geçerildi. Keza diğer bir direniş merkezi olan Zeytûn (Süleymanlı) 29 Haziran 1921’de millî kuvvetlerin kontrolüne alındı.

Sonuç olarak 1921 yılı başına kadar yapılan savaşlarda, Urfa güneyinde Toroslarda birer Fransız taburu yok edilmiş, Maraş ve Urfa kurtarılmış, Saimbeyli (Haçin)’de Ermeni âsileri yenilmiş, Süleymanlı kurtarılmış, Çukurova’da bir Ermeni devleti kurmak hayali yok edilmiştir.



C. Ankara Antlaşması: Nedenleri ve Sonuçları

Bu başarılar Fransızların bölgede tutunamayacağını gösteriyordu. Esasen Suriye’de Arap millîyetçileri ile Fransa’nın başı dertteydi. Türklerin onlarla işbirliği yapmasından çekiniyorlardı. Diğer taraftan geniş açıdan bakıldığında, Fransa’nın ekonomik çıkarları, Türkiye’nin bir bütün olarak kalmasını gerektirmekteydi. Fransız şirketlerinin bankacılık, liman, rıhtımlar ve madencilik alanında önemli yatırımları vardı. Fransa, ekonomik ayrıcalıklar karşılığı, Anadolu’dan çekilmeye hazır görünmekteydi.

Genel siyasî tablo açısından da Fransa’nın ana davasını Doğu sınırlarının güvenliğini sağlamak, başka bir deyimle, Almanya’nın parçalanması ve güçsüzleştirilmesi teşkil ediyordu. Daha önce de değinildiği gibi, Büyük Britanya geleneksel olarak Avrupa kıt’asında bir devletin aşırı güçlenmesine karşı olduğundan, Almanya konusunda iki devlet arasında ciddî bir görüş ayrılığı vardı. Almanya ile ilgili konularda yeteri kadar destek bulamayan Fransa, Yakındoğuda artık İngiliz kartı oynamamak durumuna gelmişti. Bunun ilk işaretlerini Picot daha 7 Aralık 1919’da Mustafa Kemal’e vermişti. 23 Mayıs’ta yapılan yirmi günlük mütareke bu sürecin bir başlangıcıydı. Bundan başka, Fransa’nın halkı Müslüman olan sömürgelerinde, Mustafa Kemal millî bir kahraman olarak algılanmakta ve manen coşkuyla desteklenmekteydi.

Suriye’de başı Araplarla dertte olan Fransa, askerî açıdan iki hareketi birden yürütme gücüne sahip değildi. Diğer taraftan, yurt savunmasını yapan Türklerin direnmeleri gittikçe artmakta, Ankara Hükümeti gittikçe ağırlık kazanmaktaydı. Fransa, Suriye’de serbest kalabilmek için Mustafa Kemal ile uzlaşmakta yarar görmekteydi.

Birinci İnönü Zaferinden sonra, Sèvres’i yumuşatma amacıyla Londra’da toplanan konferansa Ankara Hükümeti de çağırılmış, böylece onlar, Mustafa Kemal’in başında olduğu TBMM Hükümetini dolaylı olarak tanımışlardır. TBMM temsilcisi Bekir Sami (KUNDUH) 11 Mart 1921 tarihinde Fransa Başbakanı Briand ile bir anlaşma taslağı imzalıyordu. Buna göre, özetle Fransa, işgal ettiği Kilikya’yı boşaltacak, sınır Payas’tan başlayarak Meydanıekbez-Kilis güneyinden geçerek Urfa, Mardin ve Midyat’ı Türkiye’ye bırakan düz bir çizgi halinde Dicle’ye ulaşacaktır. Buna karşılık, boşaltılacak bölgelerde, Fransa’ya ekonomik ayrıcalıklar ve öncelikler tanınacaktır. Ancak Mustafa Kemal, bu şartları bağımsızlıkla bağdaşır görmediği için, anlaşmayı kabul etmedi. Çünkü Mustafa Kemal 1 Mart tarihli talimatında, Bekir Sami Bey’den “Sèvres’in tartışma konusu yapılmayarak reddedilmesini, Fransız birliklerinin jandarma görünümü altında bölgede kalmasına müsaade edilmemesini, tartışmalarda Misak-ı Millî prensiplerine kesinlikle uyulmasını” istemişti.

Bununla beraber Yunanlıların İkinci İnönü Savaşında da yenilmeleri ve Ankara’nın Moskova ile anlaşması üzerine, Fransa Mustafa Kemal ile anlaşmak üzere tekrar girişimler başlatıyordu. Fransa Senato Dış işleri Komisyonu Başkanı ve eski bakan Franklin Bouillon’u görüşmeler için Ankara’ya gönderiyordu. Franklin Bouillon tartışmalarda Londra’da Bekir Sami ile yapılan görüşmelerin esas alınması, Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî üzerinde ısrar ediyordu. Bouillon Misak-ı Millî’den Londra’da söz edilmediğini ve bu ilkelerin Avrupa’da bilinmediğini ileri sürüyordu. Buna karşı Mustafa Kemal özetle “Sèvres Antlaşmasını kafasından çıkarmayan uluslarla güvene dayalı ilişkiye giremeyiz. Bizim için Sèvres diye bir anlaşma yoktur”255 cevabını veriyordu. Fransız devlet adamı Misak-ı Millî metnini incelemek için görüşmelere ara verilmesini teklif ediyordu. Görüşmelerden M. Kemal’in tam bağımsızlık, kapitülâsyonlar konusunda ödün vermeyeceği ve Londra’da yapılan nüfuz bölgesine ait maddeyi kesinlikle kabul etmeyeceği anlaşılmıştı. Buna göre hazırlanan öneriler Bouillon’a iletildi. İki taraf arasında bir anlaşma zemini hasıl olmuştu. Bouillon hükümetiyle görüşmek için Ankara’dan ayrıldı. Bu arada Yunan saldırısı başlamış, Türk ordusu Sakarya gerisine çekilmişti. Fransızlar, duraksamalarından Sakarya Savaşı’nın kazanılmasından 37 gün sonra kurtuldular. 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması yapıldı. Buna göre iki taraf arasındaki harp haline son veriliyor, esirler ve tutuklular mübadele ediliyorlar, güney sınırları Hatay ili hariç bugünkü sınırlar olarak çiziliyor, İskenderun Sancağı idarî özerkliğe sahip oluyor Türk kültürünün gelişmesine yardım edecek teşkilâttan yararlanmak ve Türkçe resmi dillerden biri sayılmak şartıyla, Fransa’ya bırakılıyor, Süleyman Şah’ın mezarının bulunduğu Caber kalesinin müştemilatıyla Türkiye’nin malı olduğu ve kaleye Türk bayrağı çekileceği kabul ediliyordu256.

Ankara Anlaşması Mustafa Kemal için öneli bir başarıyı noktalıyordu. Bu anlaşma ile Fransa Misak-ı Millî’yi ve TBMM Hükümetini hukuken tanımış oluyordu. Anlaşma ile Güney cephesi kapatılıyor buradaki kuvvetleri kesin sonuç yeri olan Batı Cephesinde kullanmak imkânı hasıl oluyordu. Ayrıca bu cephedeki Fransız askerî malzemesi paralı veya parasız olarak Türklere intikal ediyordu. Fransa’nın savaştan çekilmesiyle, İtilâf devletlerinin Türkiye’ye karşı devam ettirmeye çalıştıkları müşterek cephe parçalanmış oluyordu.

İtalya da kendi iç meseleleri dolayısıyla, Anadolu’da işgal ettiği yerleri boşaltma eğilimine girmişti. Bu vaziyette Mustafa Kemal bütün gücünü kesin sonuç yeri olan Batı Cephesine aktarma imkânı buluyordu.


En son Elesius tarafından Pts Hzr 30, 2008 9:12 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

III. Düzenli Ordunun Batı’daki İlk Başarıları ve Sonuçları

A. İstanbul’da Hükümet Değişikliği: Müttefikler Damat Ferit’i

Bırakıyor!

Mustafa Kemal Anadolu’da iç ayaklanmaları bastırıp, düzenli orduyu kurduğu sıralarda, İstanbul ve Yunanistan’da hükümetler değişmiş siyaset sahnesine yeni aktörler girmişti.

İstanbul Hükümeti, Türkiye’nin idam fermanı anlamına gelen Sèvres Antlaşmasını 10 Ağustos 1920’de imzalamıştı. Ama bu hükümetin otoritesi İstanbul il sınırları dışında geçerli değildi. İtilâf devletleri özellikle İngilizler antlaşmanın bir an önce uygulamaya konulmasını istiyorlardı. Ancak işgal edilmemiş Anadolu toprakları, Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu TBMM Hükümeti’nin yönetimi altında bulunuyordu. Üstelik Osmanlı Anayasasına göre, anlaşmaların Parlâmento tarafından onaylanması gerekiyordu. Daha önce açıklandığı gibi, millî iradeyi temsil eden bu kurum işgal kuvvetleri tarafından basılmış, dokunmazlıkları olan milletvekilleri tutuklanmış, mensupları tarafından çalışmaları tatil edilmiş ve Padişah tarafından da 11 Nisan 1920’de dağıtılmıştı.

Aslında Sèvres Antlaşması, Lloyd George, Venizelos ve Ermeni önderleri dışında pek de olumlu karşılanmamıştı. Fransızlar ve İtalyanlar antlaşmayı kendi çıkarları açısından sakıncalı buluyorlar ve antlaşmanın bazı maddelerinin değişmesini dile getiriyorlardı. İngiliz yetkileri içinde de aynı görüşü paylaşanlar vardı257.

Ancak Sèrves Antlaşması ile aslan payını alan Büyük Britanya yöneticileri, Lloyd George başta olmak üzere, anlaşmayı onaylatmak kararındaydılar. İngilizler bir ara Damat Ferit’in oluşturulacak 40,000 kişilik bir askeri güçle Mustafa Kemal’i ezmek projesine olumlu bakmışlardı. Bu 40,000 kişinin 15,000’i asker, 25,000’i jandarmadan oluşacaktı. Damat Ferit bunun için İtilafçıların el koydukları silâhların geri verilmesini, bu birlik için yabancı subaylar ve 25 milyon lira borç talep etmekteydi258. Müttefikler bu girişimin başarısına ihtimal vermediklerinden, Mustafa Kemal’i antlaşmayı imzaya ikna için Anadolu’ya mutedil millîyetçileri kapsayan bir heyet gönderilmesini önerdiler. Damat Ferit heyetle birlikte, Anadolu’ya kuvvet gönderilmesini ve “asi liderlerle” müzakere yapılmamasını istemekteydi. Millî hareketi bastırmak için kuvvet hazırlanmasının uzun zaman alacağını ve barış ihtimalinin de zayıf olduğunu düşünen Yüksek Komiserler, Ferit Paşa’’ın çekilmesinin yerinde olacağını Padişah’a duyurmaya ve Anadolu’ya heyetin gönderilmesi için ısrar etmeğe karar verdiler259. Damat Ferit Paşa, İngiliz Yüksek Komiserine, millîyetçi eğilimde bir hükümetin başa geçmesi halinde, Padişahın tahttan çekileceğini, kendisinin Padişah ve yakınlarının kişisel güvenliklerinin tehlikede olduğunu belirterek güvenlikleri için güvence verilmesini istedi260. İngiltere Padişah’ın çekilmesine ve yerine millîyetçilere eğilimli Veliahd Abdülmecit’in gelmesine karşıydı. İstenilen güvence kendilerine verildi261. Yüksek komiserler Anadoyu’ya heyet gönderilmesi için, Babıâli’ye nota verdiler ve 11 Ekim 1920’de Padişah’ı gizlice ziyaret ettiler. Padişah’a sunulan gizli notta: “Antlaşmanın onaylanması; aksine davranışın Türkiye’yi yeni felâketlere sürükleyeceği, İngiltere’nin Anadolu’ya bir heyet gönderilmeden önce antlaşmanın Padişahca onaylanmasını istediği; bazı çevrelerin gönderilecek heyetin başarısı için bugünkü hükümetin değiştirilmesini savundukları; kararın Padişah’a ait olduğu; İngiltere’nin yeni Türkiye’yi Padişah’ın yönetmesini istediği” belirtilmekteydi. Padişah Anadolu’ya bir heyet gönderilmesini kabul etmekle beraber, heyetle birlikte millîyetçilere karşı kuvvet kullanılmasını onaylayan bir ifade ile millîyetçilerin teslim olmaya çağırılmalarını, onlarla müzakereye girilmemesini ve İstanbul Hükümetine yardım edilmesini istedi. Padişah İngiliz dostluğundan bahisle, millîyetçilerin iktidara gelmelerinden ve kişisel güvenliğinden duyduğu kaygıyı belirtti. Ayrıca Sèrves’in hemen onaylanmasının Anadolu’daki millîyetçi ateşi körükleyeceğini, İstanbul’da yumuşak bir hükümetin başa geçmesinin Ankara’nın işine geleceği kanısında olduğunu ilave etti262.

İtilâf Yüksek Komiserlerinin, Damat Ferit’e verdikleri 7 Ekim 1920 tarihli ortak notada, özetle şu hususlar ifade edilmekteydi: “Anadolu’daki tehlikeli duruma son vermekte ve Türkiye’nin olduğu kadar müttefiklerin de âcil çıkarları vardır. Bugünkü şartlar içinde, bu ancak barışçı yollarla gerçekleşebilir. Bunun için Anadolu’ya anlaşma şartlarının uygulanmamasının doğurduğu tehlikeleri açıklayacak bir komisyon gönderilmelidir. Sadrazamın bu konudaki bazısı yerinde olan itirazlarına katılmıyoruz. Bugün için asker toplanması, ekipman sağlanması gerçekleştirilemez. Dolayısıyla gidecek heyetin özellikle barışçı bir yapıda olması ve başarılı sonuç almak için herkesle müzakereye girmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bundan başka, Komisyon üyelerinin arzu edilen sonuca ulaşabilmesi için, görüşeceği kişilere güven veren saygın kişilerden oluşması gerekir”263.

Bu kısa bilgiden anlaşılacağı gibi, Yüksek Komiserlerin ortaklaşa verdikleri notadaki istekler Damat Ferit’in Mustafa Kemal’e karşı şimdiye kadar yürüttüğü politikanın iflâsı anlamına gelmekteydi. “Ülkesinde en çok nefret edilen kimse” durumuna gelen Damat Ferit’in müttefikler tarafından da bırakılması üzerine, Sadrazam istifâdan başka çare göremedi (18 Ekim 1920).

Yeni Hükümet Tevfik Paşa tarafından kuruldu, Bakanlar Kurulu üyeleri ekseriyetle Anadolu harekâtına sempati besleyen kimselerden oluşturuldu. İçişlerinde mütedil millîyetçi bilinen Ahmet İzzet Paşa (FURGAÇ), Bahriyede Salih Paşa (KEZRAK), Dışişlerinde Safa Bey, Harbiye de Ziya Paşa gibi.

İtilâf devletleri yeni hükümete verdikleri 25 Ekim tarihli ortak notada özetle: Sèrves Anlaşmasının öteki parlâmentolardan önce Türkiye tarafından hemen onaylanması ; böylece Anadolu’ya gidecek heyetin işinin kolaylaşacağı; malî yardımın yapılabilmesi için anlaşmanın yürürlüğe girmesi gerektiği ifade edilmekteydi264. İngiltere ve Fransa’nın Sèvres’in bir an önce onaylaması konusundaki ısrarlı isteklerine karşı, Tevfik Paşa hükümeti zaman kazanmaya yönelik bir tutum benimsemişti. İstanbul Hükümeti, Sèvres’in tasdik edilmesi gerektiğini kabul ediyor, ama böyle bir davranışın Mustafa Kemal’in gözünde İstanbul Hükümetini zor duruma sokacağından işin heyetin temasları sonuna kadar, hiç değilse bir ay ertelenmesini, Türkiye’ye malî ve ekonomik yardım yapılmasını istiyordu265.

Bu arada Mustafa Kemal’in bazı aracılar vasıtasıyla, İngiltere ile Türkiye arasındaki görüşmelerde, Ankara’nın muhatap alınmasını teklifi, İngiltere tarafından reddediliyordu. Büyük Britanya Mustafa Kemal’i Türkiye’nin tek temsilcisi olarak hâlâ tanımak istemiyor ve bunu müttefikleri birbirine düşürmek için yapılan bir manevra olarak algılıyordu266.

İtilâf Devletlerinin Sèvres Antlaşmasının onaylanması ve Ermenistan harekâtının kınanması konusundaki devamlı ısrarları karşısında, Tevfik Paşa Hükümeti anlaşmanın onaylanmasını ret etmemekle beraber, değişen şartlara dikkati çekiyor ve Sèrves Antlaşmasının şimdi daha kolaylıkla hafifletilebileceğini, Fransa ve İtaya’nın da bu görüşü paylaştıklarını ifade ediyordu267.

Ne olmuştu, şartlar neden değişmişti?

Daha önce görüldüğü gibi, Türk Ordusu Ermenistan harekâtını parlak bir başarı ile tamamlayarak Doğudaki tehdidi yok etmiş, Sovyetlerle yardımlaşma yolları açılmıştı. Diğer taraftan Yunanistan’da sürpriz bir şekilde iktidar el değiştirmişti ve Fransa Yunanistan’dan uzaklaşmış, Türk tezine yaklaşmıştı.

Bu durumda Anadolu’ya gönderilen Ahmet İzzet Paşa heyetinin İtilâf Devletlerince Sèvres’in Ankara Hükümetince benimsenmesi, İtilâf devletleriyle barışa İstanbul Hükümeti’nin aracılık etmesi ve böylece Ankara Hükümetini İstanbul’dan idare edilir hale getirmeye yönelik girişimde başarı elde etmesi mümkün değildi268. Nitekim Ahmet İzzet Paşa ve Salih Paşa Bilecik buluşmasından sonra, Ankara’da üç buçuk ay kadar süren zorunlu bir ikametten sonra, İstanbul Hükümetinde bir daha görev almamak şartıyla, İstanbul’a eli boş dönmüşlerdi.



B. Yunanistan’da İktidar Değişikliği ve Sonuçları

Anadolu’da Mustafa Kemal iç isyanları bastırıp düzenli orduyu kurduğu ve İstanbul’da Damat Ferit Paşa’nın yerine Tevfik Paşa geldiği sıralarda, Yunanistan’da önemli değişiklikler oluyordu.

Sèvres’i imzalayarak başarının zirvesine çıkan Venizelos, zaferini seçimle taçlandırmak istemiş ve seçim kararı almıştı. Ancak meydana gelen beklenmedik bir olay, Venizelos’un plânlarını altüst etti.1917 Haziranından beri Yunan Kralı olan Alexandre, sarayının bahçesinde bir maymun tarafından ısırıldı. Kral üç hafta süren titiz bir tedaviye rağmen, kan zehirlenmesinden öldü269. Kralın ölümü üzerine, Venizelos 7 Kasım’da yapılması öngörülen seçimleri 14 Kasım’a erteledi. Kral naibliğine Amiral Konduriyatis getirildi. Yeni kralın belirlenmesi için halk oylaması yapılması kararlaştırıldı.

Böylece 14 Kasım seçimleri Kostantin-Venizelos mücadelesi haline dönüştü.

Yapılan seçimlerde, beklenilenin aksine Venizelos hezimete uğradı. 369 sandalyeden sadece 118’ini kazanmış, savaş yorgunu Eski Yunanistan halkı Venizelos’a oy vermemişti. Venizelos hemen istifâ etti ve Yunanistan’ı terk etti. Kralcılar Konstantin’i çağırdılar. O halkoylaması yapılması şartıyla çağrıyı olumlu karşıladı. Oylamadan önce İngiltere ve Fransa Kostantin’in dönüşü halinde, Yunanistan ile olan ilişkilerinin bozulacağını sert bir nota ile ihtar ettiler. Bunun olumlu hiçbir etkisi olmadı. Konstantin halkoylamasını kazandı ve olağanüstü gösterilerle karşılandı270. Kralın dönmesi, onun 1917’de uzaklaştırılmasında önemli bir rol oynayan Fransa’yı kızdırdı. Venizelos hayranı olan Lloyd George’u da etkiledi. İngiltere ile olan ilişkiler eski sıcaklığını oldukça kaybetti.

Yeni Yunan hükümeti ittifaklarına sadık kalacağını ve onun gereklerini yerine getireceğini ilân etti ise de, Yunanistan ile müttefikleri arasındaki ilişkiler artık eskisi gibi değildi.



C. Düzenli Ordunun Batı’daki ilk Başarıları

1. İnönü Savaşları ve Sonuçları

Yeni Yunan Kralı Konstantin daha Atina’ya dönmeden önce İsviçre’de iken verdiği bir demeçte şöyle diyordu: “.... Ülkeye dönünce İtilâf devletlerine olan bağlılığımı, memleketimin çıkarları doğrultusunda ve şimdilerde onların çıkarlarıyla özdeşleşen Sèvres Antlaşmasına da uygun hareket edeceğimi bildireceğim.... Küçük Asya’daki harekâtımıza devam edeceğiz ve bize verilen hiç ama hiç bir şeyden vazgeçmeyeceğiz271.

Kral 19 Aralık’ta Yunanistan’a dönmesinden sonra verdiği demeçlerde, müttefiklerle işbirliğinin zorunlu olduğunu tekrarladı. Yeni yönetim prestij kazanmak, geleneksel Yunan politikasının izlediğini göstermek ve böylece itilâf devletlerinin desteğinin devamını sağlamak maksadıyla işgal ordusunu harekete geçirdi. Amaç, bu sırada ayaklanma halinde olan Ethem olayından yararlanmak ve henüz oluşma safhasında olan Mustafa Kemal ordusunu dağıtmaktır.



2. Birinci İnönü Savaşı ve sonuçları:

Bu maksatla Yunan ordusu 6 Ocak’la Bursa cephesinden Eskişehir, Uşak cephesinden de Afyon istikametinde harekete geçti. Bu sırada batı ve güney cephesi komutanları Ethem isyanının bastırılması ile meşguldüler. İsmet Bey Yunan ileri harekâtını öğrendiği sırada, kıtalarıyla Gediz’de bulunuyordu. İki komutan Ethem’in takibini bırakıp bölgelerini savunmayı kararlaştırdılar. Düşmanın ağırlıklı kuvvetleri kuzeydeydi. Türkler Eskişehir istikametini kapatmak için İnönü mevzilerini hazırlamışlardı. Mevzileri bir tümen kadar bir birlik tutmaktaydı. Ancak Bursa’dan hareket eden Yunan kuvvetleri İnönü’ne üç günlük bir uzaklıktadır. Halbuki Batı cephesi kuvvetlerinin büyük kısmı oraya dört günlük bir mesafede olup karşılarında Ethem kuvvetleri vardır. Albay İsmet Bey, Yarbay İzzettin Bey’i 61. Tümenle Ethem kuvvetleri karşısında Kütahya’yı savunmaya bırakarak geri kalan beş alayı ile İnönü mevzilerine ulaşma çabasına girişti. Bu askerler dört günden beri yürüyüş halinde uykusuz ve yorgundular. Mevsim kıştı, Askerlerin çoğunun paltosu yoktu. İsmet Bey cepheye ancak şiddetli çatışmalar sırasında yetişebildi. Halbuki Yunan ordusu 9 Ocak’tan beri İnönü savunma hattını zorlamaktaydı. 10 Ocak öğle sıralarında Batı cephesi karargâhı tehdit altına girince, temkinli bir komutan olan İsmet Bey, 15 km. kadar geride bulunan ikinci savunma hattına çekilmeyi uygun gördü. Türk savunma hattını kıramayacağını anlayan ve beklemediği bir direnme ile karşılaşan Yunan komutanı General Papulas geri çekilme emrini verdi272.

Henüz kuruluş halinde olup bir taraftan da âsilerle mücadele eden yeni Türkiye Devleti’nin küçük, fakat millî mefkûreli genç ordusu nazik dakikalar geçirmiş ama çözülmemiş, düşmanı çekilmek zorunda bırakmıştı. Olağanüstü şartlarda kazanılan bu zafer ile “çok şey” kurtarıldı. Düzenli ordunun bu ilk zaferi içerde halkın moralini yükselttiği gibi, millî hareketin önderi Mustafa Kemal’in prestijini arttırdı, orduya güveni pekiştirdi. Meclis’in otoritesini güçlendirdi.

Mustafa Kemal, Padişaha dayanarak millî direnmeye karşı çıkan, Ankara kapılarına kadar gelen iç isyanlarla ve en son olarak da Ethem ayaklanmasıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Bütün bunların başarı ile atlatılması , kendi başına buyruk hareket eden ve neticede Yunanlılarla işbirliği eder hale gelen Ethem kuvvetlerinin dağıtılması, ciddi bir Yunan saldırısının başarısızlığa uğratılması düzenli ordu ve hükümet teşkili için gerekli ortamı oluşturdu.

Nitekim TBMM’nin açılmasından beri dokuz ay geçmesine rağmen, henüz anayasa Meclis’ten geçmemişti. 1. İnönü zaferinden sonra, Mustafa Kemal’in hazırladığı taslak ele alınarak 20 Ocak 1921’de kabul edildi. Teşkilâtı Esasiye Kanunu başlığını taşıyan yasa 23 madde ve bir geçici maddeden oluşmaktaydı. Buna göre: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme gücü ve yasama yetkisi milletin yegâne ve hakiki temsilcisi olan TBMM’nde toplanmıştır. Türkiye Devleti TBMM’nce yönetilir ve hükümet TBMM Hükümeti adını taşır. TBMM Başkanı, Bakanlar Kurulu kararı onaylamaya ve Meclis adına imzaya yetkilidir. Meclis yönetimi seçmiş olduğu bakanlar aracılığıyla yürütür. Seçimler iki yılda bir yapılacaktır. Yasada bulunmayan hususlar için, bu anayasaya ters düşmemek kaydıyla, 1876 anayasası geçerli olacaktır.

Birinci İnönü zaferi iç politikada olduğu gibi, dış politikada da önemli sonuçlara yol açtı. Bunların en önemlisi, o zamana kadar TBMM Hükümeti ile anlaşma yapmak için tereddütlü bir hava içinde bulanan Sovyetlerle 16 Mart 1921’de Moskova Anlaşmasının yapılmasıdır. Önceki kısımlarda açıklandığı gibi, bu anlaşma ile Doğu sınırı güvence altına alınmış, Sovyetlerle karadan ulaşım yolları açılmıştır.

Birinci İnönü’nün ikinci bir siyasî sonucu İtilâf Devletlerinin o zamana kadar “çete başı” gibi gördükleri Mustafa Kemal’in temsil ettiği TBMM Hükümetini Londra Konferansına davet etmeleridir.



3. Londra Konferansı: Mustafa Kemal’i Dolaylı Tanımak

Ortaya çıkan yeni oluşum karşısında, Müttefikler konumlarını 25 Ocak 1921’de Paris’te gözden geçirdiler. Görüşmelerde Fransa ve İtalya değişiklikten yana tavır koydular. İngiliz Başbakanı Lloyd George ise Yunan Kralı Konstantin’in tanınmasını, onun Anadolu’da yapacağı ileri hareketin önlenmemesini, Yunanlılar ve Türklerin katılacakları bir konferansla Sèvres Antlaşmasında ufak tefek değişiklikler yapılmasını önerdi. Sonuçta 21 Şubatta Londra’da Yunanistan ile İstanbul ve Ankara hükümetlerinin katılacağı bir konferans toplanmasına, konferansta Sèvres Antlaşmasının esas alınmasına karar verildi. Karar İstanbul hükümetine bildirilerek bir hafta içinde cevap verilmesi ve Ankara ile temasa geçmeleri istendi273.

Tevfik paşa durumu Mustafa Kemal’e duyurdu ve Ankara’ca yetki verilmiş olan delegelerin Osmanlı delegeleri arasında bulunmasının İtilâf Devletlerince şart koşulduğunu bildirdi. Ayrıca şifreli telgrafla Yunanlıların bir kolorduyu İzmir’e göndermekte ve Trakya’daki kuvvetlerini de Anadolu’ya kaydırmakta olduklarını haber verdi274.

Bu başvuru, İstanbul ile Ankara arasında uzun tartışmalara yol açtı. Mustafa Kemal Tevfik Paşa’ya verdiği cevap özetle şöyledir: “Millî iradeye dayanarak Türkiye’nin mukadderatını elinde tutan meşru ve müstakil tek hakim kuvvet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye ile ilgili bütün meselelerin çözümünde ve her türlü dış ilişkilerde başvurulacak tek yer, yalnız bu Meclis’in hükümetidir. İstanbul’daki herhangi bir heyetin hiçbir bakımdan meşru ve hukukî durumu yoktur.... Heyetinize düşen vatan ve vicdan görevi... meşru ve muhatap hükümetin Ankara’da olduğunu kabul ve ilân etmektir.... İtilâf Devletleri Londra’da toplayacakları konferansta, Doğu meselesini hak ve adalet ölçüleri içinde çözmeye karar vermişlerse davetlerini TBMM Hükümeti’ne doğrudan doğruya yapmalıdırlar.”

Tartışmanın uzaması üzerine, Mustafa Kemal Tevfik Paşa’ya Padişah’ın TBMM’ni tanıdığını ilân etmesini istedi ve TBMM’nin kabul ettiği Anayasanın belli başlı maddelerini açıklayarak bu temel maddelerine aykırı hareket etme imkân ve yetkisinin bulunmadığını bildirdi275.

İstanbul Hükümeti’nin kendi görüşünde ısrar etmesi üzerine konu Mustafa Kemal’in teklifi uyarınca, TBMM’de görüşüldü. Meclis İstanbul hükümetinin işgal karşısında aldıkları tavrı sert bir şekilde eleştirdi.”.... Saltanat şurasında İtilâf Devletleri’nin uzattığı esaret belgesini ayağa kalkarak kabul ve imza eden devlet adamları hükümette hiçbir hak ve yetkiyi temsil etmeyen geçersiz bir güç durumundadır. Anayasaya göre hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Milletin yasama ve yürütme gücü onun tek ve gerçek mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde toplanır” ifadesiyle bütün idarî teşkilâtı ile ülkeyi yöneten, ordularıyla doğuda ve batıda düşmanları ezerek barış yollarını açan Meclis’in delegelerinin memleketi temsil eden tek heyet olarak tanınmasını istedi ve aksi halde Türkiye’yi sadece Ankara heyetinin temsil edeceğini bildirdi276.

İstanbul ile anlaşma olmadı. İstanbul Londra’ya Tevfik Paşa başkanlığında bir heyet gönderdi. TBMM İtalya aracılığı ile resmen davet edilmesinden sonra Hariciye Vekili Bekir Sami (KUNDUH) başkanlığında bir heyetle konferansa katıldı.

Konferans başlamadan önce, İngiliz Başbakanı Lloyd George, Yunan Başbakanı ile görüştü. Lloyd George’un ileride ilhak edilmek üzere İzmir’e özerk bir statü verilmesi teklifine, Yunan Başbakanı bu konuda hükümete danışacağını ve Yunan askeri ve çekilirse karışıklık çıkacağını öne sürer ve Yunan ordusunun Mustafa Kemal’i ezdiği gibi zaptettikleri yerleri koruyabileceklerini söyler. İngiliz Başbakanı da İzmir’i ve Trakya’yı geri isteyen Kemalistlere karşı meşru haklarından vazgeçmemeleri için Yunan halkına güvendiğini ancak İzmir için bazı ödünler verilmesinin muhtemel olacağını söyler277.

İngiliz Başbakanı Fransız Başbakanı Briand’la 21 Şubat 1921’deki görüşmesinde, Yunanistan’ın İzmir’i boşaltmak niyetinde olmadığını, Mustafa Kemal’in gücünün abartıldığını, Yunan ordularının Türkleri yenebileceğini, Briand ise İzmir bölgesine Girit gibi bir statü verilmesini ister, Yunanlıların savaşı sürdürmek isterlerse bunun sonunun gelmeyeceğini söyler.

Konferans 21 Şubat’ta açıldığında, önce Yunan delegesi dinlenir. Yunan görüşüne göre, Yunan orduları İtilâf Devletleri’nden aldıkları yetki ve görev ile Anadolu’ya çıkmışlardır. Bölgeye 126.000 göçmen getirilmiş, yatırımlar yapılmıştır. Yunan ordusu Hristiyan halkı, İstanbul’u ve Boğazları saldırıya karşı korumaktadır. Anadolu’daki 121.000 kişilik Yunan ordusu Kemalist orduyu darmadağın edecek güce sahiptir ve üç tümenlik bir kuvvet ile alınanların koruyabileceği görüşündedir.

23 Şubatta Türk delegeleri dinlenir. Söz önce Tevfik Paşa’ya verilir. Tevfik Paşa, bir an önce barışa ulaşabilmek için Türklerin oturdukları yerlerin bütünlük ve bağımsızlığının ve azınlık haklarının korunması, Boğazlar hakkında milletlerarası bir çözüm bulunması gereklidir diyerek diğer hususlar için Ankara Millet Meclisi temsilcilerine sözü bırakır.

Ondan sonra söz alan Bekir Sami Bey, Misakı Millî esaslarına göre kaleme alınan bir belge okudu ve Türkiye’nin özgür ve bağımsız bir millet olarak millî varlığını ve ekonomisini geliştirmesi için gerekli araçların sağlanmasını istedi278.

Konferans 12 Mart 1921’e kadar devam etti. İtilâf Devletleri, Türk ve Yunan heyetlerine kendilerinin Sèvres’in Antlaşması esaslarına göre hazırladıkları, Sèvres’in bazı maddelerinde ufak tefek değişiklikler öngören bir taslak vererek 24 gün içinde cevaplandırılmasını istediler.

İtilâf Devletlerince ödün olarak değiştirilen noktalar özetle şöyledir: Jandarma ve özel birliklerin sayıları bir miktar artırılıyordu. Boğazlar bölgesi biraz daraltılıyor, malî komisyon ve Boğazlar Komisyonu ile ilgili önemsiz değişiklikler yapılıyor, Ermeni sorununun saptanması Milletler Cemiyetine bırakılıyor, İzmir bazı şartlarla sözde Türkiye’ye bırakılıyordu279.

Bekir Sami, Lloyd George’un tutumu karşısında müşterek cepheyi parçalamak amacıyla Fransa ile “Mart 1921’de, İtalya ile 13 Mart 1921’de iki anlaşma imzaladı. Bu iki devletin işgal bölgelerini boşaltmalarına karşılık belirli bölgelerde ekonomik çıkarlar öngörülüyordu. Bekir Sami İngilizlerle de esirlerin değişimine dayalı 16 Mart tarihli şartlı bir anlaşma yapıyordu.

Bekir Sami’nin yaptığı anlaşmalar Ankara’nın onayından geçmediği, Misak-ı Millî ile bağdaşmış görülmedikleri için Mustafa Kemal tarafından olumlu bulunmadı, Dışişleri Bakanı istifâ etmek zorunda kaldı.

Londra Konferansı Mustafa Kemal açısından bir başarı teşkil etmekteydi. İngilizler daha düne kadar “eşkıya”, “çete başı” gibi deyimlerle küçümsemeye çalıştıkları Mustafa Kemal’i ve onun oluşturduğu devleti tanımak zorunda kalmışlardı. Konferansta İtilâf Devletleri’nin birleşik cephelerinde gedikler olduğu ortaya çıkmıştı.

Yunanlılar konferansa kerhen gelmişlerdi. Amaçları yeni rejime destek sağlamaktı. Yeni rejim Venizelos’un Sèvres’de elde ettiği avantajlardan ödün verilebilecek durumda değildi.

Zaten Yunan heyeti Londra konferansı devam ederken “İngiltere’nin kalbinde Yunan halkı için her zaman sıcak bir köşe bulunduğunu” hararetle ifade eden Lloyd George’dan hareket serbestliğini almış bulunuyordu280.

Nitekim daha heyetler dönmeden Anadolu’da Yunan ileri hareketi başladı.



4. İkinci İnönü Savaşı ve Sonuçları

Türkler Yunan ileri harekâtını beklemekteydiler. Saldırının yönünü doğru tahmin etmişlerdi. Yunan ordusunun ağırlıklı olarak Eskişehir yönünde, Uşak grubu ile de Afyon istikametinde saldırıya geçeceği tahmin edilmiş ve ona göre tedbir alınmıştı. Nitekim beklendiği gibi Yunanlılar asker ve ateş gücü olarak üstün kuvvetlerle, İnönü mevzilerine saldırdılar. 27 Mart’ta başlayan savaş, şiddeti gittikçe artarak 1 Nisan 1921’e kadar devam etti. Bir ara mevzilerin kilit noktası sayılan Metristepe düştü. Durum kritikleşti. Mustafa Kemal cepheyi takviye için muhafız taburunu yolu çıkardı. Komutanlar bile cephenin ön saflarında savaşıyorlar saldırı ve karşı saldırılar birbirlerini takip ediyordu. Düşman yer yer başarı elde etti ise de cepheyi yarmayı başaramadı. 1 Mart 1921’de generalliğe terfi etmiş olan İsmet Paşa, 31 Mart günü yaptığı karşı saldırılarla düşmanı çekilmeye mecbur etti. Onun zaferini müjdeleyen “.... Düşman binlerce ölüyle doldurduğu savaş alanını silâhlarımıza terk etmiştir.” İfadeli telgrafını Mustafa Kemal şöyle cevaplamıştır: “ ... Siz orada yalnız düşmanı değil milletin makûs talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bu gün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor....”281.

Bu arada düşmanın Uşak gurubu Afyon’u almış ve ileri hareketine devam etmekteydi. II. İnönü zaferi üzerine buradaki kuvvetlerin büyük kısmı güneye kaydırıldı. Düşmanın yan ve gerileri tehdit altına alındı. Bu durumda Yunanlılar Afyon’u boşalttılar, fakat Dumlupınar’da tutunabildiler.

II İnönü zaferi TBMM Hükümeti’nin prestijini yükseltti. Orduya güveni pekiştirdi. Bütün yurtta coşkun kutlamalar yapıldı. Halkın zafere ve Kurtuluşa olan inancı güçlendi. Fakat en önemlisi Mustafa Kemal’in Meclis üzerindeki etkinliği otoritesi çoğaldı.

Ülkeyi düşman istilâsından kurtarmak, tam bağımsızlığa sahip bir devlet haline getirmek amacıyla bir araya gelen milletvekillerini birleştiren temel esaslar Misak-ı Millî ilkeleridir. Milletvekilleri milletçe seçilen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerince desteklenmişlerdir. Dolayısıyla Meclis’in bütünü bu cemiyetin siyasî bir grubu halindeydi. Fakat zaman geçtikçe milletvekilleri arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmaya başladı. Meclis’in hem yasama ve hem de yürütme gücüne sahip olması, hızlı ve etkin bir işleyişi geciktirmekteydi. Görüş ayrılıkları ortaklaşa bir çalışmayı iş çıkarmayı güçleştirmekteydi. Bu oluşuma çare bulmak amacıyla bir takım gruplar oluşmaya başlamıştı. Özellikle anayasa çalışmaları gruplar arasındaki görüş ayrılıklarını daha belirgin olarak ortaya çıkarmıştı. Grupları ortak bir çizgide birleştirmek mümkün olmayınca, Mustafa Kemal Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Gurubunu oluşturdu. Grup Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde ülkenin bütünlüğünü ve milletin istiklâlini sağlayacak barış ve güvenliğin elde edilmesi için bütün maddî ve manevî güçleri gereken hedeflere yöneltecekti. Grup devlet ve milletin teşkilâtını, Anayasanın koyduğu ilkeler çerçevesinde, şimdiden hazırlayacaktı. Grup 10 Mayıs 1921’de resmiyet kazandı. Mustafa Kemal başkanlığını üstlendiği Grup aracılığı ile Meclis çalışmalarını yönlendirdi, hızlandırdı282.

Ancak bu gelişme, II. Grup denilen muhalif bir grubun ortaya çıkmasına yol açtı.

II. İnönü zaferinin iç politikadaki diğer bir sonucu da yeni rejimin iki numaralı şahsiyetini İsmet Paşa’yı ön plâna çıkarmasıdır.

Zafer Mustafa Kemalin dış politikası açısından da olumlu sonuçlara yol açtı. Her ne kadar Bekir Sami Bey’in Fransız ve İtalyanlarla yaptığı anlaşmaların kabul edilmemesi arada belirli soğukluk yarattı ise de genel olarak ilişkilerde olumlu bir gelişme oldu.

Hiç bir baskı olmadığı halde İtalyanlar Anadolu’dan çekilmeye başladılar.

Fransa ise, Dışişleri Komisyonu Başkanı Franklin Bouillon’ı görüşmelerde bulunmak üzere Ankara’ya gönderiyor, ve 21 Haziran 1921 de Zonguldak’ı boşaltıyordu.

İngiltere ise kırk kadar tutukluyu Malta’dan bırakıyor dolaylı yollardan Mustafa Kemal – General Harington buluşması üzerine tartışmaya giriyor, ama Yunanistan’ı desteklemekten vazgeçmiyordu. Çünkü İngiliz Başbakanı Lloyd George’nun politikası, “Boğazları İngiliz denetiminde tutmak ve Yunanlıları Anadolu’ya kesinlikle yerleştirmek” esasına dayanıyordu.

Yunanistan’a gelince, seferberlik ilân ederek ordu miktarını iki misline çıkarmış ve Kralı ordunun başkomutanı yapmıştı. Krala göre, ancak kesin bir zafer Sèvres’in şartlarını Yunanistan lehine değiştirebilirdi. Kral 11 Haziran’da büyük gösterişler içinde Anadolu’ya hareket etti ve İzmir’e varır varmaz orduya bir çağrıda bulundu: “Askerler, vatanın sesi, beni yeniden kumandanızı almaya çağırdı. Bu kutsal topraklarda.... Elen ülküsü için çarpışıyorsunuz... İleri! Kralınız sizinle beraberdir. Sizi vatanın emrettiği yere götürmektedir...” Yeni Yunan saldırısı bu ortam içinde başladı.



IV. Yunan Ordusu Ankara Önlerinde

A. Eskişehir-Kütahya Savaşları ve Sakarya’ya Geri Çekilme.

İki İnönü yenilgisinden ders alan Yunanlılar, bu sefer Bursa ve Uşak Gruplarıyla aynı zamanda saldırıya başladılar. Bu defa ağırlık Uşak grubuna verilmişti. Amaç, Türk ordusunu güneyden çevirerek çekilmesine imkân vermeden imha etmektir. 10 Temmuz 1921’de başlayan 160 km. lik cephe boyunca devam eden Eskişehir-Kütahya savaşlarında, Yunan ordusunun güçlü sağ kanadı karşısında direnmeye çalışan Türk cephesi yarıldı. Cephe komutanı İsmet Paşa, Mustafa Kemal’in önerisi üzerine milletin biricik umudu olan genç orduyu düşmana kaptırmamak için, “askerliğin icaplarını yerine getirerek Sakarya gerisine” çekildi.

Bu sırada Atina’da zafer çanları çalıyor, toplar atılıyor, fener alayları coşku içinde dolaştırılıyordu. Abartılı Yunan bültenleri Türk Ordusu’nu savaş dışı edilmiş olarak gösteriyordu. “Yunan ordusu nefes aldırmadan düşmanı kovalıyor” demeçleri birbirini kovalıyordu. Yunan Başbakanı gazetecilere “ Binlerce yıldan beri medeniyeti koruyan Yunanistan için Küçük Asya yolları yabancı değildir. Bu nedenle hareketimizin son hedefi ne olursa olsun, bu bir istilâ özelliği asla taşımaz. “ demekteydi. Anadolu’daki Yunan Orduları Kurmay Başkanı’na göre “Savaş Hellenizmin yüzyıllardan beri yürüttüğü Küçük Asya’yı medeniyete açma savaşının bir devamıdır.... Artık Yunanistan bütün ülkeye yerleşme ve Boğazların bekçisi olma hakkını kazanmıştı. Yunan ordusu bu hakkı üzerinde ısrar etmeğe kararlıydı ve bunu kabul ettirebilecek güçteydi.” Başbakan Gounaris, “En ciddi bir şekilde, barışa giden en kestirme yol İstanbul sorunun çözümlenmesidir” görüşündeydi283.

Görüldüğü gibi, artık Yunanistan Yakındoğuda Osmanlı Devleti’nin varisi olmak iddiasını ileri sürmeye başlamıştı.

B. Mustafa Kemal Başkomutan

Türk Ordusu askerliğin gereğini yapmış Sakarya gerisine çekilmiş düşmanla arasında geniş bir mesafe koymuş, olayın manevî tarafını göğüslemeye hazırlanmıştı.

İlk duyarlılık Meclis’te kendini gösterdi. Muhalifler “Ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır o nerededir? Onu göremiyoruz. Bu günkü acıklı ve korkunç durumun asıl sorumlusunu ordunun başında görmek istiyoruz” ... Mustafa Kemal’in ordunun başına geçmesini istemekteydiler. Bu teklife katılanlar çoğaldı. Bazıları kötü niyetle öneriyi destekliyorlardı. Bazıları ise, durumu ancak onun düzeltebileceğine inandıklarından, bunu istiyorlardı. Bazıları ise, Mustafa Kemal’in Başkomutanlığı almasına karşıydılar. Bir başarısızlık halinde, son ümidin de yitirilebileceği gerekçesiyle buna karşı çıkıyorlardı. Mustafa Kemal bu öneriler karşısında önceleri sessiz kaldı. Bu tavır felâketin kesin olduğu düşüncesini yaygın bir hale getirmekteydi. Bu durumda Mustafa Kemal Meclis’e verdiği bir önerge ile genel arzuya uyarak Başkomutanlığı üç ay süreyle TBMM’nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak şartıyla kabul ettiğini bildirdi. Önerge Meclis’te dalgalanmalara yol açtı. Bazı milletvekilleri başkomutanlık ünvanı BMM’nin manevî şahsiyeti içindedir. Başkomutan vekili ünvanı verilmelidir. Bazıları da Meclis’in yetkilerini kullanmak gibi bir imtiyazın verilmesi doğru olmaz görüşünü ileri sürdüler. Görüşmelerden bazı milletvekillerinin kararsızlığının şu iki noktada topladığı anlaşılmıştı. Birincisi, Meclis’in varlığının herhangi bir şekilde iş göremez hale getirilmesi; ikincisi de, üyelerden herhangi biri için keyfî ve kanunsuz iş yapılması.

Mustafa Kemal bu endişeleri giderecek konuşmalar yaptı ve kanuna bu konuda bağlayıcı hükümler konulmasını sağladı. Meclis, 5 Ağustos 1921 tarihli kanun ile başkomutana “Ordunun maddî ve manevi gücünü büyük ölçüde arttırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için TBMM’nin bununla ilgili yetkisini üç ay süreyle Meclis adına fiilen kullanma” salahiyetini verdi. Buna göre, Başkomutan’ın vereceği emirler kanun olacaktı284.

Mustafa Kemal, Başkomutan olması dolayısıyla Meclis’e şu sözlerle teşekkür etti: “Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı ve bütün millete karşı, bütün dünyaya karşı ilân ederim.”

Yapılan düzenleme ile, hem Genel Kurmay Başkanlığı, hem Batı Cephesi Komutanlığı üzerinde bulunan İsmet Paşa, Batı Cephesindeki işlerin yoğunluğu nedeniyle, Genel Kurmay Başkanlığından istifâ etti. Bu göreve Fevzi (Çakmak) Paşa getirildi. Ondan boşalan Millî Savunma Başkanlığına ise Refet Paşa getirildi.

Mustafa Kemal Başkomutan olarak orduya ve millete de bir bildiri yayınlayarak “düşmanın ülkenin harim-i ismetinde boğulması için her şeyin yapılacağını” yineledi.



C. Sakarya Meydan Savaşı ve Sonuçları

Mustafa Kemal bir taraftan milletin ve ordunun moralini yüksek tutmaya çalışırkan, diğer taraftan erat, silâh ve malzeme bakımından büyük eksikleri olan ordunun ihtiyaçlarını sağlamak için enerjik bir şekilde harekete geçti. Topyekûn bir savaşı yürütebilmek için “Tekâlif-i Millîye” emirlerini yayınladı. Adetleri ona ulaşan bu kanun hükmündeki emirlerle, ordunun ihtiyacı olabilecek her şeye, bedeli daha sonra ödenmek üzere yüzde kırka varan ölçülerde el konulması öngörülüyordu. Verilen emirlerin uygulanması için beş ayrı yerde İstiklâl Mahkemeleri hazır bulunuyordu. Böylece olağanüstü koşullarda, olağandışı önlemlerle ordunun insanı, yiyecek, giyecek ve teçhizatı mümkün olduğu kadar tamamlandı. İnönü’nün deyimi ile harikulâde bir gayretle, harikulâde bir sonuç alındı 285a.

Mustafa Kemal Paşa, bütün tedbirleri aldıktan sonra Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ile 12 Ağustos’ta cepheye gitti. Türk ordusu Sakarya’nın gerisinde mevzilenmişti.

Bu arada Yunan Ordusu, Türk Ordusunu savaşlarla zorlayıp imha etmek ve millîyetçilerin kalesi olan Ankara’yı ele geçirmek maksadı ile ileri yürümeye geçti. Kral, ordusuna “Ankara’ya” emrini vermişti. Yunan Ordusunun ileri harekâtı ile beraber Anadolu’da Yunan askerî idaresi kurulmuştu. Yunanistan böylece Anadolu’dan çekilmeye niyeti olmadığını ortaya koymaktaydı. Yunan ordusu Türk Ordusu’nun gerisini kesmek amacıyla ağırlık merkezini güneyde toplamıştı. 23 Ağustos’tan itibaren cephede çatışmalar başladı ve gittikçe şiddetlendi. Yunanlılar savaşı gittikçe güney kanadında yoğunlaştırdılar. Çatışmaların ikinci gününde güneyde önemli bir dayanak noktası olan Mangal dağı düştü. Öyle ki, ilerleyen günlerde savaş cephesi batıdan güneye dönük bir hal aldı. Fakat bu çevirme hareketleri güneye doğru cephenin gittikçe uzamasına ve neticede Yunan ordusunun vurucu gücünün gittikçe zayıflamasına yol açtı. Düşman baskısı kuzeyden güneye kuvvet kaydırılarak önlendi. Bu sefer Yunanlılar 30 Ağustos’tan itibaren merkezden Haymana yönünde cepheyi yarmayı denediler. Başlangıçta sınırlı bir başarı da sağladılar. Önemli bir dayanak noktası olan Çal dağı düştü. Durum kritikleşti. Başkumandan olan Mustafa Kemal Paşa “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla sulanmadıkça terkolunmaz.” Esasına dayalı bir strateji uyguladı. Bu defa güneyden bu bölgeye kuvvet kaydırılarak yarma hareketini başarısızlığa uğrattı. Eylülün ikinci haftasından itibaren düşmanın saldırı gücü zayıflama emareleri göstermeye başladı. Erler, bitkin ve yorgun, komutanları inançsızdır. Durumu sezen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk cephesinin sağ kanadında bir ağırlık merkezi oluşturarak, saldırıya geçti. Artık, direnme gücünü yitiren Yunan ordusu, 12 Eylül’de geri çekilmeye mecbur kaldı. Ankara’yı almak, Türk Ordusunu yok etmek maksadıyla yola çıkan Yunan ordusu, Eskişehir-Afyon hattına çekildi. Cephane azlığı, ikmal zorluğu, üç hafta süren geceli gündüzlü savaşta bilhassa subaylardan verilen ağır zayiat, etkili bir takip hareketine imkân bırakmadı285b.

Askerî açıdan Sakarya Meydan muharebesi, Millî Mücadelenin bir dönüm noktasıdır. 22 gün, gece ve gündüz aralıksız devam eden savaş, insan ve ateş gücü bakımından, düşmandan daha az kuvvetlerle yürütülmüştür. Başkomutan Mustafa Kemal ile Genel Kurmay Başkanının cephede bizzat bulunmaları, savaşın enerji ve kararlılıkla yürütülmesinde, verilen emirlerden tam randıman alınmasında büyük ölçüde etken olmuştur286.

Başkomutan topyekûn savaş ve “hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır” uygulaması ile askerî strateji bakımından parlak bir örnek ortaya koymuştur. TBMM, İsmet ve Fevzi Paşaların teklifi ile Sakarya’nın muzaffer başkomutanına, mareşal rütbesi ile gazi ünvanını verdi.

Sakarya Zaferi sonucunda askerî alanda inisiyatif artık Türk tarafına geçti. Sakarya’da Büyük Yunanistan hayali Misak-ı Millî karşısında yüz geri etti. Böylelikle zaten “ölü doğmuş” olan Sèvres antlaşmasını tatbik kabiliyeti büsbütün tehlikeye girmiş oluyordu. Sakarya Zaferi, Mustafa Kemal’in otoritesini Meclis’te ve yurt içinde çok güçlendirdi ve nihai zafere olan inancı, inanışı pekiştirdi.

Türk zaferi, dış ilişkiler açısından da önemli sonuçlar ortaya çıkardı. İngiltere’de Koloniler, Millî Savunma ve Hindistan İşleri Bakanları ile İngiliz Genel Kurmay Başkanlığı harekâta devamın, hem İngiltere hem de Yunan çıkarlarına aykırı olduğunu belirterek, Mustafa Kemal ile müzakereler yapılmasını istediler. İngiltere Dış İşleri Bakanlığı ise, Mustafa Kemal önderliğindeki millî harekâtın Anadolu’da tutunmuş olduğunu nihayet itiraf ediyor, çözüm yolu olarak Yunanistan’ın İzmir’i boşaltması karşılığında Trakya’dan ödün verilmesini öneriyordu. Fakat Lloyd George’u ve Curzon’u Sèvres üzerinde direnmekten vazgeçiremiyorlardı. İngiltere’nin bu tutumuna karşılık Doğu’da Kafkasya devletleri ile Moskova Antlaşması esası üzerinden 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması yapılarak Türkiye’nin doğu sınırları, Ermenistan ve Gürcistan ile olan meseleleri kesin bir sonuca bağlanıyor, Ukrayna ile yapılan 2 Ocak 1922 tarihli anlaşmayla doğu siyaseti olumlu gelişmeler kaydediyordu. Böylece Sovyetlerin gerektiğinde Enver Paşa’yı Mustafa Kemal’e karşı kullanma tasarısı iflas etmiş oluyordu.

Sakarya’nın diğer önemli bir siyasî sonucu da Fransa ile 20 Ekim 1921’de yapılan Ankara Anlaşmasıdır. Bu konuda daha önce gerekli bilgiler verilmiş olduğundan burada tekrar edilmeyecektir.

Gazi Mustafa Kemal’in Fransa ile anlaşması Londra’da Fransa’ya karşı sert eleştiriler yöneltilmesine yol açtı. Lord Curzon Fransa’yı “Şeref sözünü tutmamak”, “iyi niyetten ayrılmak”, “İngiliz çıkarlarına son derece zararlı bir anlaşma” yapmakla suçluyordu! Ama Fransa, antlaşmanın nihaî bir barış anlaşması niteliği taşımadığını, sadece hükümetin onayından geçtiğini, İngiltere ile işbirliğine devam edileceğini, Bağdat demiryolunun Mezopotamya’ya karşı askerî maksatla kullanılmasının engelleneceğini taahhüt etmek suretiyle İngiltere’yi yatıştırdı287.

Sakarya hezimeti Yunanistan’da büyük düş kırıklığı, kötümserlik ve yas havası yarattı. Oluşan havayı dağıtmak için Yunan Hükümeti Meclis’den güvenoyu istemeyi zorunlu gördü. Başbakan Gounaris, Sèvres antlaşması ile Yunanistan’a 16.000 km’ lik bir toprak ile bir milyon nüfuslu bir bölge verildiği halde, şimdi Yunan bayrağının 100.000 k.m_ lik ve 3 milyon nüfuslu bir bölgede dalgalandığını belirterek güvenoyu istedi. Yunan Başbakanı güvenoyunu aldıktan sonra, İngiltere ve Fransa ile temasa girdi. Maksat, müttefiklerinin arabuluculuğunu sağlamaktır. Çünkü Yunan yöneticileri de silâh kullanarak, Sèvres’i kabul ettiremeyeceklerini, hele Sèvres’in öngördüğünden fazlasını elde etmenin mümkün olmadığını anlamışlardı288.

Vatanın kurtuluşu, milletin bağımsızlığı düşman ordusunun ülke topraklarından silâhla atılmasıyla mümkündü. Dolayısıyla Sakarya’dan sonra Türk Genelkurmayına hakim olan düşünce, Yunan ordusunun yeniden toparlanmasına fırsat vermeden taarruz etmektir. Bunun için birliklere hazırlık emirleri verildi. Ancak kesin sonuç alacak bir saldırı için gerekli temel ihtiyaçlar henüz temin edilmemiş, esas bir saldırı hareketi için yeterli derece hazırlanamamış ve kış mevsimi de gelmiş olduğundan taarruzun ertelenmesi gerekmiştir. Batı Cephesi Komutanı tam bir hazırlık yapılmadan taarruz yapılmasına karşıydı. Bir zamanlama üstadı olan, işi hiçbir zaman tesadüfe bırakmayan Mustafa Kemal de başarı şartlarının oluşmasını beklemekteydi.



D) Uzun Bekleyiş: Zaman Kimin İçin Çalışıyor?

Yunanistan askerî bakımdan zafer umudunu yitirmiş, kendini müttefiklerinin eline bırakmıştı. İstediği şey “ Türk denetiminden çıkan yerlerin tekrar Türk yönetimine katılmaması” ilkesine uyulması ve azınlık haklarının korunması için özel tedbirler alınmasına Türkiye’nin zorlanmasıdır.

Bu gelişme üzerine İngiltere Dış İşleri Bakanlığı Sèvres Antlaşmasının gözden geçirilmesi için Paris’te bir konferans düzenlemeye karar verdi. Amaç, Yunanistan’ı diplomatik önlemlerle kollamak ve İngiliz çıkarlarını korumaktır. Bunun için Lord Cuzon İngiliz Bakanlar Kurulu’na gizli bir muhtıra sundu. Bu plan Sèvres’e göre şu değişiklikleri teklif etmekteydi:

1. İzmir Yunanistan’a verilmeyecek, Saar gibi uluslararası beş kişilik bir komisyonca yönetilecek, bunların ikisi Türk, ikisi Yunanlı başkanı da tercihen ABD’li olacaktı. Bölge on beşyıl süreyle komisyonca yönetilecek, sonra halk oylaması yapılacak, Türk bayrağı kalacak, ahali Türk vatandaşı sayılacak. Barıştan sonra Yunanistan ordusu çekilecekti.

2. Doğu Trakya Yunanistan’da kalacak, Sèvres sınırı Çatalca’dan Çorlu civarına, Tekirdağ batısına alınacaktır. Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Gelibolu Yarımadası Yunanistan’da kalıyordu.

3. Barış antlaşması yapılınca İstanbul boşaltılacaktı. Boğazlar üzerindeki müttefik müdahale ve kontrolleri hafifletilecek, Boğazlar Komisyonu üyeleri milletler cemiyeti tarafından atanacak, Boğazlardaki askersiz bölgenin sınırları biraz daraltılacaktı. Müttefik garnizonlar İstanbul’dan Çanakkale ve Gelibolu’ya çekilecekti.

4. Adana ili, Antep ve Maraş dahil, Kilikya bölgesi özel bir rejime tabiî olacak, (1861 Lübnan statüsü gibi), tercihen bir Fransız genel vali tarafından yönetilecekti.

5. Maliye, askerlik, adliye, iktisatla ilgili konularda bazı değişiklikler yapılacaktı. Bunların Türklerce kabul edilmemesi halinde zorlayıcı önlemlere başvurulacaktı.

İngiliz Bakanlar Kurulu tasarıyı onayladı, Yunanistan da kabul etti. Öneri Fransa’ya sunuldu, Fransa’ya göre İzmir kesinlikle Türkiye’ye bırakılmalı, Yunan ordusu Anadolu’dan çekilmeliydi. Doğu Trakya’nın büyük bir kısmı Türklere geri verilmeliydi. Askersiz mıntıkayı Türkler kabul etmezdi. Türkiye Boğazlar Komisyonuna alınmalıydı. Azınlık konularına Türklerin kabul edeceği bir şekil verilmeli, malî, askerî, iktisadî ve adlî konularda başka değişiklikler yapılmalıydı. Fransa, barış antlaşmasının silah zoruyla Türklere kabul ettirilmeyeceğini, başarısızlık halinde, Arap krallıklarında ve Hindistan’da bağımsızlık hareketlerinin güçleneceğini ileri sürüyordu.

Halbuki, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Yunan ordusunun Anadolu’daki varlığını bir baskı unsuru olarak kullanmak istiyor, Mustafa Kemal’i devirmeye yönelik değişik senaryolar üretiyordu. Sakarya’dan sonra Türkler taarruzu geciktirdikçe, İngiliz Hariciyesi, zamanın İngiltere çıkarına çalıştığı, Anadolu’da Büyük Millet Meclisi’nde muhalefetin güçleneceği kanısını taşıyor, hatta İttihatçılarla anlaşarak, Padişahın otoritesini güçlendirmek, nispeten ılımlı bir barış projesiyle İstanbul yönetimini egemen kılmayı amaçlıyordu. İngiliz Dışişleri, Türkler saldıramadıklarına göre, Anadolu’nun boşaltılması mümkün olduğu kadar, geciktirilmeli ve bu çıkmaz durum devam ettirilmelidir. Sonuç olarak İngiltere’nin istediği barış her iki tarafa kabul ettirilmelidir görüşü ağırlık kazanmıştı289.

Müttefik Dışişleri bakanlarının Türkiye barışı için Paris’te toplanacakları duyulunca, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti kendi görüşlerini açıklamak, Batı basınında Türk davasını izah etmek maksadıyla Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal’i İstanbul yoluyla Avrupa’ya gönderdi. Yusuf Kemal, Padişah ile görüşmesinde “... Büyük Millet Meclisi ne komünisttir, ne de cumhuriyetçidir. Büyük Millet Meclisi, Makam-ı Mualla-yı Hilâfeti tanır ve Zat-ı Hümayunlarından kendisinin tanınmasını istirham eder” diyerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tanınmasını istedi. Padişah bu sözlerden memnun olmakla beraber, birleşme konusunda “milletle kendi arasına menhus Yunanlıların girmiş oldukları için, bunlar defedilmedikçe, bu cihete gitmek muvafık olmadığını zannettiğini, çünkü o zaman bütün tazyik merkeze tevcih edileceğini” ifade ederek olumlu bir cevap vermedi. Vahidettin, Mustafa Kemal’in kendisine sunduğu paha biçilmez teklifi değerlendiremediği gibi, Hükümetinin Dışişleri Bakanını da Avrupa’ya gönderdi.

Yusuf Kemal Bey, 1922 Martında Paris ve Londra’da ilgililerle görüştü ise de olumlu bir sonuç alınamadı290. İngiltere, Türkiye’nin haklı isteklerini kabul etmekten çok uzaktaydı.

Üç müttefikler 22-26 Mart 1922 tarihlerinde Paris’te Sèvres’i tadil etmek maksadıyla toplantı yaptılar. Aldıkları karar özetle şunlardır: Ateş kesilecek, her iki tarafın birlikleri arasında on km. lik askersiz bir bölge oluşturulacak, birliklerin durumunda değişiklik yapılmayacaktır. İtilâf Devletleri’nin askerî komutanları birlikleri ve askerî durumu denetleyebilecekler, çarpışmalar üç ay süre ile durdurulacak ve bu durum barış için yapılacak ön görüşmeler taraflarca kabul edilinceye kadar üçer aylık sürelerle kendiliğinden yenilenecektir. Taraflardan biri yeniden savaşa başlamak isterse, ateşkes süresinin bitiminden en az on beş gün önce, karşı tarafa ve İtilaf Devletleri Temsilcilerine durumu bildirecektir291.

Üçler, 26 Mart 1922 tarihli bir nota ile de barışla ilgili tekliflerini bildirdiler. Bu teklifler esas itibarıyla daha önce bahsettiğimiz İngiliz barış projesinin, ufak tefek değişiklikler hariç hemen hemen aynısıydı.

Ateşkes tasarısı Yunanistan’ı kollamaktaydı. Dolayısıyla Yunanlılar tarafından hemen kabul edildi. Mütareke, Türk Ordusu’nu hareketsiz bırakıyor, Anadolu’nun boşaltılmasını mahiyeti belirsiz barış şartlarının peşinen kabulüne bağlıyordu. Türkiye’ye zararlıydı. Bununla beraber Mustafa Kemal teklifi hemen reddetmedi. Çünkü bir süreden beri Meclis’de güçlü bir muhalif grubu oluşmuştu. İngilizlerin ve Padişah’ın ümitle baktığı292 bu grup mevcut yönetimi her vesileyle kıyasıya eleştiriyor, ikide birde ordu neden taarruz etmiyor, taarruzla düşmanı vatan topraklarından atamayacak durumda ise, meseleye neden siyasî bir çözüm aranmadığını soruyordu. Dolayısıyla Mustafa Kemal karşı teklif olarak, dört aylık bir ateşkes dönemi içinde, Anadolu’nun boşaltılmasını, şayet bu süre içinde boşaltma işi sonuçlanmazsa, sürenin üç ay daha uzatılmasını; ilk on beş gün içinde Eskişehir-Afyon hattının boşaltılmasını, boşalan yerlerin on beş gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne devredilmesini, bu şartların kabulü halinde Ankara’nın belirlenecek yere üç hafta içinde temsilciler göndermeye hazır olduğunu bildirdi292.

İngiliz yetkililer, barıştan önce Anadolu boşaltılırsa, Türkler barış masasında güçlü olarak otururlar, belki İstanbul ve Trakya’ya yürürler görüşündeydiler. Dolayısıyla Ankara’ya verdikleri cevapta: Anadolu’nun hemen boşaltılmasını kabul edebileceklerini zannetmediklerini, boşaltmanın ancak tespit edilen barış şartlarının tamamen kabulüyle başlayabileceğini, saklı tutulan bazı özel noktalar için de Ankara’nın delege göndermesini istiyorlardı. Buna göre Yunan Ordusu’nun Anadolu içinden çekilmesi, içeriği belirsiz barış şartlarının kabulüne bağlanıyor, buna mukabil Türk Ordusu’nun hareketi durduruluyordu. Anlaşılan, Büyük Britanya Yunanistan için zaman kazanmak istiyordu. Mustafa Kemal durumu anlamakla beraber, barış yolunu kapamak istemedi. 22 nisan 1922 tarihli nota ile, neden mütareke ile boşaltmanın aynı zamanda başlanması gerektiğini açıkladıktan sonra, daha fazla kan dökülmemesi için, gerekli müzakerelerde bulunmak üzere, İzmit’e temsilcilerini göndermeye hazır olduğunu bildirdi. Mustafa Kemal’in barış çabası uzun süre karşılıksız kaldı. Türk teklifini benimseyen Fransa, İngiltere’yi olumlu cevap vermesi için Mayıs’tan Ağustos ortalarına kadar zorladı. İngiltere nihayet 18 Ağustos 1922’de verdiği cevapta, Venedik’te yüksek Komiserlerin katılmasıyla resmî olmayan bir toplantı yapılmasını kabul ediyor, fakat Yunan Ordusu’nun Anadolu’yu boşaltması tarihinin öne alınması hususundaki Müttefik teklifinin zaman aşımına uğradığını bildiriyordu. Ne olmuştu? Neden İngiltere 1922 Martındaki teklifinden vazgeçiyordu? Bu arada durumu değiştirdiği sanılan faktörler nelerdi?

Anadolu’nun boşaltılması tartışmaları yapılırken, bir taraftan da kamufle edilmiş bir formülle Yunanlıları Anadolu’da bırakma formülleri geliştiriliyordu.

Bu düşüncenin kaynağında Etniki Amina (Millî Savunma) hareketi vardı. Bu 1920 Kasım’ındaki seçimlerden sonra, Venizeloscu ve kral muhalifi çevreler ve Anodolu’daki birliklerinden ayrılan 200 kadar subayın oluşturduğu bir hareketti. Hareket merkezi İstanbul olmakla beraber, Anadolu’da işgal altındaki yerlerde de taraftarlar edinmekteydiler. Bunlar, 1916’da Selanik’te oluşturdukları gibi, Atina’dan ayrı bir yönetimi Anadolu’da İyonya Devleti adı altında bir tampon devlet oluşturulmasını savunuyorlardı293.

Anadolu’nun Yunan Ordusu tarafından boşaltılması gündeme geldikçe, Venizelos tarafından da desteklenen bu görüş, İngiltere ve Yunanistan’da destek bulmaya başladı. Daha 18 Haziran 1921’de büyük Yunan saldırısından önce Lord Curzon savaşın sona erdirilmesi şartlarından biri olarak İzmir bölgesine “özerklik” verilmesini savunmuştu. 17 Ağustos 1921 de, Yunanlılar işgal altındaki Anadolu topraklarında Yunan askerî idaresi kurmuşlardı. Sakarya’dan sonra Yunanlılar bu idareyi sivil idareye dönüştürmek için temaslara girmişlerdi. Aralık 1921’de, bu bölgede padişaha gevşek bağlarla bağlı “Batı Anadolu Özerk Devleti” kurulması bahis konusu olmuştu. 1922’de Curzon İzmir için özerk yönetim isteyince bu fikir daha da gelişti. Anadolu’nun boşaltılması halinde, Osmanlı tebaası olup Yunan Ordusu saflarında çarpışan otuz beş bin Rumun ve ailelerinin de gelecekleri bahis konusu oluyordu. Dolayısıyla Mikro Asia-Küçük Asya hareketi, Anadolu Hristiyanlarının kendi kaderlerine terk edilemeyeceğini ileri sürdü. Böylece Bandırma-Kuşadası ve Gelibolu’yu içine alacak bir İyonya Devleti projesi ortaya çıktı.

Londra’da Venizelos’un devreye girmesiyle İngiltere’de Mikro-Asia hareketini siyasî bakımdan desteklemeğe başladı. Böylece İngiltere 1922 Martındaki tekliflerinden ayrılmış oluyordu. Durum olgunlaşınca, Yunanistan 14 Temmuz 1922’de şimdilik Anadolu’da olan hiç bir Yunan kuvvetinin çekilmeyeceğini ve İzmir Bandırma arasındaki bölgenin yeniden örgütleneceğini “çok gizli” kaydıyla Londra’ya bildirdi. Maksat boşaltmadan sonra yaşayacak olan özerk bir hükümetin temelini atmaktır. Tasavvur edilen devlet Çanakkale’nin iki sahilini de kapsamaktaydı. Bu çözüm İngiliz çıkarlarına, özellikle uygun düşmekteydi. Yunanistan’ın Anadolu Yüksek Komiseri Stergiades 30 Temmuz 1922’de Anadolu özerk yönetimini ilân etti.

Haber Fransa’da açık veya kapalı bir İngiliz tertibi gibi görülerek tepki yarattı. İtalya olayı protesto etti. Parlemento’da İngiliz Başbakanı’na bu konuda sorular yöneltildi. Lloyd George 4 Ağustos 1922 tarihli talihsiz demecinde “...Anadolu’nun bu bölgesinde azınlıkları etkin bir şekilde korumak gerekmektedir.... Himaye bu belli bölgedeki hükümetin anayasası biçiminde kâfi bir himaye olmalıdır.” Sözleriyle kamufle edilen İyonya Devleti’nin kuruluşuna yeşil ışık yakmaktaydı294.

Bu gelişmeler olurken İstanbul Hükümeti can derdine düşmüştü. Sadrazam Tevfik Paşa 1922 Martında, Padişah’ın buyruğu ile İngiltere’ye gizli bir anlaşma teklif ediyordu (25. III 1922. )Buna göre, Türkiye bütün milletlerin yararına Boğazların tarafsız olarak serbestliğinin korunmasını İngiltere’ye verecektir. Bölgedeki Türk Jandarması ile lüzumlu toprak şeridi İngiltere’nin yönetimine bırakılacaktır. Buna karşılık Edirne’nin geri verilmesi sağlanacaktır. Padişah anlaşmayı hemen imzalayacak, anlaşma gizli tutulacaktı. İngiltere müttefiklerinden ayrı bir anlaşma yapamayacağı gerekçesiyle teklifi 1.IV. 1922’de geri çevirdi. Aslında İngiltere Boğazların denetimini yeni hazırlanacak antlaşma ile ele geçireceğinden emin olduğundan böyle bir teklifi kabul etmekte yarar görmüyordu. Ümitsizliğe düşen Padişah, 6 Nisan 1922’de tek başına İngiliz Yüksek Komiseri ile görüştü. Padişah, İngiltere’den Anadolu’da boşaltılacak toprakların İstanbul Hükümetine devredilmesini, Edirne’nin verilmesini, Kemalistlerin kozlarının ellerinden alınmasını, ayakları altındaki topraklarını kaydırılmasını, Ankara’daki kanunsuz kuruluşa karşı kendisine yardım edilmesini istiyordu295.

Bu tutum Padişah’ın ateşkesin başından beri izlediği politikaya uygun düşüyordu. Vahidettin o günkü şartlar altında, tek geçerli yolun yakındoğu’da en güçlü süper devlet olan İngiltere’nin desteğini kazanmak ve onun hoşgörüsü ile kurtarılması mümkün olan kurtarmaya çalışmak olduğuna inanmaktadır. Bu yanlış teşhis, 1919 Martında Padişah’ı İngiliz himayesini istemeye kadar götürmüştü. Vahidettin İngiliz Yüksek Komiseri ile yaptığı 7 Ağustos 1922 tarihli görüşmede de, Batı Anadolu’da başlatılacak yerlerin İstanbul yönetimine devredilmesini, Yunanlılar Anadolu’dan çekilirse, Kemalistlerin mevcudiyet sebebinin kalmayacağını, dolayısıyla Müttefiklerin meşru hükümete yardım etmelerini istedi. Yüksek Komiser, Padişah’ın Ankara’daki görüş ayrılıkları üzerinde hesaplar yaptığını, Mustafa Kemal’in muhalifleri, hatta Envercilerle temasa geçmesinin mümkün olduğu kanaatine varmıştı. Bu arada Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki gelişmeler Rumbold’un kanaatini ve Padişah’ın hesaplarını takviye eder gibi görünüyordu. Zira Meclis 8 Temmuz’da İcra Vekilleri Heyeti’nin Meclis Başkanı tarafından aday gösterilmeden gizli oyla seçilmesini kabul etmiş, 12 Temmuz’da Rauf (ORBAY) Bey İcra Vekilleri Heyeti Başkanlığına seçilmiş, 13 Temmuz’da da Adnan (ADIVAR) Bey Meclis İkinci Başkanlığına getirilmişti. Ankara’da “İkinci Grup” ağırlığını hissetiriyordu. Bu gelişmeler, İngiltere’nin Mustafa Kemal’in içerden devrilebileceği yolundaki ümit ve temennilerini bir dereceye kadar destekliyor gibi görünüyordu296.

Sonuç itibarıyla 1922 Ağustos’una gelindiğinde, İngiltere Dışişleri Bakanlığı şu kanıya varmıştır: Yunanistan’ın saldırı gücü kalmamıştır, fakat Ankara Hükümeti’nin Yunanistan’ı silâh zoruyla Anadolu’dan atmasına imkan yoktur. Savaş askerî açıdan bir çıkmaza girmiştir, Ancak “ kazananı olmayan bir zafer mümkündür. Dolayısıyla yakındoğu meselelerine çözüm askerî değil, siyasî yoldan bulunacaktır”. Düşünülen siyasî çözümün esasını, Batı Anadolu’da Çanakkale ve Gelibolu’yu da içine alacak “özerk bir yönetim” oluşturmak şartıyla Yunanistan’ın Anadolu’dan çekilmesi, Trakyada Türklere biraz ödün verilmesi, Sèvres’in bazı maddelerinin önemsiz ölçüde hafifletilmesi şeklinde düşünülmektedir. Böylece Lloyd George’un mimarı olduğu Yunanistan’ın Anadolu macerası, İngiltere’nin çıkarlarına uygun ölçülerde, her iki tarafa da kabul ettirilebilecektir.

Bütün bu hesaplar ve hazırlıklar yapılırken Mustafa Kemal, vatan topraklarını kurtaracak adil bir barışın koşullarını görüşmek üzere, İzmit’te bir konferans toplanmasına dair yapmış olduğu teklifin cevabını, 22 Nisan 1922’den beri beklemekteydi. Hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan yaradılışı gereği, Mustafa Kemal bir taraftan da var gücü ile orduyu taarruza hazırlıyordu. Başkomutan 1922 Haziran’dan beri taarruz kararını vermişti. Fakat son bir defa barış kapısını zorlamaya karar verdi. Bu maksatla arkadaşı Fethi (OKYAR) Bey’i Fransa ve İngiltere’ye gönderdi. Gazi Mustafa Kemal, bu görevden ne amaçladığını Fethi Beye şu sözlerle açıklamıştı: “Misak-ı Millî esasları üzerinde bir barışın, bugünkü şartlar içinde mümkün olup olmadığını, memlekete ve cihana ispat etmek... Bu mümkün olabilirse kan dökmeden ve zaman kaybetmeden gayemize erişmiş oluruz. Fakat karşımızdakilerin bizi oyaladıklarını, yorup bıktırmak istediklerini, imkânlarımız sınırlı olduğundan yeise kapılıp mümkün mertebe Sevr’e yakın şartlarla sulh masasına oturtmaya zorlamak niyetinde olduklarını biliyorsun. Ama bunu sadece bizlerin bilmesi kâfi gelmiyor. Hasretini çektiğimiz barış ve huzur ancak Yunan Ordusu’nun mahvolması ile mümkün. Eylül ayı ortalarına kadar bilhassa bir İngiliz müdahalesinden emin olmam şart....”

Fethi bey önce Roma’ya uğrar. İtalya ile pürüzlü bir konu kalmamıştı. Çünkü onlar 1921 sonlarında Anadolu’da işgal ettikleri yerleri terketmişlerdi. İtalya Dışişleri Bakanı Fethi Bey’e “Sizi tatmin edecek bir barış için ne Paris, ne de bilhassa İngiltere’ye güvenmeyin. Onların amacı zaman kazanmaktır” demiştir. Londra’ya giden Fethi Bey Lord Curzon’la görüşme imkânı bulamadı. Bunun üzerine bir basın toplantısı ile Ankara’nın görüşlerini basına aktardı. Fethi Bey düşmanın anavatandan çıkarılarak zaferin mutlaka temin edileceğini, fakat daha fazla kan dökülmemesi için her türsü siyasî müzakereden kaçınılmayacağını, Meriç’in tabiî ve haklı bir hudut olduğunu, Irak hakkında tatmin edici güvence vermeğe hazır olduğunu açıkladı. Mustafa Kemal bir kere daha mütevazı ve âdil bir barış için elini uzatıyordu. Fethi Bey birkaç girişimine rağmen, Lord Curzon’la görüşemedi. Büyük Britanya şimdi müzakere istemiyordu. İngiliz Başbakanı 4 Ağustos’taki talihsiz demeciyle İngiltere’nin görüşünü ortaya koymuş bulunuyordu. Türk barış girişimi, Londra’da bir güçsüzlük belirtisi olarak algılanıyordu. Her ne kadar Fethi Bey 14 Ağustos’da İngiliz Dışişleri memurlarına geniş açıklamalarda bulundu ise de, olumlu bir sonuç elde edemedi. Durumu Ankara’ya “Millî maksatlarımızın sağlanması ancak askerî faaliyetlerle mümkün olabilecektir” mesajını ulaştırdı. Londra’da Doğu barışını yapmak için bir arzu görünmüyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın barış isteyen eli bir kere daha havada kalmıştı297.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:42 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

V. Yeni Devlete Yeni Lidere Hayat Veren Zafer: Büyük Taarruz

A. Hazırlıklar ve Harekât Plânı

Başkomutan Mustafa Kemal, Millî Mücadele’nin başından beri, tam bağımsız bir devlet yaratmak için tek geçerli yolun “düşmanı vatanın bağrında boğmak” olduğuna inanıyordu. Bu ise ancak taarruzla mümkündü. Taarruz yüksek ateş gücü ve sayıca üstünlüğü, hareket ve manevra kabiliyetini gerektiriyordu. Halbuki Türk Ordusu hem sayıca hem de ateş gücü bakımından istilâcı ordunun yarı gücüne bile ulaşamamıştı. İlk iş olarak hiç değilse düşman ordusuna denk bir askerî güç meydana getirmek, neticeyi askerîn kahramanlığı, yurt sevgisi ve kumanda üstünlüğü ile elde etmek gerekiyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Meclis’deki İkinci grup milletvekillerinin Başkomutanlık yasası konusunda çıkardıkları zorluklara ve taarruz için ısrarlı baskılarına direndi. Haziran ortalarına kadar ülkenin bütün imkânlarını, topyekûn bir savaş stratejisi içinde kullanarak orduyu, düşman ordularına denk bir konuma getirdi. On ay boyunca ordu devamlı eğitilerek kesin sonuçlu bir saldırı için hazırlandı.

Bu dönemde Yunan ordusu esas ağırlığı ile Eskişehir-Afyon arasında, İzmir ve Bursa yollarını kapatacak bir şekilde üç kolordu halinde örgütlenmişti. Kolordulardan biri, Afyon’un Doğu ve Güneyini korumak için Afyon’da, diğer kolorduda Seyitgazi’den Sakarya’ya uzanan bölgede Eskişehir’i örtmekte, üçüncü bir kolordu da her iki kolordunun ortasında Döğer-İhsaniye bölgesinde konuçlanmıştı.

Cephenin en hassas yanı , Afyon güneyinde Erkmen tepelerinden Ahırdağlarına uzanan kesimdi. Ancak bu bölge Yunan cephesinin en iyi berkitilen yerlerinden biriydi.

Mustafa Kemal’in plânı istilâcı düşmana Anadolu’da başka bir yerde tutunma imkânı vermeden yok etmek esasına dayanıyordu. Bunun için düşünülen plân, düşmanı Eskişehir-Afyon hattında tutmak, kalan kuvvetlerle Afyon güneyinde bir ağırlık merkezi oluşturmak ve o mıntıkadan saldırarak Yunan Ordusu’nu İzmir yönünden kuzeye atarak yok etmek esasına dayanıyordu. Bu maksatla Afyon güneyinde on iki kilometrelik Erkmen Tepe, Belen Tepe, Tınaz Tepe bölgesi, cepheyi yarma yeri olarak saptandı. Saldırının başarısı, bu bölgede sayı ve ateş gücü üstünlüğü sağlanmasına bağlıydı. Başarı, normal olarak üç misli bir güç üstünlüğü ile mümkün olabilirdi. Halbuki Türk Ordusu sayı ve ateş gücü itibarıyla ancak düşmanla eşite yakın bir duruma gelmişti. Dolayısıyla saldırı cephesinde yüz on bin kişilik bir ağırlık merkezi yaratıldı. Buna karşılık Eskişehir-Afyon hattını tutan ikinci ordu, elli bin kişilik bir güçle karşısındaki birliklere karşı koymak ve saldırmakla görevlendirildi. Başarı, güneyde yapılan yığınağın düşman tarafından fark edilmemesine ve saldırının baskın şeklinde yapılmasına bağlıydı. Dolayısıyla, askerî birlikler güneye geceleri kaydırılarak, gizliliğe büyük ölçüde özen gösterildi. 25 Ağustos’ta bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Başkomutan Afyon güneyinde Kocatepe’de orduların başındaydı. General Papulas’tan sonra Anadolu kuvvetlerine komutan olan Hacıanestis ise, savaş meydanından 350 km uzakta İzmir’de bulunmaktaydı.



B. Büyük Zafer: Anadolu İstilâdan Kurtuluyor

Saldırı, 26 Ağustos 1922 saat 4.30’da Türk topçusunun tanzim ateşi ile başladı. Yapılan şiddetli savaşlar sonunda, ilk gün cephenin kilit noktalarından Kalecik Sivrisi ile Belen Tepe düşürüldü. Tınaz ve Erkmen Tepelerinde önemli gelişmeler sağlandı. Keza ilk gün süvari kolordusu geceleyin güç şartlar altında sarp Ahır dağlarını aşarak Sincanlı ovasına indi ve düşman gerisinde panik yarattı. Saldırının ana merkezinin belli olmaması için İkinci Ordu’da aynı zamanda düşman mevzilerine şiddetli hücum etti. Türk saldırısı tam bir baskın şeklinde gelişmesine rağmen, bugün cephe yarılamadı. İkinci gün, yani 27 Ağustos’ta yarma mıntıkasındaki kilit mevzilerin (Erkmen Tepe, Tınaz Tepe) düşürülmesi üzerine, Yunan birlikleri Afyon ve Sincanlı ovalarına dökülmeye başladılar. Afyon 27 Ağustos’ta istilâdan kurtarıldı.

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa cephe çökertildikten sonra, düşmanın İzmir ve Kütahya yönlerine çekilmesini önleyecek şekilde ordularına tertibat aldırdı.

Çephedeki durumdan habersiz olan Yunan Başkomutan Hacıanestis, kaybedilen mevzilerin geri alınmasını, İkinci Yunan Kolordusunun da takviye edilerek Afyon doğusuna doğru taarruz edilmesini istiyordu. Ancak bunun mümkün olmadığını anlayınca, İzmir yönünün kapatılarak adım adım savunulmasını emretti. Fakat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa 28,29 Ağustos’ta Türk ordusuna yaptırdığı manevralarla Yunan ordusu Başkomutanlığına getirilen General Trikopis yönetimindeki beş tümenlik bir Yunan kuvvetini Dumlupınar Kuzeyinde Aslıhanlar mıntıkasında çembere aldı. 30 Ağustos’da Gazi Başkomutan cephenin ön saflarına yönettiği “Başkumandanlık Savaşı’nda” bu düşman kuvvetleri saf dışı edildiler. Çemberden kurtulan beş bin kişi 1 Eylül’de General Trikopis’le beraber, Uşak civarında teslim oldular. Bundan sonra amaç istilâcı orduya bir yerde tutunma imkânı vermeden Anadolu’dan dışarı atmaktır. “Artık ordunun ilk hedefi Akdeniz’dir.”

Türk ordusu, Yunan Ordusu’nun çekilirken yaptığı korkunç tahribat ve mezalimi (baştan başa yakılan şehirler, köyler, topluca öldürülen siâhsız halk) bir an önce önlemek için kabil olduğu kadar süratle takip hareketine girişti. On günde, ortalama günde 40 km. yi bulan bir hızla istilâcı orduların peşine düştü. İşgalden 1240 gün sonra 9 Eylül’de İzmir kurtarıldı. Yunanlılar 16 eylül’de Çeşme’yi 18 Eylül’de Bandırma’yı terkediyorlardı298.

Gazi Başkomutan saldırıyı hafta sonuna rastlatmak, cephe yarıldıktan sonra Türk başarısını önemsiz göstermek suretiyle Atina ve Londra’yı gafil avlamıştı. Felâketin kapsamı Yunan Ordusu artık kurtarılamaz hale geldikten sonra öğrenildi. O zamana kadar, Türk önerilerine kulak tıkayan Lord Curzon, 3 Eylül gece yarısı uyandırılarak durumun nezaketi ve Yunanistan’ın mütareke isteği kendisine anlatıldı. Türk barış görüşmesi tekliflerini dört aydır savsaklayan Lord Curzon 4 Eylül’de müttefikler adına Anadolu’nun kademeli olarak boşaltılmasını teklif ediyordu. Halbuki, o sırada Türk Ordusu, Alaşehir ve Kula’yı kurtarmış, İzmir yolunu açmış bulunuyordu. Başkomutan Mustafa Kemal bu teklife şu cevabı verdi: “Yunan Ordusu kesin olarak mağlup edilmiştir. Bu ordunun artık ciddi bir direniş göstermesi mümkün değildir. Anadolu için bir müzakereye mahal kalmamıştır. Mütareke ancak Trakya için bahis konusu olabilir. ... Mütarekeyi takip eden on beş gün içinde Trakya Türkiye Büyük Millet Meclisi yetkililerine kayıtsız şartsız teslim edilmeli, Yunanistan esir bulunan Türkleri serbest bırakmalı ve Anadolu’da verdiği zararları ödemelidir.” Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bu şartların on gün kadar geçerli olacağını da ilâve etmişti.

Bu arada İzmir’de bulunan Müttefik konsolosları, Başkomutan ile görüşmek istediler. Kendilerine 9 Eylül’de Nif’te (Kemalpaşa) bulunmaları cevabı verildi. 9 Eylül’de Mustafa Kemal Nif’te, Türk ordusu İzmir’de, ancak konsoloslar görüşme mahallinde değillerdi.

Büyük Taarruzla Anadolu kurtarılmıştı, fakat Doğu Trakya işgal altındaydı. Ayrıca Boğazlar bölgesi, “tarafsız mıntıka” adı altında müttefik güçlerin elinde bulunuyordu. Trakya’yı kurtarmak, Müttefikleri barışa zorlamak gerekiyordu. Bu maksatla, zaferi kazanan ordular İstanbul ve Çanakkale üzerine yürütüldü. Bu girişim Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Müttefikler ve özellikle İngilizler arasında ciddi bir kriz oluşmasına yol açtı.



C. Ateşkes Krizi: Türk Ordusu Boğazlar Önünde

Krizi keskinleştiren en önemli faktörlerden biri Büyük Britanya Başbakanı Lloyd George’nin peşin hükümlü, ön yargılı tutumuydu. “İşin başından beri sermayesini yanlış ata oynayan” ve siyasî geleceği ciddi bir şekilde sallantıya giren, Yunan dostu ve Venizelos hayranı olan, Yunan iş adamları ve diplomatlarıyla içli dışlı ilişkilerde bulunan İngiliz Başbakanı, sert bir tutumla durumunu kurtarmak istiyordu. Dolayısıyla İngiltere Bakanlar Kurulu daha 7 Eylül 1922’de gerekirse tarafsız mıntıkanın silâhla savunulmasına karar verdi. Bunu sağlamak için Çanakkale’ye İngiliz Fransız ve İtalyan kuvvetleri çıkarıldı. 12 Eylül’de İngiltere müttefiklerine ortak hareket teklifinde bulundu. Fransa Boğazların serbestliğini ve Türkiye’nin meşru haklarına dikkate alacak bir çözümü kabul edeceğini bildirdi. 15 Eylül’de İngiliz Bakanlar Kurulu, tarafsız mıntıkaya tecavüz edilmemesi için, Mustafa Kemal’e tebligat yapılmasına ve “Şark Meselesi” için ilgili devletler arasında bir Konferans toplanmasına karar verdi. Ancak “Türklerin önünden kaçmamak” konusunda kararlı ve enerjik bir tutumla siyasî kariyerini kurtarmak isteyen Lloyd George, tarafsız mıntıkanın savunulması için Müttefikler, Balkan devletleri ve İngiliz sömürgelerinden askerî destek isteyen kışkırtıcı ve heyecan uyandıran bir demeç yayınladı. Bu demeç, hem İngiltere’de ve hem de Avrupa’da heyecan uyandırdı ve genelde bir savaş çağrısı olarak değerlendirildi. Türk Ordusu’nun sözde tarafsız denilen vatan topraklarına girmesi, yeni bir savaşa mı yol açacaktı? İngiliz basını genelde olayı müthiş bir hata olarak değerlendirdi. Yeni Zelanda hariç, dominyonlar yardım etmeyi reddettiler. İtalya Ankara’ya karşı cephe almayacağını belirterek Çanakkale’den askerlerini geri çekti. Fransa Başbakanı Poincaré’de yirmi dört saat içinde Fransız askerlerinin geri alınması talimatını verdi. Yugoslavya ve Romanya’da İngiliz teklifini olumlu karşılamadılar. Dünyada Lloyd George ve yakın arkadaşlarından başka kimse savaş istemiyordu.

Bu arada İzmir’i istilâcı ordulardan kurtaran Gazi Mustafa Kemal’in orduları Boğazlara yönelmişlerdi. Sözde tarafsız bölgeye girmeleri halinde her an bir çatışma çıkabilirdi. Gazi Başkomutan gerçekçi bir hesap adamıydı. Trakya’yı barışçı yolla kurtarmaktan başka bir amaç peşinde değildi. Dolayısıyla Türk askerlerine herhangi bir silâhlı çatışmaya girmemek için kesin emirler vermişti. Mehmetçikler silâh namluları aşağıya dönük olarak, kararlı bir şekilde Çanakkale ve İstanbul’a yöneldiler. Çanakkale’de İngiliz tel örgüleri önüne kadar geldiler. Yeni bir savaş mı başlayacaktı? Her şey “Hudutlarında güneş batmayan Majestelerinin hükümetine” bağlıydı!

Tehlikeyi önlemek isteyen Fransa, İstanbul’da bulunan Yüksek Komiseri General Pellè’yi İzmir’e koşturdu. General Pellè, tarafsız bölgeye girilmemesini istedi. Mustafa Kemal, böyle bir bölgeden ne kendisinin ne de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin haberi olmadığını, askerî harekâtın hedefinin bozguna uğratılan düşmanı takip etmek olduğunu söyledi. Diğer taraftan Paris’e koşan Lord Curzon, 20 Eylül’de Müttefikler arası görüş birliğini zorlukla sağlayabildi. Buna göre, tarafsız mıntıkaya girilmemesi, Boğazların Milletler Cemiyeti gözetiminde geçiş serbestliği ve azınlıkların himaye edilmeleri şartıyla, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılabilmesi, Mudanya ya da İzmir’de Ateşkes görüşmeleri yapılması ilkeleri benimsendi. Teklif Ankara’ya 23 Eylül 1922’de iletildi. Bu arada Türkler tarafsız bölge içinde Erenköy’ü kurtarmışlar, sert İngiliz uyarılarına rağmen geri çekilmemişlerdi. Londra’daki hırçın İngiliz bakanları “Çanakkale’den çekilmenin Büyük Britanya’yı utanç verici duruma düşüreceği” kanısındaydılar. İngiliz Hükümeti, 29 Eylül’de General Harington’a “belirli bir süre içinde” tarafsız bölge boşaltılmazsa, ateş açılacağı yolunda Türklere ültimatom vermesi talimatını gönderdi. Londra’daki Hükümet adamlarından daha serinkanlı davranan İngiliz Generali, birliklerine Çanakkale’ye saldırı olmadıkça ateş edilmemesi emrini verdi.