Giriş Yap ya da Kayıt Ol
Heavy Metal TR . COM: Forumlar

HMTR :: Başlığı Görüntüle - 6.Barış için Türk Mücadelesi: Lausanne Tartışmaları
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   Kayıt OlKayıt Ol 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 
6.Barış için Türk Mücadelesi: Lausanne Tartışmaları

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Milli Mücadele Yılları
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:45 pm    Mesaj konusu: 6.Barış için Türk Mücadelesi: Lausanne Tartışmaları Alıntıyla Cevap Ver

ALTINCI BÖLÜM

BARIŞ İÇİN TÜRK MÜCADELESİ:
LAUSANNE TARTIŞMALARI



I. Saltanatın Kaldırılması: Abdülmecit Halife

A. Barış Konferansına Çağrı ve Saltanatın Kaldırılması.

Mustafa Kemal’in komuta ettiği Türk Ordusu emperyalist, istilâcı kuvvetleri denize dökmüştü. Düşmanın artık savaşacak gücü kalmamıştı. Her iki taraf halkı barış istiyordu.

Barış konferansının toplanma yeri olarak, Türkler İzmir’i teklif ettiler. Öneri kabul edilirse, Mustafa Kemal’de konferansa katılabilecekti. Müttefikler bu takdirde başkanlığın ev sahibi olarak Türkler tarafından yürütüleceği, ayrıca İzmir’de toplanmanın Yunanistan’ı incitebileceği gerekçesini ileri sürmekteydiler. Sonuçta, yer olarak İsviçre’nin Lausanne şehri üzerinde anlaşıldı.

Konferansa Türk delegesi olarak kim gidecekti? Meclisteki hava, İcra Vekilleri Başkanı Rauf Bey’le birlikte Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal ve Rıza Nur’un gitmeleri şeklindeydi. Kesin kararı Mustafa Kemal verecekti. O tercihini İsmet Paşa’dan yana kullandı. Buna karşı Paşa, asker olduğunu söyleyerek özür diledi. Ancak Başkomutanın ısrarı üzerine kabul etti. İsmet Paşa, soğukkanlı, çok zeki, sabırlı, sağlam sinirli ve sebatlıydı. Fakat bu seçimde en etkili faktör onun Mustafa Kemal’e verdiği güven duygusu olduğu anlaşılmaktadır. Bu görev için, İsmet Paşa’nın önce Dışişleri Bakanı olması gerekiyordu. Yusuf Kemal Bey, sağlık nedenleriyle istifâ etti, Meclis 26 Ekim 1922’de İsmet Paşa’yı 20 çekimser oya karşılık 155 kabul oyu ile Dışişleri Bakanlığına seçti.

Ancak bu arada İstanbul Hükümeti Tevfik Paşa imzalı 17 Ekim 1922 tarihli bir telgrafta, kazanılan zaferle İstanbul ile Ankara arasında ikiliğin kalkmış ve millî birliğin sağlanmış olduğunu yazıyor, barış konferansına İstanbul ile Ankara birlikte davet edilmiş olduklarından bahisle, Mustafa Kemal’den çok gizli talimat almış bir kimsenin sür’atle İstanbul’a gönderilmesini istiyordu. Mustafa Kemal millî hükümetin İstanbul temsilcisi olan Hamit Bey aracılığıyla Tevfik Paşa’ya barış konferansında Türkiye Devleti’nin yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin temsil edeceğini bildirdi. Bu cevapla yetinmeyen Tevfik Paşa, 29 Ekim 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına hitaben çok acele bir telgraf gönderdi. Bu yazıda: “Hem ülkenin geleceği, hem milletin haklarının savunulması konusunda görüşülmek üzere Büyük Millet Meclisince seçilecek bir kişinin özel talimatla hemen gönderilmesi istenilmekte, bu yol uygun bulunmazsa Bakanlar Kurulundan Ziya Paşa’nın oraya gönderilmesi teklif edilmekteydi300.”

Bu telgraf, bardağı taşıran son damla vazifesini gördü. İstanbul Hükümetinin zafere ortak olmak ve barış konferansına katılmak istemesi, Mecliste asabiyete yol açtı. Söz alan milletvekilleri İstanbul’da kendisine hükümet sıfatı vermiş olan heyetin milletçe hiç bir yasal dayanağı kalmadığı fikrinde birleştiler.

Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur ile 82 arkadaşının verdiği bir önergede Osmanlı Devleti’nin son bulduğu ve yeni Türkiye Devleti’nin onun varisi olduğu, anayasa gereğince egemenliğin millete ait olduğu, ifade edilmekteydi. Önergeyi Mustafa Kemal de imza etmişti. Konu önce 31 Ekim’de Müdafaa-i Hukuk Grubunda tartışıldı. Milletvekilleri henüz hem saltanat ve hem de hilâfetin kaldırılmasına hazır değillerdi. Mustafa Kemal’in yakın mücadele arkadaşları Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Refet Paşa bu arada sayılabilir. Henüz barış da yapılmamıştı. Meclis’in eğilimini dikkate alan Mustafa Kemal, saltanatı kaldırmaya, hilâfet konusunda elverişli zamanı beklemeyi uygun gördü. 1 Kasım 1922 günü Meclis’te yapılan hararetli toplantıda söz alan Mustafa Kemal Türk ve İslâm tarihinden örnekler vererek Hilâfet ve saltanatın ayrılabileceğini izah etti.

Bunun üzerine bu konuda verilen önergeler anayasa, şer’iye ve adliye komisyonlarının ortak toplantısına havale edildi. O gün toplanan müşterek komisyonda hocalar ağırlıktaydı. Komisyon toplantılarında konuşmalar uzamakta, ekseriyeti teşkil eden hocalar hilâfet ve saltanatın birbirinden niçin ayrılamayacağını uzun uzadıya münakaşa etmekteydiler. Bu iddiaları çürütmek için söz alanlar ortada görünmemekteydi. Görüşmelerin istenilen sonucu vermeyeceği anlaşılmıştı. Salonda dinleyici olarak bulunan ve sabrı tükenen Meclis Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal konuşmalara müdahale etmek mecburiyetinde kaldı: “Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakere ve münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet ve saltanat, kuvvetle kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, hâkimiyet ve saltanatını fiilen eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan millete saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar Meclis ve herkes meseleyi tabiî olarak karşılarsa sanırım uygun olur. Aksi halde, yine gerçek usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir” diyerek işin ilmi yönü hakkında da uzun açıklamalar yaptı. Bu konuşmanın ardından söz alan Komisyon Başkanı, “affedersiniz, biz meseleyi başka açıdan ele alıyorduk, açıklamalarınızla aydınlandık” dedi. Böylece konu karma komisyonca çözüme bağlandı.

Aynı gün Meclis’in ikinci oturumunda teklif kanunlaştı. Yasanın birinci maddesine göre, saltanat 16 Mart 1920 geçerli olmak üzere ilga ediliyordu. İkinci maddeye göre, hilâfet Osmanlı hanedanına ait olup, bu makama Osmanoğulları ailesinin her bakımdan en layık olanı TBMM’nce seçilecektir (1 Kasım 1922).

Olay başlı başına bir devrim niteliği taşıyordu. Artık egemenlik bir aileden millete intikal ediyordu. Gazi Mustafa Kemal, kazandığı muhteşem zaferin verdiği itibar ile, o zamana kadar değil münakaşa etmek, düşünülmesi bile büyük cesaret işi olan saltanat ile hilâfeti ayırmış zaruriliğine inanılan bir düşünceyi kökünden yıkmış, yeni devlete yeni ufuklar açmıştı. Böylece Birinci Dünya Savaşı sonucunda, tarih sahnesinden silinen Habsburg, Romanof ve Hohenzolern hanedanlarına Osmanoğulları da katılmış oldular.

B. İstanbul Hükümetinin Sonu Abdülmecid’in Halife Seçilmesi

Saltanatın ilga edilmesi ile İstanbul’daki Hükümetin hiçbir otoritesi kalmamıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Başkomutanlığı adına Trakya’yı teslim almakla görevlendirilen Refet Paşa halkın coşkun gösterileri ve sevinç gözyaşları içinde karşılanmıştı. Refet Paşa, kendisini padişah ve veliaht adına selamlamaya gelen temsilcileri, Hilâfet ve Hilâfet veliahtlığı makamlarının temsilcileri olarak hitap etmiş, her vesile ile hükümetin tamamen halk tarafından millî saltanat ile idare edilen bir demokratik hükümet olduğunu vurgulamıştı301.

Ertesi günü, Ahmet İzzet Paşa ile yaptığı görüşmede hâkimiyeti millîye esas alınarak ikiliğin ortadan kaldırılması için kişisel görüşlerini iletti. Buna göre: Başbakan ve mesai arkadaşlarının padişah tarafından değil, Meclis tarafından seçilip “Zat-ı hazret-i hilâfetpenahiye” sunulması Padişahın bu esas dahilinde bir beyanname yayınlaması; bu suretle ikilik kalkmış olacağından İstanbul’da bir kabineye ihtiyaç kalmayacağından Sadrazam Paşa’nın istifâ etmesini teklif etti. İzzet Paşa İstanbul Hükümeti’nin istifâ ederek, İstanbul’un şimdiden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin idaresine konulmasının, işgalci devletler üzerindeki olumsuz etkisi dikkate alınarak, barıştan sonraya bırakılmasını önerdi. Refet Paşa, sözlerinin kişisel görüşler olduğunu ifade etti. Ancak bu konularda görüş birliği sağlanırsa, Bursa’ya gelmiş olan Mustafa Kemal Paşa ve sair erkân ile müzakere ile kesin bir sonuca ulaşabileceğini bildirdi.

A. İzzet Paşa, bu önerileri Tevfik Paşa’ya 23 Ekim 1922 tarihli bir yazı ile ulaştırdı. İzzet Paşa, Hâkimiyet-i Millîye esasının kabulünü zaruri görmekte Padişahın yayınlaması teklif edilen beyannamenin kabul ve tasdik edilmesi, ancak meclis ile hilâfet arasındaki ilişkinin barıştan sonra meclis üyeleri ile fıkıh uleması tarafından tayin edilmesini, İstanbul Hükümetinin devam etmesini, ancak bazı bakanların istifâsı ile yerlerine Anadolu’dan bazı devlet adamlarının atanmasını; barış konferansına da gerektiğinde aracı rolü oynamak üzere İstanbul’dan bir delegenin maiyeti ile katılmasının uygun olacağını, bu konuları Refet Paşa’ya veya Bursa’da bulunan rical ile görüşmek üzere lâzım gelen kişilerin tayinini teklif etmekteydi. Bu öneriler İstanbul Bakanlar Kurulu’nda bir komisyona havale edildi ise de, olumlu veya olumsuz bir sonuç alınamadı302.

Girişimlerine devam eden Refet Paşa, Sadrazam’la ve Vahidettin ile görüştü. Hükümet görevinin Ankara’ya devrini, Ankara’nın saltanat ile hilâfetin ayrılması ile ilgili görüşünü Vahidettin’e iletti. Ancak Vahidettin bu teklifleri reddetti. Ankara Meclisi, payitahtın kontrolünü kesin olarak ele alıncaya kadar hükümetin görevde kalacağı cevabını verdi. Konunun 1 Kasım’da kanunlaşması üzerine de hiçbir zaman halifelikten vazgeçmedi. Hükümete gelince, aralarında görüş birliği yoktu. İngiliz desteği sağlamak için Tevfik Paşa yüksek Komiser Rumbold’la görüşmesinde, “Haşmetli Krallık Hükümeti başka devletlerin içişlerine karışmaz” cevabını aldı303. Mustafa Kemal’in başarısı karşısında yabancılar da akıntıya uymak zorunda kalmışlardı. Tevfik Paşa Hükümeti 4 Ekim’de “bugünkü durumda görevlerine devam imkânı olmadığı” gerekçesiyle istifâsını sundu. Aynı gün, ileri gelen görevliler Refet Paşa’ya başvurarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti emrine girmiş olduklarını belirterek talimat verilmesini istediler. Refet Paşa’nın Babıâli’ye yerleşmesi ile “saltanat-ı millîye” idaresi İstanbul’da yürürlüğe girdi. Olay, İstanbul halkının coşkun heyecan ve gösterileriyle kutlandı. Böylece İstanbul henüz işgal kuvvetleri tarafından boşaltılmadan Ankara yönetimine bağlanmıştı304.

Saltanat kaldırıldığına, İstanbul TBMM Hükümetine bağlandığına göre, üzerinde sadece halife sıfatı bulunan Vahidettin’in durumu ne olacaktı? 5 Kasım’da Ali Kemal’in tutuklandığı haberi ortalığı karıştırdı. Ertesi günü Vahidettin yalnız olarak Rumbold ile görüştü ve Kemalistlerin Bolşevik olduklarını ve İstanbul’da siâhsız hükümet darbesi yaptıklarını ileri sürdü. Vazifelerini bir meclis lehine asla terk etmeyeceğini söyledi. Rumbold’a, müttefikler Ankara Hükümeti’nin meşruluğunu tanıyıp tanımadıklarını barışın sonuçlanmasına kadar Ankara Hükümeti’nin İstanbul’a ait iddialarını kabul edip etmeyeceklerini sordu. Rumbold artık bir İstanbul Hükümeti’nin olmadığını konferansta herhangi bir hükümetle müzakere etmek zorunda olduklarını ve işgal süresince bir hükümetin yetkili olması gerektiği cevabını verdi. Sultan Kemalistlerin şimdilik halifelik makamına el atmaya eğilim göstermediklerini, ama onun etrafında ağ öreceklerini yakın bir tehlike halinde şahsını korumak için 1920’de de Robeck tarafından verilen teminatı hatırlatarak, emin bir yere çekilmesi için kendisine yardımcı olup olmayacaklarını sordu. Yüksek Komiser geçici olarak 10-15 kişi ile herhangi bir yere gidebileceği cevabını verdi305.

Vahidettin, İstanbul Hükümeti’nin devamı konusunda İngiliz desteğini elde edemeyince, Refet Paşa’ya haber göndererek Mustafa Kemal Paşa ile haberleşmek istiyorum. Bir emin adamını memur etsin. Bunun için kendisine açık telgrafmı çekeyim, mektup mu yazayım, yoksa siz mi cevap verirsiniz? Sorularını yöneltti. Haber Refet Paşa tarafından Mustafa Kemal’e ulaştırıldı. Mustafa Kemal, bir ihtiyat tedbiri olarak Vahidettin’in yazılı başvuruda bulunmasını istedi306.

Bu arada Ankara Hükümeti, üç Yüksek Komiserin 6 ve 8 Kasım tarihli notalarına cevaben İstanbul idaresinin Ankara Hükümetine geçtiğini, bu idareye yapılacak müdahalenin kabul edilmeyeceğini kararlı bir ifade ile ilgililere iletmişti (12 Kasım 1922).

Bu durumda Vahidettin, yurt dışına kaçmaya karar vererek, işgal kuvvetleri Komutanı General Harington’a başvurdu. İngilizler 1920’den beri Padişah’a can güvenliği bakımından güvence vermişlerdi. Bununla beraber General, Vahidettin’den yazılı bir talepte bulunmasını istedi. Vahidettin, Halife-i Müslimin unvanını kullanarak, bu talebi şu şekilde yazıya döktü: “ İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere Devleti fehimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli-i ahara naklimi talep ederim efendim.” Vahidettin 12 Kasım 1922 Cuma sabahı sarayın yan kapısına yanaşan bir ambulansa birkaç hizmetçisi ile binerek uzaklaştı. Rıhtımdan Malaya zırhlısına nakledilen Vahidettin, Malta’ya götürüldü307. Vahidettin daha sonra San Remo’ya yerleşti ve 1926’da orada öldü.

Padişah ve onun göstermelik hükümeti ortadan kalkınca, Lozan’da Türkiye’nin BMM Hükümetince temsil edilmesi olayı çözümleniyordu. Ancak, Vahidettin’in firarı ile hilâfet makamı boşalmıştı. Kamuoyunun yeterince hazır olmadığını bilen, henüz barış yapılmadığını dikkate alan Mustafa Kemal, hilâfeti bir süre daha ayakta tutmayı uygun gördü. Yeni bir halife seçilecekti. Fakat bunun yabancı devletlere dayanarak saltanat iddiasında bulunmaması için tedbir alınması gerekiyordu. Dolayısıyla Mustafa Kemal, Refet Paşa’ya bazı direktifler verdi. Seçilecek zat ile görüşerek saltanat iddiasında bulunamayacağına dair elinden senet alınması, bu konuda Abdülmecit efendi ile görüşülerek düşüncesinin öğrenilmesi, halifelik sembolü olarak kutsal emanetlerin can ve kan pahasına muhafazası için önlem alınması gibi.

Refet Paşa Abdülmecit Efendi ile gizlice görüştü ve Mustafa Kemal’in istediği senedi aldı. Abdülmecit Efendi bu yazıda, Büyük Millet Meclisi’nin bu konuda aldığı kararı kabul ve tasdik ettiğini beyan ediyordu.

Durum Meclis’e gizli oturumda 18 Kasım 1922 Cumartesi günü duyuruldu. Meclis’te çok hararetli ve sıcak tartışmalardan sonra Abdülmecit Efendi halife seçildi308.

Bundan böyle bahis konusu olan saltanatsız bir hilâfetti. Saltanatın kaldırılması başlı başına siyasî bir inkılâptı. Gazi Mustafa Kemal istilâcı emperyalist güçlerin ülke topraklarından kovulmasından bir buçuk ay sonra devlete isim vermiş olan Osmanlı saltanatına son veriyor ve halk hâkimiyetine dayanan millî bir devlet idaresini getiriyordu. Gazi gerçekçi tutumu ile hilâfeti şimdilik muhafaza ediyor, böylece bu çok büyük değişikliğin dinî çevrelerde uyandırdığı şoku yumuşatıyor, aynı zamanda alışılmış bir otoritenin sağladığı faydaları, politika üstünde tutmak suretiyle, ondan uygun göreceği bir süre daha yararlanmak imkânını kazanıyordu. Esasen Türkiye Büyük Millet Meclisi’’nin o günkü yapısı daha fazlasına elverişli görünmüyordu.



II. Beş yüz Yıllık Bir Hesabın Görülmesi: Lausanne Konferansı

A. Birinci Dönem Lausanne tartışmaları:

20 Kasım 1922-4 Şubat 1923

Gazi Mustafa Kemal Saltanatı kaldırmakla ülkede yönetim birliğini sağlamıştı. Mudanya Ateşkesi ve Lloyd Georg’un düşmesi ile gerçekçi bir barışın yolu açılmıştı.

Barış Konferansına baş delege olarak Mustafa Kemal’in tercihine uygun olarak Meclis tarafından İsmet Paşa seçilmişti. İkinci delege olarak Hasan (SAKA), üçüncü delege olarak da Rıza Nur uygun bulunmuştu.

Türk delegasyonuna verilen talimat şöyledir. “Doğu Trakya sınırı 1913 sınırı olmalıdır. Batı Trakya’da halk oylamasına başvurulmalıdır. Anadolu’ya yakın Ege adaları Türkiye’ye verilmelidir. Boğazlar ve Gelibolu da yabancı askerlerin varlığı kabul edilmemelidir. Güneyde Suriye sınırı daha güneye alınmalı, Irak sınır ise, Kerkük, Musul ve Süleymaniye’yi Türkiye’ye bırakacak şekilde çizilmelidir. Kapitülâsyonlar ve Türk topraklarında bir Ermeni yurdu kurulması teklifleri reddedilmelidir. Bu konuda ısrarlar olursu tartışmalar kesilmelidir. Azınlıklar meselesi mübadele ile çözülmelidir. Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan ülkeler arasında hakça bölünmelidir. Osmanlı hissesi Yunanistan’dan alınacak tazminata karşılık tutulmalı, bu mümkün olmazsa, borcun 20 yıl süre içinde ödenmesi sağlanmalıdır. Duyun-u Umumiye idaresi kaldırılmalıdır. Ayrılacak ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddesi geçerli olacaktır”. Özetle Türk tarafının amacı 1920’den beri dünyaya ilân edilmiş olan Misak-ı Millî sınırları içinde tam bağımsız bir yeni Türk Devleti yaratmaktır309.

Karşı tarafta İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon müttefikler arasındaki dayanışmayı devam ettirmek ve bu suretle Türkiye’ye istediği şartları kabul ettirmeyi plânlamaktadır. Mağrur İngiliz Lordu, Türkiye’ye Birinci Dünya Savaşından yenilgi ile çıkmış devlet işlemi yapmak istemektedir. Onun barış konferansındaki hedefleri özetle şunlardır: “Doğu Trakya sınırı, 1915 sınırı olarak kalmalıdır310 Boğazlar seyrüsefere açık ve askerden arınmış olmalıdır. Kapitülâsyonlar ufak tefek bazı değişiklerle yürürlükte kalmalıdır. Ege adaları Müttefiklere bırakılmalı ve onlar bunları dilediklerince elden çıkarmalıdır. Suriye ve Irak sınırları aynı kalmalıdır. Türkiye’den savaş tazminatı alınmalıdır. Türklerin Yunanistan’dan istedikleri savaş tazminatı verilmemelidir. Türkiye’deki azınlık hakları güvence altına alınmalıdır. Türk askerî gücü sınırlandırılmalıdır. Mali hükümler Müttefiklerce kararlaştırılmalıdır. Türkiye savaştan önce Müttefiklere tanınmış olan ayrıcalıkları tanımalı, ateşkesten bu yana hükümsüz ilân ettiği sözleşmelerin halen yürürlükte olduğunu kabul etmelidir”. Fransa ve İtalya da bu tasarıyı ufak tefek kayıtlarla benimsiyorlardı. Böylece üç devlet 18 Kasım 1922’de genel bir görüş birliğini sağlamış oluyorlardı.

Konferans 20 Kasım 1922’de İsviçre’nin Lausanne şehrinde toplandı. Bir tarafta Türkiye vardı. Karşı tarafta Yunanistan, İngiltere, Fransa İtalya, Japonya ve Sırp-Hırvat-Sloven (Yugoslavya ) Devleti vardı.

Türk delegasyonu, görüşmelerin başından beri dezavantajlı durumdadır. Diplomatik deneyimleri pek az, haber kaynakları çok sınırlı, yabancı dil bilgileri de sınırlıdır. Üstelik Lozan-Ankara haberleşmesi de Entellijans Servis’in denetimi altındadır. Müttefik kuvvetlerin Boğazlardaki varlığı ağırlığını hissettirmektedir. Yoğun bir Ermeni, Rum propagandası Avrupa ve özellikle İsviçre basınını etkisi altına alma gayreti içindedir. Müttefikler aralarında görüş birliğini sağlamışlardır. Siyasî konularda İngiltere’nin, malî konularda Fransa’nın, hukukî konularda İtalya’nın tartışmaları yönetmesi kabul edilmiştir. Ayrıca Balkan devletleri de büyüklerin arkasında destekleyici bir blok oluşturmuşlardı311.

Nitekim 22 Kasım’da arazi meseleleri 1 numaralı siyasî komisyonda tartışılırken bu durum bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı. Toplantıda İsmet Paşa, Trakya’da 29 Nisan 1913 tarihli İstanbul Antlaşması hudutlarının sınır olmasını ve Batı Trakya’da da halkoyu düzenlenmesini istediğinde, Müttefikler tehdit edici bir tavırla karşı çıktılar. Türkiye’nin Meriç ötesine geçmesinin Balkan’larda büyük tedirginlik yaratacağı anlaşılıyordu. Adalar işi görüşülürken İsmet Paşa, Türkiye’nin güvenliği bakımından yakın ve küçük adaların ülkesine bırakılmasını, diğerlerinin askerlikten arınmış olarak tarafsız veya bağımsız hale konulmasını talep etti. Müttefikler karşı çıktılar. Mesele alt komisyona havale edildi. Sonuç olarak Gökçeada ve Bozcaada’nın Türkiye’de kalması, merkez adalarının askerlikten arındırılması ve kendilerine yöresel bir idare verilmesi benimsendi. Bundan sonra Konferansın işleme şeklinde değişiklik oldu. Meseleler önce kuliste olgunlaştırılıp sonra resmi toplantılara getirildi.

İngiltere ve Türkiye’nin büyük önem verdikleri Musul Meselesi kuliste çözümlenemedi. Resmî toplantıda Türk delegesi, etnik, coğrafi, tarihi ve siyasî gerekçelere dayanarak Musul bölgesinin geri verilmesini, bunun için de halk oylamasına başvurulmasını istedi. Curzon ise, halkoylamasını kabul etmedi. Hakeme başvurulmasını, bu kabul edilmezse Milletler Cemiyeti’nin müdahalesini isteyeceğini belirtti ve müttefiklerince desteklendi.

Konferansın kaderi İngiltere’nin tutumuna bağlıydı. İngiltere’nin en fazla önem verdiği meselelerden biri de Boğazların statüsü ile ilgiliydi. Haliyle Rusya da Boğazlarla birinci derecede ilgiliydi. Dolayısıyla konu görüşülürken Konferansa davet edilmişti. Rusya, Boğazların ticarî ulaşıma açık, savaş gemilerine ve uçaklara her zaman kapalı tutulmasını, İstanbul ve Boğazların güvenliğinin Türkiye tarafından sağlanmasını savunuyordu. Rusya ihtilâl ve dış tehditler karşısında olduğundan, güvenliği açısından Boğazların berkitilerek kendisi ile kapitalist dünya arasında bir duvar teşkil etmesini, o günkü çıkarlarına uygun görüyordu.

Curzon bu teklifi, “Karadeniz’i Türkiye’nin sadık bekçiliği altında bir Rus gölü haline koymak” diye nitelendirerek reddetti. Karşı teklif olarak, Boğazların gerek savaş ve gerekse barışta deniz ulaşımına açık tutulmasını; Boğazlar ile Asya ve Avrupa’daki bazı yakın bölgelerin etkili bir şekilde silahtan arındırılmasını bunun denetimi için Türkiye’nin başkanlığında devamlı görev yapacak uluslararası bir komisyon kurulmasını önerdi. Teklif Fransız ve İtalyan delegeleri tarafından desteklendi.

İsmet Paşa Konferansın kaderinin İngiltere’ye bağlı olduğunu ve İngiltere içinde en önemli konunun Boğazların statüsü olduğuna inanıyordu. Sovyet delegesi ile yaptığı görüşmede, Boğazlar dolayısıyla çıkacak bir çatışmada Sovyetlerden yardım alamayacağını da öğrenmişti. Bu itibarla Boğazlar konusunda son derece temkinli davrandı. İsmet Paşa, Boğazlara hâkim Türkiye’nin barış için bir güvence oluşturacağını; Boğazlardan geçişin ticaret gemilerine serbest olmasını, ama savaş gemilerinin tonajlarının sınırlandırılmasını; İstanbul’un güvenliğinin mutlaka sağlanmasını istedi. Bu konuda pürüzlü noktalar olmakla beraber bir anlaşma zemini bulunabileceği anlaşıldı.

Siyasî komisyonda pürüzlü konulardan birisi de azınlıklar meselesiydi. Tam bağımsızlığını elde etmeye kararlı olan yeni Türkiye Devleti, büyük devletlerin yüzyıllardan beri azınlıklar bahanesiyle iç işlerine karışmalarını ve azınlıkları kendi çıkarları için bir tahrik unsuru olarak kullanmalarını kesinlikle engellemek kararındaydı. Türkler azınlık meselesinin kesin bir çözüme bağlanması için, azınlıkların mübadele edilmelerini, kalacaklara medeni ülkelerde tanınan ölçülerde azınlık hakları tanınmasını; azınlıkların dışarıdan tahrik edilmesine artık son verilmesini istiyorlardı. İngiltere Konferans kesilecekse, bu vesileyle kesilmesini kamuoyunu etkilemek ve propaganda açısından yararlı görüyor ve konuyu istismar etmek istiyordu. Curzon azınlıklar için af ilân edilmesini; azınlıkların askerlikten muaf tutulmalarını, bunlara verilecek güvenceyi gözetmek için İstanbul’da Milletler Cemiyet’ine bağlı bir Azınlıklar Komiserliği kurulmasını; Ermenilere de Anadolu toprakları üzerinde bir yurt verilmesini istiyordu. Sıcak geçen tartışmalardan sonra konu alt komisyona havale ediliyordu. Oradaki tartışmalar sonucunda Türk görüşüne uygun bir çözüme yöneliyordu,

Sonuç olarak, siyasî komisyonda görüşülen meselelerden Musul ve Trakya’da Karaağaç meselesi hariç, diğerlerine de ortak bir anlaşma ortamı hazırlanmış oluyordu.

Bu gelişmelere karşılık malî ve hukukî meseleler komisyonlarında çetin tartışmalar vardı. Yeni Türkiye, tüm bağımsızlığını engelleyen zincirleri kırmak istiyordu. Bunu sağlamak için, ekonomik bağımsızlığını köstekleyen bütün sınırlamaların kaldırılmasını; Osmanlı borçlarının İmparatorluktan ayrılan bütün ülkeler arasında âdil bir şekilde paylaştırılmasını; Türkiye’den savaş tazminatı ve işgal masrafı istenmemesini; Yunanistan’ın Anadolu’daki yaptığı vahşi tahribatı ödemesini talep ediyordu. Bu konular uzun tartışmalara yol açtı. Çözüm bulunamayınca, Türk delegesi iktisadi ve mali meselelerin barıştan sonraya ertelenmesini teklif etti. Teklif kabul edilmedi. Malî komisyonun belli başlı meseleleri böylece ortada kalıyordu.

Hukukî meselelerin görüşüldüğü üçüncü komisyonun en pürüzlü işi kapitülâsyonların ne olacağı konusuydu. Bu konuda Türk heyetine verilen talimat kesindi. Kapitülâsyonlar kayıtsız şartsız kaldırılacaktı. Israr edilirse, müzakereler kesilecekti. Görüşmelerde Müttefikler kapitülâsyonlar yerine ikame edilecek başka bir sistemin geliştirilmesinde ısrar ettiler. İsmet Paşa, kapitülâsyonların hür ve bağımsız yaşamak isteyen bir milletin hukuku ile bağdaşamayacağını; dolayısıyla Türkiye’nin ne kapitülâsyonları, ne de onun yerini tutacak bir sistemi asla kabul etmeyeceğini kesin bir dille ifade etti. Müttefiklerin bu konudaki ısrarları anlaşma yollarını kapatıyordu.

1923 Ocak sonuna gelindiğinde, Musul, adlî kapitülâsyonlar, Trakya sınırı, tazminat ve tamirat konuları askıda kalmıştı. Üç müttefik devlet temsilcileri kendi aralarında hazırlamış oldukları anlaşma metinlerini 31 Ocak’ta Türk delegasyonuna vererek bunun tümüyle kabul veya reddedilmesini istediler. Müttefikler anlaşma olmayan konuların hepsini kendi arzularına göre düzenleyerek anlaşma tasarısına koymuşlardı. Bu tasarıya karşılık Türk heyeti üzerinde anlaşılan konuları kapsayan bir tasarı sundu. Anlaşılamayan konularını savaştan sonraya bırakılmasını teklif etti. Müttefikler kendi tasarılarında ısrar ettiler. Lord Curzon 4 Şubatta Lozan’ı terk etti. Barış isteyen Türk heyeti herkesten önce Lousanne’a gelmişti ve herkesten sonra orayı terk ediyordu.

Mustafa Kemal, konferansın tartışmalarını günü gününe takip etmiş, zaman zaman İsmet Paşa’yı yüreklendirici mesajlar göndermişti. İsmet Paşa’nın yurda dönüşünde, 18 Şubat 1923’te onunla Eskişehir’de buluştu. Gazi’nin amacı barış konusunda İsmet Paşa’nın vardığı sonucu öğrenmek ve ona göre Meclis içi ve Meclis dışı ilişkileri yönlendirmekti. İsmet Paşa’ya göre: Barışın akıbeti İngiltere’nin tutumuna bağlıdır. Konferansın birinci kısmında İngiltere’nin önemli gördüğü konular çözümlenmiştir. Musul meselesi barıştan sonraya ertelenirse geri kalan meseleler için İngiltere barışı engellemeyecektir. Aralarındaki özlü görüşmelerden sonra, Mustafa Kemal ile İsmet Paşa arasında barışın mümkün olduğu konusunda görüş birliği sağlandı. Konu Meclis’in gizli oturumlarında da uzun uzun görüşüldü ve şiddetli hırçın tartışmalara yol açtı. Meclis’te özellikle İkinci Grup üyeleri, barış yapılmamasını İsmet Paşa’nın hatasına bağlıyorlardı. Bazıları da onun verilen talimatların dışına çıktığını, Misak-ı Millî’den ödün verildiğini ileri sürerek değiştirilmesini istiyordu. Tartışmaları takip eden Mustafa Kemal’de zaman zaman söz alarak milletvekillerini ikna etmeye çalıştı. Gazi, Musul meselesinde çok hassasiyet gösteren milletvekillerine, Musul meselesinin oradan vazgeçildiği anlamına gelmediğini , bir yıllık sürenin Türkiye’nin lehine çalışılabileceğini hatırlattı. Delegasyonun kendisine verilen talimat dışına çıkıp çıkmadığını takdirin Bakanlar Kuruluna ait olduğunu belirtti. Gereken talimat Delegasyona Bakanlar Kurulunca verildi. Delegelerimiz milletimizin ve Meclisimizin şerefini korumuştur. Kendileri manevî bakımdan Meclis’ce de desteklenerek görevine devam etmelidir diyerek olayı noktaladı.

Meclis’de 6 Mart’a kadar devam eden görüşmelerden sonra şu karara varıldı.

1. Müttefiklerin verdikleri barış projesini olduğu gibi kabul etmeye imkân yoktur, ısrar edilirse savaş sebebi olur.

2.Hayati bir meselemiz olan Musul işi kısa bir zamanda çözümlenmelidir.

3.Malî, iktisadî idarî meselelerde hayat ve istiklâl haklarımızın sağlanması şartıyla, barış girişimlerinde bulunması için Bakanlar Kuruluna izin verilmiştir.

B. Lausanne’da İkinci Dönem: 23 Nisan 1923-24 Temmuz 1923

Bakanlar Kurulu 7 Mart 1923’de Türk barış tasarısını oluşturdu. Tasarıya hakim olan zihniyet, arazi meselelerinde Misak-ı Millî’ye ters düşmeyecek bir hal şekli bularak Müttefikleri tatmin etmek, buna karşılık, malî iktisadî ve idari konularda tam bağımsızlık elde etmektir.

Türk tasarısı Müttefiklere 9 Mart 1923’de verilerek konferansın iki haftaya kadar ya bir Avrupa şehrinde veya İstanbul’da yeniden başlaması istendi. Tasarıda Lausanne’daki Müttefik tasarısının 156 maddesinden 90’ı aynen kabul ediliyordu. Arazi konusunda Trakya, sınırının Meriç talweginden geçmesi, Meis ve Merkep adalarının Türkiye’ye bırakılması, Yunanistan’ın savaş tazminatı ödemesi yer alıyor, iktisadî maddelerle, adlî deklarasyonun anlaşmadan çıkarılması teklif ediliyordu.

Müttefikler Türk projesindeki hususları görüşmek üzere 23 Nisan 1923’te Lausanne’da görüşmelere devam edilmesini teklif ettiler. Esasen barış yapmadan dönen delegeler, kamuoylarında hoş karşılanmadığı için konferansın kesilmeyip tehir edildiği çok önceden ilân edilmişti.

Masada İsmet Paşa’nın gücünü arttırmak için ordu güçlendirilmiş, kapitülâsyonlar konusunda daha önce başlayan uygulamaya ödün verilmeden devam edilmekteydi. Lausanne’da anlaşmaya varılması halinde Meclis’in ödün vermeye elverişli olmayan havası dikkate alınarak seçimin yenilenmesi kararı da alınmıştır (1 Nisan 1923).

İkinci dönem Lausanne Barış görüşmeleri, 23 Nisan 1923’de başladı. Bu dönemde, İngiltere aradan çekilmiş gibidir. Mağrur ve hırçın Lord Curzon’un yerini, İngiltere’nin İstanbul Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold almıştır. Buna karşılık Fransa’nın tutumu sertleşmiştir. Dönemin tartışma konuları Yunan tazminatı, Meis adası, Kapitülâsyonlarını ilgası, malî, iktisadî meseleler ve adliye ile ilgilidir.

Önce Trakya sınırı işi konuşuldu. Sınırın Meriç talveginden geçmesi, Tavşan adalarının Türkiye’ye bırakılması; Adakale ve Meis’den vazgeçilmesi kabul edildi.

Yunan tazminatı konusunda, Venizelos Türkiye tazminatta ısrar ederse, konferansı terk etmek talimatı aldığını söylüyordu. Yunanlılar Batı Trakya’da askerî yığınak yapmaya girişiyorlardı. İngilizler Yunan idarecilerini “çılgınca bir maceraya girmemeleri için” uyarıyorlardı. Çözüm formülünü Venizelos buldu. Yunanistan’ın savaş tazminatına karşılık Karaağaç’ın Türkiye’ye bırakılmasını önerdi. İsmet Paşa sorumluluğu üzerine alarak bunu kabul etti. Olay İsmet Paşa ile Başbakan Rauf Bey arasında anlaşmazlığa yol açtı. Durum ancak Mustafa Kemal’in araya girmesi ile düzeltildi.

Konferansın uzama sebeplerinden birisi de kapitülâsyonlar meselesiydi. Türk heyeti “Montagna formülü” üzerinde direnmek, aksi takdirde konferansı terk etmek talimatı almıştı. Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında Müttefikler, birkaç yabancı hakimin beş yıl süre ile danışman olarak istihdam edilmesi şartıyla kapitülâsyonların kaldırılmasını kabul ettiler.

Konferansın sonuna kadar sürüklenen diğer bir mesele, Osmanlı borçları meselesiydi. Bilhassa borç faizlerinin hangi cins para ile ödeneceği tartışması sürüp gidiyordu. Türkler frank, Fransızlar altın olarak ödenmesini ileri sürmekteydiler. Londra’nın baskısı ile bu konuda Fransız direnişi yumuşatıldı.

Sürüncemede olan meselelerden birisi de Türk topraklarının boşaltılmasıydı. İstanbul ve tarafsız bölge denilen Boğazlar mıntıkasında işgal kuvvetleri vardı. Müttefikler, Türkiye üzerinde baskı aracı olarak kullanmak maksadıyla, Türk topraklarının boşaltılmasını mümkün olabildiğince geriye atmak istiyorlardı. Fakat askıdaki bütün pürüzler ortadan kaldırılınca, barışın imzalanmasından sonra Türk topraklarını boşaltmayı kabul ettiler.

Böylece 17 Temmuz 1923’de yapılan son toplantıda askıda kalan konular çözüme bağlanmış oluyordu. Bunun üzerine, İsmet Paşa anlaşmayı imza için Ankara’dan yetki istedi. Beklediği cevap gecikince, Mustafa Kemal’e başvurdu. Onun olumlu cevabı üzerine anlaşmayı 24 Temmuz 1923’te imza etti312a.

Mustafa Kemal silâh arkadaşının bu seferki hizmetini “tarihi bir başarıyla taçlandırma” olarak tanımladı onu ve mesai arkadaşlarını kutladı.

1914 yılından beri devam eden savaşa son veren Lousanne Antlaşması 143 maddelik esas antlaşma ile 18 ek belgeden oluşmaktadır. Anlaşmanın ilk 22 maddesi sınırları saptamaktadır. Trakya sınırı Karaağaç istasyonunu Türkiye’de kalmak üzere Meriç Talweki olarak kabul edilmiştir. Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları dışında kalan adalar Yunanistan’a bırakılıyordu. Ancak bunlardan Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Limni adalarında bir deniz gücü ve istihkâm yapılmayacaktı. Bu adalardaki asker, yöreden silâh altına alınıp eğitilecek askerle sınırlı olacaktı. İtalya’nın 1911-1912’de işgal ettiği ve Ouchy Anlaşması ile geri vermeleri gereken Rodos, Onikiada ile Meis adaları onlara bırakılıyordu. Suriye sınırı Ankara Anlaşması ile kabul edildiği gibi kalıyordu. Irak sınırı ise dokuz ay içinde barış yoluyla çizilecek, bu mümkün olmazsa, konu Milletler Cemiyeti’ne götürülecek, her iki tarafta alınacak kararı beklerken her hangi bir askerî harekette bulunmayacaktı.

Azınlıkların himayesi konusunda, Türkiye halkı din, itikat ve mezhep farkı olmadan eşit muamele görecek gayri Müslimler hayır kurumları ve okullar yapabilecekler Müslümanların yararlandıkları her türlü medenî ve siyasî haklardan yaralanacaklardır.

Malî hükümlerde, Osmanlı borçlarının Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nden arazi alan devletlerle, Asya’dan ayrılanlar arasında nasıl taksim edileceği açıklanmaktadır.

İktisadî hükümlerde, Türkiye’de yabancılara ait emlâk ile Türkiye dışında Türklere ait emlâkin sahiplerine iadesi ve bununla ilgili teferruat, ortak hakem mahkemelerinin oluşması ile ilgili hususlar açıklanmaktadır.

Boğazlarla ilgili olarak yapılan sözleşmede, Boğazların statüsü saptanmıştır. Buna gere Boğazlar ticaret gemilerine açıktır. Savaş halinde Türkiye tarafsız ise bu serbestlik devam edecektir. Türkiye savaşta taraf ise, geçişleri kontrol ile hasımlarına yasaklayabilecektir. Boğazlardan geçen harp gemilerinin tonajı, Karadeniz’deki en kuvvetli donanmadan daha fazla olmayacaktır. Savaş halinde Türkiye tarafsız ise, gece ve gündüz geçme serbestliği vardır. Taraf ise, ancak tarafsız harp gemileri geçebilecektir. Çanakkale ve İstanbul boğazlarının iki yakasında 15-20 km lik belirli alanlar askerden arındırılacaktır. Marmara, Gökçeada, Bozcaada, Semadirek, Limni adaları askersiz olacak. İstanbul’da 12 000 asker ve deniz üssü bulunabilecektir. Boğazlardan geçiş, Türkiye’nin başkanı olduğu İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Yunan, Bulgar, Sırp, Rumen ve Rus delegelerinden oluşan bir komisyon tarafından yürütülecektir.

Trakya sınırı ile ilgili sözleşmede, Türk, Yunan, Bulgar sınırları, her iki taraftan yaklaşık 30 km derinliğinde askerden arındırılmaktadır.

Adliye ile ilgili görüşmelerde, Türkiye’nin 5 yıl için danışman statüsünde yardımcı hakimlerin hizmetini alması öngörülmektedir.

Karaağaç ile ilgili sözleşmede, anlaşmanın tasdik edilmesi şartıyla en geç 23 Eylül 1923’te Türkiye’ye teslim edilmesi kararlaştırılmıştır.

Türk ve Rum ahalinin mübadeleleri ile ilgili sözleşmede, Batı Trakya Türkleri ve İstanbul Rumları hariç olmak üzere, Türk ve Rum nüfusun mübadeleleri ile ilgili ayrıntılar belirtilmektedir.

Barış konferansı boyunca Türk tarafının hassasiyetle üzerinde durduğu müttefik güçlerin işgali altında bulunan Türk topraklarının boşaltılmasına dair olan sözleşmede, anlaşmanın Türkiye tarafından tasdik edilmesinden itibaren 6 haftalık bir süre içinde müttefiklerin, Türk topraklarını boşaltmaları, Mondros ateşkesi gereğince Müttefiklerin el koydukları harp gemileri ve malzemelerini bulundukları yerlerde Türkiye’ye teslim etmeleri hükme bağlanmaktadır.

Mustafa Kemal Lausanne Anlaşmasının bir an önce tasdik edilmesini istiyordu. Böylece işgal kuvvetlerinin bir an önce İstanbul ve Boğazlardan ayrılmasını sağlayacaktı. Antlaşma Meclise geldiğinde heyecanlı konuşmalara vesile oldu. Gerçi Millî Mücadeleyi şerefle başarı ile destekleyen Gazi Meclis dağılmış-, yapılan seçimlerde II. Grup tasfiye edilmişti. Fakat Meclis de özellikle Batı Trakya, İskenderun, Antakya, Musul konularında Misak-ı Millî’den ödün verildiği öne sürülmüş Boğazlarda tarafsız mıntıka oluşturulması, Yunan tazminatı, Osmanlı borçları konuları eleştirilmiştir. Antlaşmayı beğenenler eşitlik esasında yapılmasını alkışlamışlardır. İsmet Paşa savunmasında “antlaşmanın mütecanis, yeknesak bir vatan yarattığını bu vatanın iç idaresi bakımından ayrıcalıklardan mükellefiyetlerden kurtulmuş, hür bir vatan” olduğuna dikkati çekti. Neticede Meclis, 14’e karşı 213 oyla anlaşmayı onayladı (23 Ağustos 1923). Anlaşmanın onaylanmasının ardından 15 Eylül’de Karaağaç, 21 ve 22 Eylül’de Bozcaada ve İmroz (Gökçeada) Yunanlılardan teslim alındı. Müttefikler 2 Ekimde Türk sancağını selâmlayarak İstanbul’u terk ettiler. Türk birlikleri 6 Ekim’de İstanbul’a girdiler. İşgalciler “geldikleri gibi gitmişlerdi.”



C. Lausanne Antlaşmasının Değerlendirilmesi

Lausanne Antlaşması ile Mustafa Kemal’in son derece güç şartlar içinde başlattığı Millî Mücadele, Mehmetçiğin süngüsü ile çizdiği sınırlarla tescil edilmiştir. Keza bu antlaşma ile “dünün her an ölümü beklenen hasta adamından” genç dinamik tam bağımsız yeni bir devlet doğmuştur. Böylece Avrupa’nın birkaç yüz yıldır “Doğu Meselesi” adı altında yoketme amacı ile yürüttüğü Sèrves antlaşmasıyla gerçekleştirme noktasına getirdiği politika iflâs etmiş oluyordu. Mümkün olan ile olmayanın sınırını doğru hesaplayan Mustafa Kemal, Misak-ı Millî sınırlarını içinde homojen bir vatan ve yönetim bakımından her türlü dış müdahaleye kapalı, tam bağımsız bir devlet oluşturmayı amaç edinmişti. Dolayısıyla Lausanne’da tam bağımsızlığa gölge düşürebilecek her türlü kaydın kaldırılması için mücadele edilmiştir. Böylece Türkiye yıllardan beri devam eden Avrupa’nın siyasî ve iktisadi vesayetinden yakasını kurtarmıştır. Özellikle zorunlu nüfus mübadelesi ile Anadolu’nun Türkleşmesi tamamlanmış büyük devletlerin azınlıkları koruma bahanesiyle ülkenin iç işlerine yaptıkları müdahalenin kaynağı kurutulmuştu. Lausanne gerçeklere dayalı ve dengeli bir barış anlaşması niteliği ve Türkiye’nin basiretli yöneticilerinin idaresi ile ülkeye, bugün itibarıyla 78 yıllık, tarihinin en uzun barış dönemini sağlamıştır. Bu sayede Atatürk Türkiyesi güçlenmek ve çağdaşlaşmak için gerekli zamanı kazanmış, Atatürk inkılâplarıyla her bakından yeni bir yapılanmaya girişmiş, yepyeni modern bir çehreye bürünmüştür.

Lausanne, haliyle Yunanistan’ın Anadolu macerasını noktalamıştır. Büyük hayallerin cazibesi ve emperyalist büyük devletlerin teşvikiyle, kaldırabileceğinden ağır bir yükün altına giren Yunanistan, Anadolu felâketiyle çok ağır bir darbe yemiş, yıllarca siyasî istikrarsızlık içinde kalmıştır. Anadolu’dan gelen mübadillerle sosyal ve ekonomik sıkıntı daha da ağırlaşmıştır. Anadolu macerasının diğer bir sonucu da, Megali İdea – Büyük Yunanistan hayali bir süre için Yunan politikacıların kafalarında geri plâna itilmiştir.

Gazi Mustafa Kemal, Lausanne görüşmelerinin her safhasını takip ve gerektiğinde müdahale ederek Türk isteklerine uygun bir barışın yapılmasını sağlamıştır.

Sonuç itibarıyla, Gazi Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’den 24 Temmuz 1923’e kadar devam eden dönemde, Türk Millî Kurtuluş Hareketi’nin odağı temel faktörü olmuş, kudretli kişiliği, üstün teşkilâtçılık ve komutanlık vasıfları, bitip tükenmeyen enerjisi, ileriyi önceden görebilme ve sezebilme ve gerçekçi davranabilme meziyetleri; zaman ve mekân ve imkân faktörlerini en iyi kullanabilmek yeteneğiyle, yok edilmenin eşiğine gelen Türkiye’yi yeniden ve daha güçlü olarak ayağa kaldırmış ve bağımsızlığını ebediyen koruyabilmesi için onu çağdaş ufuklara yönlendirmiştir.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

GEÇİCİ BARIŞ DEVRİNDE TÜRKİYE 1923-1930

Lozan’ın Bıraktığı Meseleler ve Çözümü
Lozan Barış Antlaşması ile Yeni Türkiye, milletlerarası planda resmen tanınmış olmaktaydı. Lakin Türk Milli Varlığının bu tanınması, dört yıllık ağır ve kanlı bir mücadelenin sonunda kazanılan kesin bir zaferle mümkün olabilmişti. Fakat, zafer, Türk vatanını paylaşmak ve parçalamak istemiş olan devletlerle Türkiye arasındaki münasebetleri hemen huzura ve düzene kavuşturamadı. Bunun başlıca sebeplerinden biri, iki taraf arasındaki güvensizlik duygusu idi. İkincisi de, Lozan Antlaşmasında kesin çözüm formülüne bağlanmamış olan meselelerle diğer meselelerin çözümlenmesi sırasında ortaya çıkan buhranlardır. Bu buhranlar özellikle Türkiye’nin güvensizliğini kuvvetlendirdiği gibi, bu güvensizlik duygusu da meselelerin çözümlenmesinde bir güçlük unsuru olmuş ve dolayısiyle iki taraf arasında normal münasebetlerin kurulması uzunca bir zaman almıştır.
Lozan’ın çözümlemeden bıraktığı üç temel mesele vardı: İngiltere ile Musul anlaşmazlığı, Fransa ile Osmanlı borçları meselesi ve diğer çeşitli meseleler ve Yunanistanla da ahali değişimi meselesi idi . Bunlara kısaca değinelim.

Musul Meselesi
I. Dünya Savaşından önce Musul bölgesi, petrolleri dolayısiyle, İngiltere, Fransa, Almanya ve hatta Birleşik Amerika arasında rekabet konusu olmuş, lakin 1916 Sykes-Picot anlaşması ile bu bölge Fransaya bırakılmıştı. 1920 Nisanındaki San Remo Konferansında Fransa, kendisini Orta Doğuda desteklemesine karşılık, burasını İngiltereye bırakmıştı. Lozan Konferansında Türk-Irak sınırının çizilmesi meselesi görüşme konusu olduğu zaman, Türkiye, Musul ve Süleymaniye bölgeleri halkının büyük çoğunluğunun Türk olması hasebile, buraların Türk sınırları içine katılması gerektiğini ileri sürmüş ve Irak adına, mandater devlet olarak, İngiltere de buna itiraz etmişti. Bunun üzerine Lozan Antlaşmasının 3. maddesiyle, bu meselenin çözümü, dokuz ay içinde bir sonuca ulaştırılmak üzere, Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakılmıştı. Bu görüşmeler 19 Mayıs 1924 de İstanbul Konferansı ile başladı ve 5 Hazirana kadar devam etti. Taraflar, Lozan’daki tutumlarında bir değişiklik yapmadıkları için, bir uzlaşmaya varmak mümkün olmadı. Türkiye, yine Musul ve Süleymaniye’nin Türk sınırları içinde kalmasında ısrar etti. İngiltere ise bu fikre yanaşmadığı gibi, üstelik Hakkari ilinin dinsel çoğunluğunun Süryani olduğunu, Süryanilerin ise Irak’a göç etmeleri dolayısiyle, Hakkari’nin de Irak’a katılması gerektiğini ileri sürdü.
İstanbul Konferansının sonuçsuz kalması ve özellikle Türkiyenin tutumunu yumuşatmaması üzerine, İngiltere Türk-Irak sınırları bölgesinde sınır olaylarını kışkırtıp, burada karışıklıklar çıkarmaya başladı. Bu durum Türk-İngiliz münasebetlerinin gerginleşmesine sebep oldu.
Yine Lozan Antlaşmasına göre, ikili görüşmeler başarılı sonuç vermezse, mesele Milletler Cemiyetine havale edilecekti. Milletler Cemiyeti 1924 Eylülünde meseleyi ele aldı. Türkiye Musul ve Süleymaniye bölgelerinde plebisit/halk oylaması yapılmasını teklif ettiyse de, İngiltere buna yanaşmadı. Öte yandan, Milletler Cemiyeti Musul meselesi hakkında inceleme yapıp, rapor vermek üzere bir komisyon teşkil etti. Komisyon raporunu Milletler Cemiyetine 1925 Eylülünde sundu. Rapor, Musul’un Irak’a katılması gerektiğini ve ayrıca Kürtlerin, haklarının da garanti altına alınmasını tavsiye ediyordu. Bu sırada İngiltere Milletler Cemiyetinde hakim durumda olduğu için, Milletler Cemiyeti Konseyi de bu tavsiyeyi aynen kabul etti. Komisyon raporu Hakkariyi Türkiyeye bırakmıştı.
Milletler Cemiyeti Konseyinin kararı Türkiye’de büyük bir tepki yarattı ve İngiliz aleyhtarlığının yeniden kuvvetlenmesine sebep oldu. Hatta Türk basını bir Türk-İngiliz savaşından bile söz etti. Lakin Türk Hükümeti daha ileriye gidemedi. Çünkü, yıllarca süren savaştan yeni çıkılmıştı ve tekrar savaşmak kolay değildi. Kaldı ki, içerde çözüm bekleyen bir sürü ekonomik ve sosyal meseleler vardı. Bu sebeple, 5 Haziran 1926 da İngiltere ile bir anlaşma imzalıyarak Milletler Cemiyeti kararını kabul etti. Bu antlaşma, bugünkü Türk-Irak sınırını çizmiş ve Musul buhranını sona erdirmiştir.
Musul buhranı, Türkiye ile Sovyet Rusyayı birbirine daha fazla yaklaştırmıştır. Çünkü Sovyetler, Locarno Anlaşmalarının imzasından hiç hoşnut kalmamışlardı. Bunun içindir ki, sınırlarını çevreliyen devletlerle saldırmazlık antlaşmaları imzalama yoluna gitmişlerdir. Milletler Cemiyeti Konseyi’nin, komisyon raporunu kabul ettiğinin ertesi günü, 17 Aralık 1925 de Paris’de Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imza edilmiştir. Milli Mücadele sırasında olduğu gibi, İngiltere ile münasebetlerin gerginleşmesi, Türkiyeyi Sovyet Rusyaya tekrar yaklaştırıyordu .

Fransa ile Meseleler
Fransa ile, Lozan’dan arta kalan esas mesele Osmanlı borçları meselesi idi. Fakat bu meselenin yanında başka meselelerin de varlığı, Türk-Fransız münasebetlerinin normale girmesinde önemli engel teşkil etmiştir.
Fransa ile birinci mesele, Türkiye-Suriye sınırının tesbiti idi. 20 Ekim 1921 Ankara İtilafnamesine göre, (8. madde), bu itilafnamenin imzasından, bir ay sonra, Türkiye-Suriye sınırını kesin olarak çizmek üzere karma bir komisyon kurulacaktı. Fakat bu mümkün olmadı. Komisyon ancak 1925 Eylülünde kurulabildi ve sınırların çizilmesinde anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Bir kısım topraklar üzerinde taraflar karşılıklı iddialar ortaya attılar. Bunun üzerine Türk ve Fransız hükümetleri doğrudan doğruya diplomatik müzakerelere girerek, 18 Şubat 1926 anlaşması ile bu meseleyi sona erdirdiler. “Dostluk ve İyi Komşuluk” sözleşmesi adını alan bu anlaşma sadece Türkiye-Suriye sınırını çizmekle kalmayıp, genel olarak Türk-Fransız münasebetlerini de düzenlemekteydi. Buna göre, taraflar aralarındaki anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözecekler ve taraflardan birine yöneltilen silahlı bir saldırı halinde diğeri tarafsız kalacaktı. Lakin bu anlaşma 18 Şubat 1926 da parafe edilmekle beraber, Fransa hemen imzaya yanaşmadı. Türkiye ile İngiltere arasındaki Musul anlaşmazlığının çözümlenmesini bekledi. San Remo anlaşmasının ruhuna uygun olarak Fransa Musul meselesinde İngiltereyi destekliyordu. Türkiye Milletler Cemiyeti kararını kabule karar verince, Fransa da Türkiye ile “Dostluk ve İyi Komşuluk” sözleşmesini 30 Mayıs 1926 da, yani Türk-İngiliz Musul anlaşmasından 6 gün önce imzaladı.
Türk-Fransız münasebetlerinde sürtüşme çıkaran ikinci mesele de, Türkiye’deki Fransız misyoner okulları meselesi oldu. Türk hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak, bu okullarda ve genel olarak yabancı okullarda, Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenler tarafından okutulması prensibini kabul etti. Bu okullar buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine Fransa ve Papalık işe müdahale etmek istediler. Türk hükümeti ise, sadece bu okulları kendisine muhatap tutarak, Fransayı ve Papalığı işe karıştırmadı. Fransa da daha ileri gidemedi, lakin bu olay da iki devlet arasındaki münasebetleri zayıflattı.
Borçlar meselesi daha şiddetli oldu. Bu mesele yüzünden 1926 Türk-Fransız Dostluk ve İyi Komşuluk anlaşmasının getirmek istediği hava yerleşemedi.
Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti, tahvil çıkarmak suretiyle en fazla Fransa’dan borç almıştı. Lozan Konferansında Osmanlı Devletinin borçları meselesi de ele alınmış, fakat bu borçların Türkiye tarafından ödenmesi şeklinin (46. maddeye göre), borç tahvilleri sahipleri ile Türkiye arasında yapılacak, görüşmelerde tesbit edilmesine karar verilmişti. Çoğunluğunu Fransızların teşkil ettiği bu alacaklılarla Türkiye arasındaki müzakereler bir hayli uzadı ve zaman zaman gerginlikler doğurdu. Nihayet 13 Haziran 1928 de imzalanan anlaşmalarla, ödenecek borcun miktarı ve ödeme şekli de bir formüle bağlandı. Bu anlaşmalarla Osmanlı Düyunu Umumiyesi de tarihe karışıyordu. Lakin 1929 dünya ekonomik buhranı Türkiyeyi de zor duruma soktu ve ödeme güçlükleri ile karşılaştı. Amerika Cumhurbaşkanı Hoover, 1931 de kendi adını alan moratoryumu ilan edince, Türkiye de Hoover Moratoryumuna dayanarak borç ödemeyi geciktirmek istedi. Alacaklılar, Osmanlı borçlarının tamirat borcu olmadığını ileri sürerek buna itiraz ettiler. Görüşmeler yeniden başladı ve 22 Nisan 1933 de Paris’de yeni bir borç sözleşmesi imzalandı. Bu seferki sözleşme Türkiye’nin daha lehine idi.
Borçlar meselesinin ilk çözümünü teşkil eden 1928 anlaşmalarının hemen arkasından, Fransa ile başka bir mesele daha patlak verdi. Bu da Adana-Mersin demiryolunun satın alınması meselesiydi. Türkiye Cumhuriyeti, kapitülasyon sisteminin kalıntılarını temizlemek amacı ile aldığı tedbirler arasında, 1929 da çıkardığı bir kanunla, bir Fransız şirketi tarafından işletilen Adana-Mersin demiryolunu da satın almak isteyince, Fransa yine ortaya çıktı. Fransa yeni Türkiye’nin şartlarını bir türlü anlamak istemiyordu. Halbuki Fransa Batılılar içinde Misakı Milli’yi ilk tanıyan devletlerden biri olmuştu ve Misakı Milli’de kapitülasyonların tasfiyesi de öngörülmüştü. Mamafih, bu demiryolu meselesinde Fransa işi uzatmadı ve 1929 Haziranında yapılan bir anlaşma ile Fransızlar demiryolunu Türkiyeye teslim ettiler.
Görülüyor ki, Fransa ile Türkiye arasında çıkan meselelerin arkasında, Osmanlı İmparatorluğunun kapitülasyon sistemi yatmaktaydı ve Fransa’nın, herşeye rağmen bu sistemi devam ettirmek istediği sezilmekteydi. Bu durum, tabiatiyle, iki devlet arasındaki münasebetlerin gelişmesi için önemli bir engeldi. Bu meseleler çözümlendikten ve özellikle Almanya’da Nazi partisi iktidara geçtikten sonra, Türk-Fransız münasebetleri bir gelişme ve yakınlaşma gösterdi. Türkiye’nin, Küçük Antant’ın iki üyesi Romanya ve Yugoslavya’nın da katılması, ile Balkan Antant’ını kurması Fransa tarafından da desteklendi. Lakin Türk-Fransız münasebetlerinin bu mutlu devresi kısa sürdü. 1936 da ortaya çıkan Sancak (Hatay) Meselesi ile, Türk-Fransız münasebetleri 1939 a kadar tekrar bir gerginlik devresine girdi .

Türk-Yunan “établi” Anlaşmazlığı
Lozan Konferansında, Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Müslümanların değişimi meselesi de ele alınmış ve bu konuda 30 Ocak 1923 de bir sözleşme ve protokol imzalanmıştı. Bu sözleşmeye göre, Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Müslüman Türklerin değişimi yapılacak, yalnız, 30 Ekim 1918 den önce İstanbul belediye sınırları içinde “yerleşmiş/établi” bulunan Rumlarla, Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacak, yani bunlar bulundukları yerlerde kalacaklardı. Yine bu sözleşmeye göre, bu sözleşmeyi uygulamak üzere, Türk ve Yunan temsilcilerinin de dahil bulunduğu bir milletlerarası karma komisyon kurulacaktı. Gerçekten bu komisyon kurulmuş ve Ekim 1923 ten itibaren çalışmalarına başlamıştır. Lakin sözleşmenin komisyonca uygulaması ve değişim işlerinin ele alınması ile birlikte, “yerleşmiş” (établi) deyiminin kapsamı konusunda Türk ve Yunan temsilcileri arasında, deyimin yorumlanması bakımından, görüş ayrılığı çıktı. Türkiyeye göre, “yerleşmiş” deyiminin anlamı Türk kanunlarına göre tayin edilelecekti. İstanbulda mümkün olduğu kadar fazla sayıda Rum bırakmak isteyen Yunanistan ise, her ne suretle olursa olsun, 30 Ekim 1918 den önce İstanbul’da bulunan her Rumun “yerleşmiş” sayılması gerekeceğini ileri sürdü. Bu görüş ayrılığından doğan anlaşmazlık Milletler Cemiyetine havale edildi ve o da, meselenin hukuki niteliği dolayısiyle Milletlerarası Daimi Adalet Divanı’ndan “istişari mütalaa” istedi. Divan’ın 1925 Şubatında yaptığı yorum, anlaşmazlığı çözümliyemedi. Türk-Yunan münasebetleri gerginleşti. Yunanistanın Batı Trakya Türklerinin mallarına el koyarak buralara Türkiye’den gelen Rumları yerleştirmesi ve buna karşılık olarak Türkiye’nin de İstanbul Rumlarının mallarına el koyması, gerginliği şiddetlendiren önemli bir gelişme oldu. “Etabli” anlaşmazlığı bu şekilde iki devletin siyasal münasebetlerine de yayılınca, her iki taraf da işi siyasal bir anlaşma ile çözümleme yoluna gitti ve Türkiye ile Yunanistan arasında 1 Aralık 1926 da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile ahali değişiminin birçok meseleleri çözümleniyordu. Fakat bu antlaşmanın uygulanması ve yürütülmesi de kolay olmadı. Yine bir takım anlaşmazlıklar çıktı. Türk-Yunan münasebetleri gerginleşti. Bir savaş havası esiyor ve her iki taraf da kendi görüşünü silah ve zor kuvveti ile yürütmek için hazırlanır gibi görünüyordu. Fakat Yunan Başkanı Elefterios Venizelos, Türk-Yunan münasebetlerindeki bu gerginliğin özellikle Yunanistan’a vereceği siyasal ve ekonomik zararları gözönüne olarak büyük bir ileri görüşlülük göstererek, işi tatlıya bağlama yoluna gitti ve tutumunu yumuşattı. Yunanistan’ın yumuşak tutumu Ankara tarafından da olumlu bir şekilde karşılandı ve iki devlet arasında, ahali değişimi meselelerini yeni esaslara göre düzenliyen 10 Haziran 1930 antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile, yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi “établi” deyiminin kapsamı içine alındı. Ayrıca her iki memleketin azınlıklarına ait mallar konusunda da birçok düzenlemeler yapıldı. Bu şekilde 6-7 yıldır devam etmekte olan anlaşmazlık sona erdi.
1930 Antlaşması iki taraf arasındaki buzları kırdı ve Türk-Yunan münasebetlerinde birdenbire yeni bir dönem meydana getirdi. Türk Hükümeti “samimi bir dostluğun temellerini atmak için” harekete geçiyor ve Yunan Başbakanı Venizelos da “Ben itilâfı yeni bir devrenin başlangıcı addediyorum” diyordu. Türk Hükümeti Venizelos’u Türkiyeyi ziyarete davet etti ve ziyaret 1930 Ekim sonlarında yapıldı. Bu ziyaret sırasında, 30 Ekim 1930 da iki devlet arasında üç tane anlaşma imzalandı: Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Antlaşması; Deniz Kuvvetlerinin Sınırlanması Hakkında Protokol; ve İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Sözleşmesi. Bu sonuncu sözleşme, iki taraf uyruklarına kendi memleketlerinde birçok imtiyazlar tanımaktaydı ki, bundan asıl, yararlanan Yunanlılar olmuştur.
Türkiye Başbakanı İsmet Paşa (İnönü) ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras), 1931 Ekiminde Yunanistan’ı ziyaret ederek, Venizelos’un ziyaretini iade ettiler ve büyük gösterilerle karşılandılar. Türk-Yunan münasebetleri 1954 yılına kadar sürecek mutlu bir balayına girmişti .

Türkiye ve Faşist İtalya
Milli Mücadeleye karşı en realist davranışı İtalya göstermiş ve kendi iç durumu sebebiyle, Anadolu’da bir maceraya atılmaya cesaret edemiyerek, askerini Anadolu’dan çekmişti. Fakat bunu yaparken, gerçekte İngiltere ve Fransa’dan farklı bir politikayı izlemek üzere harekete geçiyordu. Bu da, Ankara Hükümetiyle iyi münasebetler kurup yeni Türkiyeyi ekonomik nüfuzu altına almaktı. T.B.M.M. Hükümetinin 1921 Martındaki Londra Konferansında ayrı bir heyetle temsil edilmesinde İtalya’nın yaptığı aracılık ve Bekir Sami Bey’in İtalya ile imzaladığı ve İtalyaya Anadolu’da bir takım ekonomik imtiyazlar veren anlaşma, İtalya bakımından bu politikanın başarılı bir sonucu sayılabilirdi. Lakin bu anlaşmanın T.B.M.M. Hükümeti tarafından reddi; İtalya’nın düşündüklerini gerçekleştirmesine imkan vermedi.
Bununla beraber, Lozan’dan sonra ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte Türk-İtalyan ticaret münasebetleri önemli bir gelişme göstermiş sayılabilir. Faşist İtalya ile Türkiye arasında ekonomik ve ticari münasebetlerin gelişmesine rağmen, siyasal münasebetler 1928 e kadar aynı görüntüye sahip olmaktan uzak kalmıştır. Bunun da başlıca sebebi, Mussolini İtalyasının daha ilk günden itibaren “Roma İmparatorluğu”nu canlandırmak için sömürgecilik ve yayılma politikasına bir canlılık vermesi ve bunun da Türkiye’de uyandırdığı endişelerdir. Mussolini’nin mare nostrum’u, tabiatiyle, küçük ve zayıf devletlerin bulunduğu Doğu Akdeniz kıyılarını da kapsamaktaydı. Korfu ve Fiume meselesinden sonra, İtalya’nın Arnavutlukla yakından ilgilenmesi ve bu memleketi nüfuzu altına alması ve bu yüzden Yugoslavya ile münasebetlerinin bozulması, bu devletin birinci planda Doğu Akdeniz’i seçmiş olduğunu gösteren belirtilerdi. Üstelik İtalya’nın Anadoluyu işgal için harekete geçeceğine dair söylentiler de eksik olmamış ve bu söylentiler Türkiye’de endişe ve İtalyaya karşı devamlı bir güvensizlik doğurmuştur.
Bu güvensizliğin önemli kaynaklarından biri de Musul buhranı sırasında Fransa gibi İtalya’nın da İngiltereyi desteklemesiydi. Hatta 1925 de, Türkiyenin Musul bölgesini işgale teşebbüs etmesi halinde, İtalya’nın da Anadoluya asker çıkaracağına dair söylentiler çıkmıştır.
1926-27 yılları hem Türkiye’nin ve hem de İtalya’nın durumunda bir dönüm noktası meydana getirmiştir. İngiltere ile Musul anlaşmazlığının sona erdirilmesi Türkiye’nin, Fransa ve İtalya ile de münasebetlerinin düzelme yoluna girmesini sağlamıştır. Öte yandan, İtalya’nın Arnavutluğu nüfuzu altına alması Yugoslavya’da korku uyandırmış ve Küçük Antant’ın bu üyesi de Fransa ile ittifak imzalamıştır. Küçük Antant’ın Fransaya dayanması, İtalya’da, kendisiyle Doğu Akdeniz’in iki önemli devleti olan Yunanistan ve Türkiye arasında, küçük Antant’a karşı bir üçlü blokun kurulması fikrini doğurmuştur. Bu sebeple, Yunanistan ve Türkiyeye karşı davranışını yumuşatmıştır. Bu sırada Türk-Yunan münasebetlerinin iyi olmaması üçlü bir blokun kurulmasını mümkün kılmamışsa da, bir Türk-İtalyan yakınlaşmasını sağlamış ve iki devlet arasında 30 Mayıs 1928 de bir Tarafsızlık ve Uzlaşma Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre, (1. madde) taraflar, birbirlerine yönelmiş olan bir siyasal veya ekonomik antlaşma veya ittifaka katılmıyacaklar ve (2. madde) taraflardan biri, bir veya daha fazla devletin saldırısına uğrarsa, diğeri tarafsız kalacaktı. Taraflar, aralarında çıkan anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözeceklerdi.
Türk-İtalyan antlaşmasının arkasından, Yunanistan ile İtalya arasında da 23 Eylül 1928 de aynı nitelikte bir antlaşma imzalandı.
Türk-İtalyan antlaşması ile iki devlet arasındaki münasebetler normal düzene girmekle beraber, İtalya’nın beklediği gelişme olmadı ve Türk-İtalyan münasebetleri samimi bir yakınlaşmaya ulaşamadı. Çünkü, bir yandan İtalya 1930 lardan itibaren sömürgecilik ve yayılma amaçlarını şiddetlendirdi ve Türkiye’de yeniden güvensizliğe sebep oldu; öte yandan da, 1930 Türk-Yunan antlaşmasından sonra Türkiye anti-revizyonist bir politika izleyerek kollektif güvenlik sistemine bağlandı. İki tarafın yolları birbirinden ayrıldı. 1936 dan itibaren Türk-İngiliz yakınlaşmasının kuvvetlenmesi de Türk-İtalyan münasebetlerini zayıflattı. Halbuki, gerçekte, Türk-İngiliz yakınlaşması Türkiye’nin İtalya’dan duyduğu endişelerin bir sonucu idi .




Türk-Sovyet Münasebetleri
Lozan’dan sonra buhranlar devrine gelinceye kadar Türk-Sovyet münasebetleri üç unsurun kuvvetli etkisi altında bulunmuş ve bu münasebetlere bu unsurlar egemen olmuştur: Ticari münasebetler, komünizm meselesi, ve Türkiye’nin Batı ile münasebetlerini düzeltmesi ve geliştirmesi.
Türk-Sovyet ticaret münasebetlerinin esas meselesi, Sovyetlerin şimdi ticari ve ekonomik münasebetler yoluyla Türkiyeyi nüfuzu altında tutma çabası, Türkiye’nin ise dış ticaretini Sovyet Rusyaya inhisar ettirmekten kaçınarak bu ticareti Batıya da yöneltmesi ve nihayet, Sovyetlerin Türkiye’nin birçok yerlerinde ticaret temsilcilikleri açmak suretiyle bunları komünist propagandası için kullanmak istemesi ve Türkiye’nin de bu oyuna gelmemesidir.
Komünizm meselesine gelince: Türkiye, Lozan antlaşması ile milli varlığına kavuştuktan sonra, Türkiye’deki komünizm hareketine karşı daha hassas davranmış ve bu işi daha sıkı bir şekilde kovuşturmuştur. Türkiye, komünizm meselesi ile Türk-Sovyet münasebetlerinin hükümetler arasındaki niteliğini birbirinden ayırmaya Lozan’dan sonra da devam etmekle beraber, bu durum Sovyetleri hoşnut bırakmamıştır. Sovyetler ise, daha önce olduğu ve daha sonra da olacağı gibi, Türkiye’deki komünizm propagandası ile hükümetler seviyesindeki Türk-Sovyet münasebetlerini, birbirinin ayrılmaz bir parçası olarak ele almışlar ve bu sebepten de, Türk Hükümetinin komünizme karşı aldığı tedbirleri tenkit etmekten ve hoşnutsuzluklarını açıklamaktan geri kalmamışlardır. 1929 yazında Sovyet basını ve özellikle Komünist Partisinin organı Pravda böyle bir tenkit kampanyasına giriştiği zaman, Türk Hükümetinin, organı durumunda bulunan Milliyet gazetesi, 6 Temmuz 1929 günlü sayısında, hükümetten aldığı direktifle, şu ilgi çekici cevabı vermişti: “Pravda gazetesi komünistliği mukaddes sayabilir, fakat dünyanın hiçbir davası Türkiye nasyonalistliğinin daha az mukaddes bir dava sayılmasına sebep olamaz.”
Ticaret münasebetleri konusunda olduğu gibi siyasal münasebetler alanında da Türkiye’nin yavaş yavaş Batılılarla münasebetlerini uzlaştırma ve düzenleme yoluna gitmesi ve bu suretle dış politikasını Sovyet Rusya’nın tekelinden kurtarması da Sovyetleri hoşnut bırakmamıştır. Musul anlaşmazlığının çözümlenmesi ve İngiltere ile Türkiye arasındaki münasebetlerin gelişmeye başlaması, Fransa ile 1926 da imzalanan Suriye sınırları ile ilgili antlaşma ve 1930 Osmanlı borçları anlaşması ve İtalya ile de 1928 antlaşması, Türk dış politikasının Sovyetler tarafından hoş karşılanabilecek gelişmeleri olmadı. Türkiye’nin Batılılarla münasebetleri düzelip geliştikçe, Sovyetler, Türkiye’nin Batı cephesinde kesin olarak yer almasından veya Batılıların Türkiyeyi kendi saflarına çekmesinden endişe etmişlerdir.
Halbuki o sıralarda Türkiye için böyle bir ihtimal mevcut değildi. Her ne kadar Türkiye bütün Batılı devletlerle, karşılıklı olarak güven verici düzgün münasebetlere sahip olmayı da arzu etmişse de, bu arzu tamamen gerçekleşmemiştir. Türk-Fransız ve Türk-İtalyan münasebetlerinde bunu gördük. Bu sebepledir ki, iki savaş arası döneminde Türkiye Sovyetleri dış politikasının temel bir unsuru olarak korumakta devam etmiştir. Hükümetler seviyesindeki Türk-Sovyet münasebetlerine önem vermiştir.
Türkiye’nin dış münasebetlerinden duydukları bu endişelere rağmen, Sovyet Rusya’nın o sıradaki milletlerarası durumu ve Batılılarla münasebetlerini, özellikle kendileri bakımından, güven verici bir düzene oturtmamış olması da, bu devleti Türkiyeye önem vermeye götürmüştür. Musul anlaşmazlığı sırasında Türk-İngiliz münasebetlerindeki gerginlik ve buna karşılık Sovyet Rusya’nın da, Locarno anlaşmaları ile Almanya’nın Batılılar arasında yer almasından duyduğu endişe, 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık antlaşmasının imzası sonucunu vermiştir. Üç yıl için imzalanmış olan bu antlaşmaya göre, taraflardan birine, bir veya birkaç devlet tarafından yöneltilen bir askeri hareket halinde, diğeri tarafsız kalacak ve taraflardan hiçbiri, birbirlerine saldırmıyacakları gibi, birbirleri aleyhine yönelen ittifak veya siyasal anlaşmalara katılmıyacaklardı. Türkiye için olduğu kadar, Türkiye’nin Batılılara katılmasından duyduğu endişe bakımından, Sovyet Rusya için de gayet tatmin edici olan bu antlaşma, Sovyet Dışişleri Bakan yardımcısı Karahan’ın Türkiyeyi ziyareti sırasında, 17 Aralık 1929 da iki yıl daha uzatılmış ve çeşitli yenilemelerle, 1945 Martında Sovyet Rusya tarafından feshedilinceye kadar devam ve Türk dış politikasının önemli bir unsurunu teşkil etmiştir. 1929 yenilemeleri, 1925 antlaşmasına yeni bir hüküm ekliyerek, taraflar, karadan veya denizden komşu bulundukları devletlerle, birbirlerine danışmaksızın, herhangi bir siyasal anlaşma yapmama esasını kabul etmişlerdir .

Doğulu Devletlerle Münasebetler
Türkiye’nin Doğulu devletler içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu devlet Afganistan olmuş ve iki memleket arasındaki münasebetler daima iyi gelişmiştir. Türkiye ile Afganistan arasında ilk resmi münasebetleri kuran belge, 1 Mart 1921 de Moskova’da imzalanmış olan Dostluk Antlaşması olmuştur. Milli Mücadele sırasında kurulan bu dostluk, Türkiye Cumhuriyetinin milletlerarası münasebetlerdeki yerini almasından sonra daha da gelişmiş ve Atatürk’ün reformları Afganistan’ın Batılılaşma hareketlerinde başlıca ilham kaynağını teşkil etmiştir. Bunun içindir ki, daha Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren Afganistan Türkiye’den öğretmen, subay ve doktor gibi teknik uzmanlar getirtmiş ve ayrıca Türk üniversitelerine öğrenciler göndermiştir. Rusya ile İngiltere arasında daima nüfuz mücadelelerine konu teşkil etmiş olan Afganistan, I. Dünya Savaşından sonra bu tehlikenin yeniden canlanması ihtimaline karşı adeta Türkiye’de bir dayanak aramıştır. 1928 yılı Mayısında Afganistan Kralı Amanullah Türkiyeyi ziyaret etmiş ve 25 Mayıs 1928 de Ankara’da Türk-Afgan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır. İki devlet arasında “ebedi” dostluk kuran bu antlaşma, esası itibariyle 1921 Antlaşmasından pek farklı değildir.
1928 Kasımında Amanullah’ın hükümdarlıktan düşürülmesi Türk-Afgan münasebetleri üzerinde radikal bir değişiklik meydana getirmiş değildir. İki taraf arasındaki münasebetler samimiyet ve dostluğunu muhafazaya devam etmiştir. Yalnız Almanya’da Nazi Partisinin iktidara gelmesinden sonra Afganistan, Sovyet ve İngiliz tehlikelerine karşı Almanyaya daha fazla dayanmış ve teknik yardım konusunda Almanya Afganistan için daha kuvvetli bir kaynak teşkil etmiştir. Şüphesiz, Türkiye ile Nazi Almanyası arasında doğrudan doğruya bir çatışma mevcut olmaması da bunda önemli rol oynamıştır.
İran ile münasebetlere gelince: Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türk-İran münasebetleri herhangi bir gelişme göstermemiştir. Bunun da sebebi, siyasal nitelikte olmaktan ziyade, Türk-İran sınırında eksik olmayan anlaşmazlıklar ve olaylardır. Bu olaylar, esasında her iki tarafın da, sınır bölgesinde yaşayan kabile ve aşiretler üzerinde sıkı ve yeterli bir kontrol kuramamış olmalarından doğmaktaydı. Türkiye Musul meselesini tasfiye edip Türk-İran sınırını kesin şekline ulaştırdıktan sonra, Türkiye ile İran arasında da, sınır meseleleri konusunda 22 Nisan 1926 da bir Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Fakat bu antlaşma sınır meselelerine kesin olarak son verecek kadar yeterli olmadı. Sınır olayları huzursuzluk konusu olmaya devam etti ve hatta bir ara iki devletin münasebetleri adamakıllı gerginleşti. Fakat iki tarafın da iyi niyeti üstün geldiğinden, 1928 Haziranında imzalanan bir protokolla 1926 antlaşması daha etkili bir hale getirildiği gibi, 23 Ocak 1932 de de bir Uzlaşma, Adli Tesviye ve Hakem Antlaşması imzalandı ve sınır da kesin olarak tesbit edildi. Bu antlaşmadan sonra ki, Türkiye ile İran arasındaki münasebetler gerçekten bir yakınlık, dostluk ve samimiyet içine girmiştir. 1934 Haziranında İran hükümdarı Rıza Şah Pehlevi Ankarayı ziyaret etmiş, bu ziyaret samimi gösterilere vesile olmuş ve Rıza Şah ile Atatürk arasında kişisel dostluk dahi kurulmuştur.
Türkiye’nin Orta Doğu’nun Arap memleketleriyle münasebetlerinde belirli bir gelişme söz konusu olmamıştır. Bu memleketler, manda rejimi altında Batı sömürgeciliğine konu teşkil ettikleri için, resmi münasebetler Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile olan münasebetlerinin etkisi altında kalmıştır. Öte yandan, Atatürk’ün Hilafet’e son vermesi ve din alanında yapmış olduğu reformlar bu memleketlerin fanatik çevrelerinde Türkiyeye karşı bir antipatiye sebep olmuştur. Fakat buna karşılık, yine bu memleketlerin İngiltere ve Fransaya karşı bağımsızlık mücadelesini yürüten aydınları için, Türk Milli Mücadelesi ve Atatürk en kuvvetli örnek ve desteği teşkil etmiştir. Mesela, Irak’da 1936 Ekiminde General Bekir Sıtkı ve Hikmet Süleyman’ın yaptıkları hükümet darbesi böyle olmuş ve bu askeri hükümet kısa ömrü içinde Türkiye ile gayet yakın münasebetler kurmuştur .

BUHRANLAR DEVRİNDE TÜRKİYE 1931-1939

Yukarıdanberi yaptığımız açıklamalar göstermektedir ki, 1923-1930 devresinde Türkiye’nin bütün dış politika faaliyetleri, yeni bir kurtuluşun ortaya çıkardığı meseleleri çözümlemek ve yeni Türkiyeyi milletlerarası çevrede, istikrarlı bir düzene oturtmak amacına yönelmiştir. Türkiye yedi yıl bu meselelerle uğraşmış ve nihayet 1930 yılından itibaren gerçekleştirmek istediği bu düzene kavuşmuştur. Fakat Türkiye bu meselelerden yakasını kurtardığı zaman, milletlerarası münasebetler 1931 yılından itibaren bir buhran devresine giriyor ve özellikle Avrupa’da patlak veren buhranlar ister istemez Türkiyeyi de etkisi altına alıyordu. Bu durum karşısında Türkiye’nin izlediği dış politika gerçekten ilgi çekicidir. Açıktır ki, Lozan Antlaşması Milli Misak’ın gerçekleşmesinde eksiklikler meydana getirmiştir. Revizyonist Avrupa devletlerinin yaptığı gibi, Türkiye bu buhranları bencil çıkarlar için sömürme yoluna gitmemiş, aksine kollektif barış ve güvenliğin hararetli bir savunucusu olarak, anti-revizyonist bir politika izlemiştir. 1935-1936 dan itibaren İtalya’nın Doğu Akdeniz’de ortaya çıkardığı tehlike karşısında da, bu politikaya daha fazla bağlanarak, barışın korunmasında ve saldırganlara karşı tedbir alınmasında Batılılarla işbirliğine özellikle önem vermiştir .

Milletlerarası İşbirliği ve Türkiye
Türkiye’nin milletlerarası işbirliği ve kollektif barış çabalarına katılması, 1928 de silahsızlanma konferansının hazırlık komisyonu çalışmalarına davet edilmesiyle başlamıştır. Bu komisyon çalışmaları sırasında Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Litvinov, “Türkiye Cumhuriyetinin dünya siyasetinde oynamakta olduğu mühim rol ve coğrafya vaziyetine binaen,” Türkiye’nin de davet edilmesini istemiş ve bu teklif kabul edilerek, 1928 Martında Türkiye de komisyon çalışmalarına davet edilmiştir. Komisyonda Sovyetler bütün silahların ilgasını teklif ettiği zaman, bu teklifi destekleyenlerden biri de Türkiye olmuştur. 1932 Şubatında toplanan Silahsızlanma Konferansında da Sovyetler gene ve tam silahsızlanma üzerinde ısrar ettikleri zaman da, bu teklifi destekleyen tek devlet yine Türkiye olmuştur.
Briand-Kellogg Paktı meselesinde de aynı şey olmuştur. Savaşı kanun dışı ilan eden bu Paktın ilk imzasına davet edilmediklerinden ötürü Sovyetler bunu, kendilerini çember içine almak için Batılıların bir kombinezonu olarak görmekle beraber, sonradan Fransa tarafından katılmaya davet edilince, bir yandan bu daveti kabul etmişler ve öte yandan da, “barışın korunmasıyla samimiyetle ilgilenen” Türkiye, Afganistan ve Çin Cumhuriyetinin davet edilmemiş olmasından ötürü üzüntülerini bildirmişlerdir. Bunun üzerine 1928 Eylül ayında Türkiye de davet edilmiş ve 1929 Ocak ayında Türkiye de katılmıştır.
Briand Kellogg Paktının yürürlüğe girmesinin uzayacağını gören Sovyetler, bunu bir an önce yürürlüğe sokmak için Litvinov protokolünü ortaya attıkları zaman da, bu Protokol’a katılan birkaç devletten biri de Türkiye oldu.
Görülüyor ki, Türkiye’nin milletlerarası işbirliğine ve kollektif barış faaliyetlerine katılmasında Sovyetler önemli bir rol oynamışlardır. Fakat Türkiye’nin bu faaliyet ve çabalara katılması, Batılılarla ve diğer Avrupa devletleriyle münasebetlerini de genişletmiştir. Bunun içindir ki, 1930 yılında Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand bir Avrupa Birliği projesi ortaya atıp devletlere davetiye gönderdiği vakit, verilen cevaplarda, Bulgaristan, Almanya ve İtalya, Sovyetler Birliği ile birlikte Türkiye’nin ve Yunanistan ve Macaristan da Türkiye’nin katılmasını istemişlerdir. Bu şekilde Türkiye diğer devletlerin de ilgisini çekmeye başlamıştı.
Türkiye’nin milletlerarası işbirliğine katılmasında en önemli gelişme, 1932 yılında Milletler Cemiyetine üye olmasıdır. Sovyet Rusya gibi Türkiye de, Milletler Cemiyetine bir süre güvenle bakamadı. Bunun birinci sebebi, İngiltere’nin bu milletlerarası teşkilatta egemen durumda bulunmasıydı. Öte yandan bu devrede Türkiye Sovyetler Birliğine dayanmakta devam ettiğinden ve Sovyetler Birliği de bu teşkilata karşı güvensizlik duyduğundan, Türkiye’nin Milletler Cemiyetine katılmamasında bu da rol oynadı. Fakat 1930 yılından itibaren Türkiye’nin dış münasebetleri yeni bir görüntü almaya başlayınca, Milletler Cemiyeti ile de ilgilendi. Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü, Silahsızlanma Konferansının 13 Nisan 1932 günlü oturumunda Türkiye’nin Milletler Cemiyeti ile de işbirliği yapmaya hazır olduğunu bildirince, Milletler Cemiyeti Konseyi 1932 Temmuz ayında Milletler Cemiyeti Asamblesi 43 devletin ittifakı ile Türkiyeyi üyeliğe kabul etti.
Türkiye’nin Milletler Cemiyetine katılması Sovyetleri pek hoşnut etmedi. Fakat Türkiye, Sovyetler Birliği herhangi bir devlete saldırmadıkça, Paktın 16. ve 17. maddelerinde öngörülen zorlama tedbirlerinin haksız bir şekilde Sovyetlere karşı yöneltilmesine asla rıza göstermiyeceği hakkında teminat verdi. Mamafih, Sovyetlerin hoşnutsuzluğunun asıl sebebi, Türkiye’nin kendisinden ayrılıp Batılı devletlerle işbirliğine gitmesi endişesi idi. Fakat bu endişe uzun süreli olmadı. Çünkü Nazi Almanyasının ortaya çıkması ye Japonya’nın Mançuryaya saldırması üzerine kollektif güvenlik ve barış sistemine bağlanan Sovyet Rusya’da 1934 de Milletler Cemiyetine üye oldu.
Türkiye Milletler Cemiyetine katıldıktan sonra, bu teşkilata sonuna kadar ve samimiyetle bağlı kalmış ve barışın korunması çabalarında Cemiyeti daima desteklemiştir .

Balkanlarda İşbirliği: Balkan Antantı
Türkiye Milletler Cemiyetine katıldığı zaman, Balkan devletleri arasında da büyük bir yakınlaşma ve işbirliği başlamıştı. Bu gelişme 1934 yılında Balkan Antantı denen ittifakı ortaya çıkarmıştır. Balkanlılar arasındaki yakınlaşmanın esas unsuru ise 1930 Ekimindeki Türk-Yunan anlaşmalarının doğurduğu Türk-Yunan yakınlaşmasıdır. Öte yandan, Locarno Anlaşmaları, Kellogg Paktı ve Litvinov Protokolu gibi barışçı teşebbüslerle, Küçük Antant gibi statükocu ittifakların ortaya çıkması da, Balkanlardaki işbirliğinde teşvik edici etkenler olmuştur.
Balkan Birliği konusundaki ilk adımlar Balkan hükümetleri tarafından değil, fakat gayrı resmi çabalarla atılmıştır. Dünya Barış Kongresi Derneğinin 1929 Ekiminde Atina’da yaptığı toplantıda, Kongre başkanı ve eski Yunan başbakanlarından Aleksandr Papanastasiyu devamlı bir Balkan Antantı kurulması fikrini ortaya atmış ve Türkiye dahil bütün Balkanlı delegasyonlar bu fikri kabul ederek, 1930 Ekiminde Atina’da Birinci Balkan Konferansı açılmıştır. Bundan sonra bu konferanslar Atina, İstanbul, Bükreş ve Selanik’de olmak üzere her yıl tekrarlanarak, Balkan milletleri arasında bir işbirliği kurulmuştur. Bu konferanslar sonunda, Balkan Ticaret ve Sanayi Odası, Balkan Denizcilik Bürosu, Balkan Ziraat Odası, Balkan Turist Federasyonu, Balkan Hukukçuları Komisyonu, Balkan Tıb Federasyonu gibi teşekküller ortaya çıkmıştır. 1932 de yapılan Üçüncü Balkan Konferansı ise bir Balkan Paktı tasarısı ortaya çıkarmıştır ki, bu suretle işbirliği faaliyetleri bununla siyasal münasebetler alanına geçirilmiş olmaktaydı.
Bununla beraber, siyasal işbirliğinin gerçekleşmesi hemen mümkün olmadı. Balkan Konferanslarında görülmüştü ki, özellikle Bulgaristan işbirliğinde çekingen davranmaktadır. Arnavutluk ile Bulgaristan Balkan Konferanslarında, revizyonist gayelerini dolaylı bir şekilde belirterek azınlık meselelerinin de tartışmasında ısrar etmişler, fakat Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya buna engel olmuşlardır. Bununla beraber, özellikle Türkiye uzlaştırıcı bir politika izleyerek Bulgaristan’ın tam işbirliğini, sağlamaya çalışmış, lakin muvaffak olamamıştır.
1933 Şubatında Küçük Antant’ın devamlı bir statü ve teşkilat kurması ve Almanya’da Nazi Partisinin iktidara geçmesi, Balkanlıları da harekete geçmeye sevketmiş görünmektedir. Türkiye ve Yunanistan, siyasal alanda da Balkanlarda bir işbirliği kurulmasına ve bu konuda bir paktın imzasına karar verip, 1933 Mayısında bu düşüncelerini Bulgaristan’a da bildirdiler. Lakin Bulgaristan teklife yanaşmayınca, Türkiye ve Yunanistan 14 Eylül 1933 de bir Samimi Anlaşma Paktı (Pacte d’Entente Cordiale) irnzaladılar. On yıl için imzalanmış olan bu Pakt ile, iki devlet sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlardı. Bu hüküm, Makedonya üzerindeki emellerinden bir türlü vazgeçmek istemeyen Bulgaristan’da tepki ve sinirlilik uyandırdı. Bulgaristan’ın bu şüphelerini gidermek ve Bulgaristan’ı da bu Pakta almak için Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofyaya gittilerse de, olumlu bir sonuç elde edemediler.
Türk-Yunan Paktı Romanyayı harekete geçirdi ve Romanya Dışişleri Bakanı Titulescu’nun Ankarayı ziyareti sırasında, 17 Ekim 1933 de, Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakem ve Uzlaşma Andlaşması imzalanmıştır. Romanyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebeplerden biri, Bulgaristan’ın revizyonist isteklerinden çekinmesi, diğeri de, kendi deniz ticaretinin, Boğazlarda serbest geçişin bekçisi olan Türkiyeye bağlı bulunmasıydı.
Türkiye’nin yaptığı bu anlaşmalar Bulgaristan’ı sinirlendirdiğinden, Bulgar basını Türkiye aleyhine kampanya açmış ve bu kampanya Türk basını tarafından, cevapsız bırakılmamıştır. Lakin Bulgaristan’ın bu tutumu Yugoslavya’yı da korkuttuğundan, Türk Dışişleri Bakanının Belgrad’ı ziyareti sırasında Türkiye ile Yugoslavya arasında 27 Kasım 1933’de bir Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalamıştır. Yugoslavya’yı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebep, Bulgaristan’dan duyduğu endişe olduğu kadar, İtalya’nın Arnavutlukta kurduğu kontrolün kendisi bakımından yarattığı tehlike idi.
Görüldüğü gibi, bu ikili anlaşmaların hepsinin pivotunu Türkiye teşkil etmekteydi. Bu anlaşmaların her üçü de aynı gayeyi taşıdığına ve gayelerde bir farklılık olmadığına göre, yapılması gereken normal iş, dört devletin tek bir antlaşma ile birbirlerine bağlanmaları idi. İşte bu iş 9 Şubat 1934 tarihinde Balkan Antantı’nın imzası ile gerçekleştirildi. Balkan Antantı ile taraflar, sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alıyorlar ve birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle birlikte bir siyasal harekette bulunmamayı veya bir siyasal anlaşma yapmamayı taahhüt ediyorlardı.
Balkan Antantı’nın ortaya çıkmasında nasıl baş rolü Türkiye oynadıysa, bu Antant’a sonuna kadar sadakatla bağlanan da Türkiye oldu. Fakat bu siyasal antlaşma, dört Balkan devleti arasında amaç edinilen sıkı siyasal işbirliğini gerçekleştiremedi ve başlangıçtan itibaren bazı zayıflık unsurlarına sahip oldu. Antant ile birlikte gizli bir protokol da imzalanmıştı. Buna göre, taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devleti de saldırgana yardım ederse, diğer taraflar bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerdi. Fakat bu Protokol üzerine Türkiye, bir Rus-Romen savaşında Romanyaya yardım etmiyeceğini Sovyet Rusyaya bildirmiş ve Yunanistan da bu Protokolün kendisini İtalya ile bir çatışmaya götürmeyeceği hususunda rezerv koymuştur.
Öte yandan, Balkan Antantı Batılılar ve Küçük Antant’ın kurucusu Çekoslovakya tarafından büyük bir hoşnutlukta karşılanmakla beraber, 1936’dan itibaren Avrupa’da buhranların şiddetlenmesi ve Berlin-Roma Mihverinin ağır basmaya başlaması, Balkan Antantını da zayıflamaya doğru götürmüştür. Bu gelişme özellikle, 1937’den itibaren belirli bir hal almıştır. 1936 da Avrupa’da Almanya’nın üstünlüğü belirince, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’dan fazla Almanya’dan endişe duymuş ve Balkan Antantı ile ilgisini zayıflatmıştır. Yugoslavya ise, Berlin-Roma Mihveri karşısında, İtalya ve Bulgaristanla anlaşma yoluna gitmiştir. Bulgaristanla Yugoslavya arasında 24 Ocak 1937 de bir “yıkılmaz barış ve samimi ve ebedi dostluk antlaşması” imzalandı. Bunun arkasından Yugoslavya 25 Mart 1937 de İtalya ile de bir antlaşma imzaladı. Beş yıl için imzalanan bu antlaşmada, bu antlaşmanın tarafların mevcut milletlerarası taahhütlerine halel getirmiyeceği belirtiliyor idiyse de, 2. madde ile iki devlet, birbirlerini ilgilendiren ortak meselelerde birbirlerine danışma taahhüdünde bulunuyorlardı. Bu ise Yugoslavyayı, Balkan işbirliğinde daima İtalyayı hesaba katmak zorunluğunda bırakıyordu. Bulgar-Yugoslav antlaşmasının imzasından önce Yugoslavya, diğer Balkan Antantı ortaklarının muvafakatini almışsa da, Balkan Antantı birinci planda Bulgaristan’a yöneldiğine göre, Yugoslav-Bulgar antlaşması bu Antant’ın ruhuna aykırı idi. Nihayet, İtalya’nın gittikçe kuvvetlenmesi Yunanistan’ı da İtalyaya karşı yumuşak bir tutuma götürmüştür. Münih Konferansı ile Çekoslovakya’nın parçalanması Küçük Antanta son verdiği gibi, 1939 yılının olayları da Balkan Antant’ını parçalıyacaktır .


İtalya-Habeş Savaşı ve Türkiye
İtalya-Habeş savaşı Türk-İtalyan münasebetlerindeki güvensizliği arttırdığı kadar, bu savaşın doğurduğu buhran içinde Türkiye’nin, barışın korunmasında, Batılılarla sıkı bir işbirliğine girme devresini de açmıştır. Özellikle Türk-İngiliz münasebetleri bu buhrandan sonra önemli bir gelişme göstermiştir.
İtalya Habeşistan’a saldırıp da, Milletler Cemiyeti de İtalya’nın saldırganlığına ve dolayısıyla Paktın 16 ncı maddesinde öngörülen zorlama tedbirlerini uygulamaya karar verince, Milletler Cemiyetinin barışı koruma çabalarında samimi bir işbirliği gösteren Türkiye de bu zorlama tedbirlenine katıldı. Bunun üzerine İtalya, 11 Kasım 1935 de, zorlama tedbirlerine katılan bütün devletlere ve bu arada Türkiyeye de gönderdiği bir protesto notasında, bu devletlerin bu hareketlerinin sadece İtalya ile olan ticaret münasebetlerine zarar vermekle kalmayıp, zorlama tedbirleninin fonksiyonu sona erdikten sonra da, “moral ve psikolojik” alanda “en vahim sonuçlar” doğuracağını bildirdi. Yani İtalya, bu devletlerle olan siyasal münasebetlerini tehdit etmekteydi. Çünkü Mussolini 2 Ekimde verdiği bir söylevde, “askeri nitelikteki sanksiyonlara askeri nitelikteki emirlerle cevap vereceğiz. Savaşa da savaşla cevap vereceğiz” demişti.
İtalya’nın bu sert tutumu İngiltereyi de endişeye sevketti. İngiltere Fransa ile sıkı bir işbirliği kuramamakla beraber, İtalyanın Habeşistan’a yerleşmesinin kendi İmparatorluk menfaatleri bakımından yarattığı tehlikeyi de gördüğünden, zorlama tedbirlerinde rijid hareket etmeye karar verdi. Fakat bu işte İtalya’nın karşısına tek başına çıkmaya da cesaret edemedi. Bu sebeple, İtalya 11 Kasım 1935 protestosu ile, zorlama tedbirlerine katılan devletleri tehdit edince ve bu tehdit birinci planda Akdeniz devletleri için önemli olduğundan ve Ekim ayında Fransa ile de esasen anlaşmış bulunduğundan, Aralık ayında İspanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiyeye garanti verdi. Bu garantiye göre zorlama tedbirlerine katılmalarından dolayı bu devletler İtalya’nın bir tehdit ve saldırısına uğrarlarsa İngiltere kendilerinin yardımına gidecekti. İspanya bu garanti teklifini reddetti. Lakin Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye Ocak 1936 da bu garantiyi kabul ettiler. Ayrıca, bu üç devlet de İngiltereye garanti verdi. İtalya’nın Akdeniz’de doğurduğu tehlike dolayısiyle ortaya çıkan bu karşılıklı garantiler sistemine Akdeniz Paktı adı verilmiştir. Akdeniz Paktı ile Türkiye, güvenliğinin korunması bakımından ve İtalyan tehlikesi karşısında İngiltereye bağlanmış oluyordu ki, bu yeni Türkiye’nin İngiltere ile münasebetlerinde bir dönem noktası teşkil etmiştir. Türkiye İngiltere arasındaki bu yakınlaşma, 1939 da bir ittifaka varacaktır.
İtalya-Habeş savaşı sona erdikten ve zorlama tedbirleri Milletler Cemiyeti kararı ile kaldırıldıktan sonra, Akdeniz Paktının da sona ermesi gerekirdi. Fakat İngiltere kendi garantisini mahfuz tutarak, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiyeyi, kendisine vermiş oldukları garantilerden affetti. Bunun anlamı şuydu ki, İngiltere’nin kendisi bir saldırıya uğrarsa bu devletler yardım etmeye zorunlu olmayacak, fakat bu devletler bir saldırıya uğrarsa İngiltere bu devletlere yardım edecekti. İngiltere’nin bu jestine, Balkan Antantının bu üç Akdeniz üyesi, aynı şövalyece jest ile cevap verip, kendi tek taraflı garantilerini mahfuz tutup İngiltereyi taahhütlerinden affettiklerini bildirdiler.
Mamafih, İngiltere ile Türkiye arasındaki bu, karşılıklı tek taraflı garanti durumu kısa sürdü. Çünkü İngiltere ile Türkiye arasındaki bu yakınlaşma İtalyayı sinirlendirdi. Öte yandan, İtalya da Türkiye ile münasebetlerini düzeltmek arzusunu gösterdiğinden, Türk Hükümeti İtalyayı daha fazla kızdırmamak için, 1936 Temmuzunda bu tek taraflı garanti durumuna son verdi. Fakat ne olursa olsun, Türk-İngiliz münasebetlerinde mutlu bir devir açılmıştı.
Türk-İtalyan münasebetlerine gelince: Bu münasebetler 1937 yılında iyileşme işaretleri gösterdi. Bunda İngiltere’nin İtalya ile anlaşması da rol oynadı. İki devlet 2 Ocak 1937 de Gentlemen’s Agreement adını alan ve “Akdeniz bölgesindeki toprakların milli egemenliği bakımından statükoyu” değiştirmemeyi taahhüt eden bir anlaşma imzalamışlardı. Bu taahhüt tabiatiyle Türkiye bakımından önem ifade ediyordu. Bunun için, Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras 2 -3 Şubat’da Milano’da İtalyan Dışişleri Bakanı Kont Ciano ile görüşmelerde bulundu. 3 Şubatta yayınlanan bildiride, iki devleti birbirinden ayıran hiçbir mesele bulunmadığı bi1diriliyordu. Fakat Türk-İtalyan münasebetlerindeki bu düzelme yine geçici oldu; Çünkü, İspanya iç savaşı dolayısiyle Akdenizde yapılmakta olan denizaltı korsanlığı meselesini ele almak üzere 10-11 Eylül 1937 de toplanan Nyon Konferansı’na Almanya, İtalya ve Arnavutluk katılmamış Iakin Türkiye katılarak İngiltereyi desteklemiştir. Türkiye’nin bu hareketi ise, yerini ve yönünü çizmiş olduğunu açık olarak gösteriyordu .




Montreux Boğazlar Sözleşmesi
Lozan Konferansında imzalanmış olan Boğazlar Sözleşmesine göre, Boğazlardan serbest geçişin güvenliğini sağlamak amacı ile, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyıları ile, Marmara Denizindeki adalar gayri askeri hale getirilmiş ve bu bölgelerde tahkimat yapmak ve asker bulundurmak yasaklanmıştı. Buna karşılık, bu bölgelerin herhangi bir saldırıya karşı güvenliği de, sözleşmeyi imza eden devletlerle Milletler Cemiyetinin garantisi altına konulmuştu. Türkiye, Boğazlar üzerindeki egemenliğinin sınırlandırılması demek olan bu hükümleri istemiyerek kabul etmekle beraber, bir ümidi de, kollektif güvenlik alanında Milletler Cemiyetinin etkili bir rol oynıyacağı ve aynı zamanda da silahsızlanmanın gerçekleşeçeği idi. Fakat her iki konudaki ümit de gerçekleşmedi. Ne silahsızlanma yolunda olumlu adımlar atılabildi ve ne de kollektif güvenlik konusunda Milletler Cemiyeti kendisinden bekleneni verebildi. Japonya’nın Mançuryaya saldırması karşısında Milletler Cemiyeti hiçbir şey yapamamıştı. Silahsızlanma çabaları ise tam anlamiyle sürüncemede idi. Bu durum karşısında Türkiye 1935 yılından itibaren Boğazlara ait demilitarizasyon hükümlerini kaldırmak için teşebbüse geçti. 1933 de Silahsızlanma Konferansında ilk defa bu hükümlerin kaldırılmasını istedi. Fakat bu istek, silahsızlanma meselesiyle doğrudan doğruya ilgili görülmediğinden mesele geri kaldı.
1934 den itibaren Almanya’nın silahsızlanmaya başlaması ve 1935 Martında da mecburi askerlik sistemini ihdas ile silahlanmasını açık bir hale getirmesi üzerine, Türkiye de bu meseleyi daha ısrarla ele aldı. Almanya’nın silahlanmasını görüşmek üzere olağanüstü toplanan Milletler Cemiyeti Konseyinde 17 Nisan 1935 günü yaptığı konuşmada, Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, yine Boğazların silahsızlandırılmış olması konusunu ele alarak, bu meselenin Türkiye’nin güvenliği ile yakından ilgili bulunduğunu, Boğazların askerlikten tecridi ile gerçekte Türkiye’nin savunmasının zayıflatılmış olduğunu ve bu sebeple bu hükümlerin kaldırılmasını istedi. İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri meselenin konu ile doğrudan doğruya ilgili olmadığını ileri sürdüler. Sovyet delegesi Litvinov ise Türkiye’nin görüşünü destekledi.
Türkiye Boğazlar konusundaki bu isteğini, Mayıs ayında Balkan Antantı Konseyinin Bükreş toplantısında, Milletler Cemiyeti Asamblesinin Eylül ayındaki toplantısında ve nihayet, İtalya’nın Habeşistan’a saldırması dolayısiyle bu devlete uygulanacak zorlama tedbirleri konuşulurken yine Milletler Cemiyetinin Kasım toplantısında tekrar söz konusu etti. Bu şekilde olumlu bir diplomatik atmosfer yaratmaya muvaffak olmuştu. Zorlama tedbirlerine rağmen İtalya Habeşistan’ı işgal edince ve bu arada Almanya da Versay’a aykırı olarak Ren bölgesini militarize edince, Türkiye de, 10 Nisan 1936 da, Boğazlar Sözleşmesini imzalamış olan devletlere verdiği notada Avrupa’daki buhranların 1923 Boğazlar Sözleşmesiyle Boğazların güvenliği için verilmiş olan kollektif garantiyi artık işlemez hale getirdiğini belirterek, kendi güvenliği, savunması ve egemenlik haklarının, korunması bakımından bu statünün değiştirilerek, Boğazların askerileştirilmesini istedi.
Antlaşmaların hiçe sayıldığı veya kuvvet zoru ile değiştirildiği bir sırada Türkiye’nin bu barışçı ve samimi davranışı sempati ile karşılandı. İlk olumlu cevap İngiltere’den geldi. Türkiye’nin bu işi müzakere yolu ile, yapmak istemesi İngiltereyi hoşnut bırakmıştı. Öte yandan, şimdi İngiltere Türkiyeye karşı politikasını değiştirmiş ve bu devleti kendisine bağlamak istiyordu. Akdeniz’de kuvvetli bir Türkiye İngiltere için değerli bir dost olacaktı. İngilizler bu sayede Türkiyeyi, Sovyetler Birliğinden ziyade kendilerine daha yakın getireceklerdi. Sonraki olaylar bu ümitlerin boş olmadığını gösterecektir.
Türkiyeyi destekleyen ikinci devlet Sovyet Rusya oldu. Sovyetler Boğazların gayri askeri hale getirilmesine ve Boğazlar üzerindeki Türk egemenliğinin sınırlandırılmasına daha Lozan’da muhalefet etmişlerdi.
İtalya hariç, Fransa ve diğer devletler de Türkiye’nin isteğini kabul ettiler. İtalya, Avrupa’da kendisine karşı mevcut olan hava dolayısiyle şimdilik uzakta kalmayı tercih etti. Fakat Türk-İngiliz yakınlaşmasını da İtalya hoş karşılamıyordu.
1923 Boğazlar Sözleşmesini değiştirecek konferans, 22 Haziran 1936 da İsviçre’de Montreux’de toplandı ve Montreux Sözleşmesiadını alan yeni Boğazlar Sözleşmesi 20 Temmuz 1936 da imzalandı. Sözleşme Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanmıştır.
Montreux Sözleşmesi ile Boğazlar hakkındaki silahsızlanma kayıtları kaldırılıyordu ve Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliği tam olarak kuruluyordu. Öte yandan, 1923 Sözleşmesine oranla, hem Türkiye ve hem de Karadeniz devletleri lehine bazı değişiklikler de getirmiştir. Özellikle savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi meselesinde, Türkiye tarafsız ve savaş dışı ise, savaşan tarafların savaş gemileri Boğazlardan geçemiyecekti. Türkiye bir savaşa girerse veya kendisini yakın bir savaş tehlikesi karşısında görürse, diğer devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi tamamiyle Türkiye’nin kendi takdirine kalacaktır. İsterse geçirecek, istemezse geçirmeyecektir.
Karadeniz devletleri lehine yapılan değişikliklere gelince: Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz’e geçirebilecekleri ve bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerinin cinsi, büyüklüğü ve toplam tonajı sınırlanıyordu ki, bu hüküm güvenlikleri bakımından Karadeniz devletlerinin lehine idi. Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için de bir hayli geniş bir serbesti tanınmıştı.
Sözleşme 20 yıl için imzalanmakla beraber, şimdiye kadar hiçbir imzacı devlet tarafından feshedilmemiş olduğundan, yürürlükte devam etmektedir.
İtalya Montreux Sözleşmesine 1938 Mayısında katılmıştır.
Montreux Konferansı Türk-İngiliz ve Türk-Sovyet münasebetlerinde bir dönem noktası teşkil etmiştir. Türk-İngiliz yakınlaşması bu konferansta en önemli gelişmesini kaydetmiştir. Açıktır ki, eğer İngiltere’nin rızası ve anlayışı olmasaydı, Türkiye’nin Boğazlar, rejimini bu derece kendi lehine değiştirmesi mümkün olamazdı. İngiltere’nin Türkiyeye karşı bu sempatik davranışı ise, şimdi İtalya’nın Doğu Akdeniz bölgesinde ortaya çıkardığı tehditten doğmuştu. Böyle bir tehdide karşı İngiltere Türkiye’de sağlam bir dayanak görmüş ve Türkiyeyi kendi tarafına çekmek istemişti. Aynı tehdit karşısında Türkiye’nin de, askeri güç bakımından zayıf bir Sovyetler Birliği yerine, denizlerde kuvvetli olan İngiltereye kayması tabii idi. İşte bu şartlar Montreux’den sonra Türk-İngiliz münasebetlerini daha da geliştirdi. 1937 yılında Karabük Demir-Çelik fabrikası İngiltere’nin yardımı ile kuruldu. 1938 yılında İngiltere Türkiyeye, 10 milyonu ticari kredi ve 6 milyonu da savaş gemisi ve savaş malzemesi satın, alınması için, 16 milyon İngiliz liralık bir kredi açtı. Türkiye ve İngiltere artık yollarını kesin olarak çizmişler ve barış yolunda beraber yürüyorlardı. Bunun içindir ki, 1939 ilkbaharında Avrupa tehlikeli buhranlar içine girmeye başlayınca, Türkiye tereddüt etmeksizin İngiltereye bağlanacak ve bir ittifakın ilk adımlarını atacaktır.
Türkiye Akdeniz’deki İtalyan tehlikesi karşısında bu şekilde İngiltereye bağlanırken, Sovyetler Birliğini terketmek niyetinde değildi ve bu devlet Türk dış politikasının temel unsuru olmakta devam ediyordu. Lakin Türk-İngiliz’ yakınlaşması Sovyetleri hoşnut bırakmadı. Öte yandan, Türkiye’nin Almanya ile de sıkı ticaret münasebetlerinde bulunması, bu hoşnutsuzluğu daha da arttırmıştır. Bununla beraber iki devletin münasebetlerinde herhangi bir gerginlik almamıştır. Fakat gerçek şuydu ki, bu münasebetlerde bir takım soğukluk noktaları mevcuttu. 1939 yazında iki devletin yolları birbirinden kesin olarak ayrılacaktır .

Saadabad Paktı
İtalya’nın Habeşistan’ı işgali ile Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan İtalyan tehlikesi Türkiyeyi bir yandan İngiltereye bağlanmaya götürürken, öte yandan Orta Doğu devletleriyle de bir takım savunma tedbirleri almaya götürmüştür.
İtalya-Habeş anlaşmazlığının ortaya çıkmaya başladığı ilk günden itibaren İtalya, yayılma ve sömürgecilik istekleri konusunda daha açık konuşmaya başlamış ve bu isteklerin toplandığı alanlar olarak Asya ve Afrika adı da sık sık söylenir olmuştur. Afrika deyimi ile neyin kasdedildiği belliydi. İtalya’nın bu kıtada eskidenberi emelleri ve toprakları vardı. Fakat Asya ile anlatılmak istenen topraklar nereleriydi? Herhalde Uzakdoğu veya Hindistan değildi. İtalya’nın coğrafya durumu dolayısiyle, Asya toprakları da olsa olsa Anadolu ve komşuları olabilirdi. Kaldı ki, İtalya’nın Habeşistana yerleşmesiyle, şimdi Arap yarımadası ve daha yukardaki memleketler de tehdit altına giriyordu. Şu halde İtalya’nın Habeşistan’a girmesiyle Orta Doğu bölgesi de kritik bir durum alıyordu. Bu durumu, başta Türkiye olmak üzere diğer Orta Doğu devletleri de görmüşlerdi. Balkanlar üzerindeki Bulgar ve İtalyan tehlikeleri dolayısiyle nasıl Balkan Antantı denen savunma sistemi kurulmuş ise, şimdi Orta Doğuya yönelen İtalyan tehlikesi için de böyle bir savunma sistemi kurmak zorunluydu.
Bu düşünceler, daha İtalya-Habeş anlaşmazlığının başında Orta Doğu memleketlerine egemen olmuş ve İran’ın teşebbüsü üzerine, Cenevre’de 2 Ekim 1935 de Türkiye, İran ve lrak arasında üçlü bir antlaşma parafe edilmişti. Türkiye tarafından hararetle desteklenen bu anlaşmayı gerçek alanına sokmak hemen mümkün olmadı. Çünkü İran ile Irak arasında sınır anlaşmazlığı ile Türkiye ile İran arasında da bazı meseleler vardı. Zorlama tedbirleri konusunda İtalya’nın aldığı tehditkar durum ve Habeşistan’ın istilasını gerçekleştirmesi, bu devletleri birbirine daha fazla yakınlaştırdı. Bu arada Türkiye komşulariyle olan münasebetlerini sıkılaştırdı. 1937 yılında İran ile çeşitli işbirliği konularında birçok anlaşmalar yapılarak, iki devlet arasındaki dostluk kuvvetlendirildi. 5 Haziran 1926 da Irak ile imzalanan ve süresi biten Dostluk Antlaşması 1937 Nisanında yenilendi ve süresi uzatıldı. Aynı anda, 7 Nisan 1937 de Türkiye ile Mısır arasında “bozulmaz barış ve samimi ve daimi dostluk antlaşması” imzalandı. Nihayet İran ile Irak arasındaki sınır anlaşmazlığı da çözümlenince, 1935 de parafe edilmiş olan antlaşmayı imzalamak için herhangi bir engel kalmıyordu. Bu arada bu anlaşmaya Afganistan’ın da katılması sağlanmıştı. Bunun üzerine, 8 Temmuz 1937 de Tahran’da Saadabad Sarayında, Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında Saadabad Paktı adını alan antlaşma imzalandı.
Beş yıl için imzalanan bu dörtlü antlaşma ile taraflar, aralarındaki dostluk münasebetlerini devam ettirmeyi, Milletler Cemiyeti ve Kellogg Paktına bağlı kalmayı, birbirlerinin iç işlerine karışmamayı, ortak sınırlarına saygı göstermeyi, ortak çıkarlarını ilgilendiren meselelerde birbirlerine danışmayı, birbirlerine karşı herhangi bir saldırı hareketine girişmemeyi ve saldırma amacını güden hiçbir siyasal kombinezona katılmamayı taahhüt ediyorlardı.
Böylece Türkiye Balkan Antantı ve Saadabad Paktı ile, batıda ve doğuda bir güvenlik sistemi kurmuş ve kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış politikasını kuvvetlendirmiş oluyordu .

Sancak (Hatay) Anlaşmazlığı
Türkiye bu faaliyetleriyle kuvvetli bir barış taraftarlığı yaparak, saldırganlara karşı cephe alıp gittikçe Batılılara kayarken, 1936 yazından itibaren patlak veren Sancak Anlaşmazlığı, esasen bir türlü bir düzene girememiş olan Türk-Fransız münasebetlerinde yeni bir buhran doğurdu.
Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 de imzalanan Ankara İtilafnamesi ile, Suriye sınırları içinde bırakılan İskenderun Sancağına özel bir idare şekli tanınmıştı. Türk parası orada resmi niteliği haiz olacak ve Sancak halkı milli kültürlerinin korunmasında her türlü kolaylıktan yararlanacaktı. Daha önce de gördüğümüz gibi, Fransa’nın mandater devlet olarak Suriyeye yerleşmesi kolay olmadı ve bir hayli uğraştı. Avrupa buhranlarının aldığı istikamet karşısında Fransa, Suriye ve Lübnan ile münasebetlerini yeni bir düzene sokarak 1936 Eylülünde Suriyeye ve 1936 Kasımında da Lübnan’a bağımsızlık verdi. Lakin Suriyeye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran 1936 Eylül antlaşmasında İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yoktu. Yani Fransa Suriye’den çekilirken, Sancak üzerindeki yetkilerini Suriyeye terketmekteydi. Bu sebeple, Türk hükümeti bu durumu kabul etmedi ve Milletler Cemiyeti Konseyinin toplantısı sırasında Eylül ayında Cenevre’de Fransa ile yapılan görüşmeler müsait bir gelişme göstermeyince 9 Ekim 1936 da Fransaya verdiği resmi bir notada, Suriyeye yapıldığı gibi, İskenderun Sancağına da bağımsızlık verilmesini istedi. Atatürk de 1 Kasım günü Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında, “Bu sırada Milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde, ciddiyet ve kat’iyetle durmaya mecburuz” diyordu.
Fransız Hükümeti 10 Kasımda verdiği cevapta, Sancağa bağımsızlık vermenin Suriyeyi parçalamak demek olacağını ve mandater devlet olarak da buna yetkisi bulunmadığını bildirdi. Bundan sonra iki hükümet arasında birer nota daha teati edildi, lakin görüşlerde herhangi bir değişme olmadı. Yalnız bu arada Fransa meselenin Milletler Cemiyetine havalesini teklif ve Türkiye de bu teklifi kabul etti.
Türkiye ile Fransa arasında bu tartışmalar olurken, bir yandan Türk kamuoyu, öte yandan da İskenderun’daki halk heyecanlanmış ve İskenderun’da halk ile polis arasında çarpışmalar olmuştu. Tabii bu çarpışmalar Türk kamu oyunda tepki uyandırmaktan geri kalmadı. Atatürk de Ocak 1937 de Konya’ya ve oradan da Ulukışla’ya kadar bir seyahat yaptı. Ankara’ya döndüğü zaman kabinenin toplantısına başkanlık etti. Türk-Fransız münasebetleri gergin bir safhaya girmişti.
Milletler Cemiyeti meseleye 14 Aralık 1936 dan itibaren el koydu ve yapılan tartışmalardan sonra ve özellikle İngiltere’nin de arabuluculuğu ile Konsey, 27 Ocak 1937 de Sancak için bir statü kabul etti. Bu statüye göre İskenderun Sancağı, içişlerinde tamamen bağımsız, dışişlerinde Suriyeye bağlı, kendine özgü bir anayasa ile idare edilen “ayrı bir varlık” (entité distincte) olacaktı. Burası Milletler Cemiyetinin gözetimi altına konacak ve bu gözetim bir Fransız vasıtasiyle yürütülecekti. Fransa ile Türkiye bir anlaşma yaparak, Sancağın toprak bütünlüğünü birlikte garanti altına alacaklardı. Bundan sonra Sancak, Hatay adını alacaktır.
Milletler Cemiyeti Hatay için bir anayasa hazırlamak üzere bir de komisyon kurmuştu. Bu komisyonun, Türkiye ile Fransa’nın da görüşlerini alarak hazırladığı anayasa Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından 29 Mayıs 1937 de kabul edildi. Aynı gün, Türkiye ile Fransa arasında da, Hatay’ın toprak bütünlüğünü ortak garanti altına alan anlaşma imzalandı.
Fakat bu anayasa ve anlaşmaları bağımsız Hatay’da uygulamak kolay olmadı. Hatay’daki Fransız temsilcisi, bunların uygulanmasını köstekleyici tedbirler alma yoluna gitti. Bağımsızlık dolayısiyle halk gösterilerde bulunmak isteyince Fransa’nın sömürge memurları bunu da önlemek istediler ve polisle halk arasında yeniden çarpışmalar oldu. Öte yandan, Fransızlar Hatay’daki diğer azınlıkları Türklere karşı da kışkırtma yoluna gittiler. Türk kamuoyu yine galeyana geldi. Türkiye’de Fransa aleyhine kuvvetli bir eğilim belirdi ve Türk-Fransız münasebetleri yine bozuldu. Suriye halkı da Hatay’a bağımsızlık verilmesinden ötürü hükümeti tenkit etti ve Suriye’nin bazı şehirlerinde hükümet aleyhine, gösteriler oldu. Hatay Anayasası 29 Kasım 1937 de yürürlüğe girecekti ve ilk iş olarak seçimlerin yapılması gerekiyordu. Fakat bu şartlar içinde seçimler yapılamadı.
Öte yandan seçim sistemi meselesinde Türkiye ile Fransa arasında görüş ayrılığı çıktı. Bunun üzerine Milletler Cemiyetinin kurduğu bir komite, Türkiye’nin de itirazlarını gözönünde tutarak bir seçim tüzüğü hazırladı ve seçimlerin 15 Temmuz 1938’e kadar tamamlanmasına karar verdi. 1938 Mayısı başından itibaren seçmen listelerinin hazırlanmasına başlandı. Fakat Fransız memurlarının davranışı Hatay’da olayların yeniden şiddetlenmesine sebep oldu. Türkiye Hatay sınırlarına 30.000 kişilik bir kuvvet yığdı. Gerek bu durum karşısında, gerek Avrupa olaylarının gittikçe buhranlı bir hal alması dolayısiyle, Fransa Hatay meselesinde Türkiyeye karşı daha yumuşak bir tutum almayı tercih etti ve Hatay’ın Fransız valisini geri çekip yerine bir Türk vali tayin etti. Bunun üzerine durum biraz sükünet buldu.
Almanya’nın 1938 Martında Avusturyayı ilhakı, Fransa’nın Hatay meselesindeki politikasını da etkilemiştir. Berlin-Roma Mihverinin ağırlığını gittikçe arttırmaya başladığı bir sırada, Fransa’nın Doğu Akdeniz’de stratejik önemi olan ve Boğazların kuvvetli bir bekçisi bulunan Türkiyeye olan ihtiyacı da artmıştı. Bu sebeplerdir ki, 1938 yazından itibaren Hatay meselesindeki tutumunu da degiştirmiş ve gelişmeler Türkiye lehine bir yön göstermiştir. 13 Haziran’da Antakya’da Türk ve Fransız askeri heyetleri arasında yapılan görüşmeler sonunda 3 Temmuz 1938 de imzalanan bir anlaşma ile, Hatay’ın toprak bütünlüğü ile siyasal statüsünün iki devlet tarafından korunması ve bu amaçla da her iki devletin de Hatay’a 2.500 er kişilik askeri kuvvet göndermesi esası kabul edilmiştir. Türk askeri 4 Temmuzdan itibaren Hatay’daki görevine başlamıştır.
Öte yandan, önce Paris’de başlayıp Ankara’da devam eden görüşmeler sonunda da, 4 Temmuz 1937 de Türkiye ile Fransa arasında bir Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre, taraflar, birbirleri aleyhine olan hiçbir politik veya ekonomik anlaşmaya ve birbirlerine yönelen herhangi bir kombinezona katılmayacaklar ve taraflardan biri, bir veya birkaç devlet tarafından saldırıya uğrarsa, diğeri, saldırganlara hiçbir şekilde yardım etmeyecekti.
Bu Türk-Fransız yakınlaşmasından sonra Ağustos ayında yapılan Meclis seçimlerinde Türkler, 40 milletvekilliğinden 22’sini kazandılar. Meclis 2 Eylül 1938 de ilk toplantısını yaptı ve bağımsız devlet icin Hatay Cumhuriyeti adını kabul etti. Yeni devletin resmi dili Türkçe ve Arapça olduğu halde, bütün milletvekilleri Türkçe yemin etmişlerdir.
Hatay Devletiyle Türkiye arasında gayet yakın temas ve bağlar kuruldu. Hatay Meclisi 1939 Ocak ayında Türk Medeni Kanunu ile Türk Ceza Kanununu kabul etti. Türkiye’den mali müşavirler getirtti. Bunun yanında, Hatay idarecileri devamlı olarak Türkiyeye katılmak arzusunda bulundular. Türkiye de bu isteği sempati ile karşıladı. Fakat, 29 Mayıs 1937 anlaşması ile Hatay, Türkiye ile Fransa’nın ortak garantisi altında bulunuyordu. Bu sebeple, Hataylıların anavatana katılma istekleri iki devlet arasında yeniden mesele oldu. Fakat 1939 Martından itibaren Avrupa’da olayların savaşa doğru bir yön olması, Türk-İngiliz ittifakının ilk adımlarının atılması ve Batılıların Barış Cephesi çabaları dolayısiyle, Fransa, Türkiye’nin ve Hataylıların isteklerini kabul zorunda kaldı. 23 Haziran 1939 da iki devlet arasında yapılan bir anlaşma ile, Fransa Hatay’ın Türkiyeye katılmasını kabul etti. Buna karşılık Türkiye de Suriye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüna saygı gösterecekti.
Temmuz ayında da Hatay Türkiye sınırları içine katıldı .

Türkiye ve Almanya
Görüldüğü gibi, 1936 dan itibaren Türk dış politikasının gelişmeleri, Türkiyeyi devamlı ve mustakar/kararlı bir şekilde Batılılara doğru götürmüş ve buna karşılık, özellikle İtalya ile Türkiye birbirlerinden daima uzaklaşmışlardır. Zaten bu uzaklaşmadır ki, Türkiyeyi Batılılara yöneltmiştir. Türkiye’nin Almanya ile münasebetleri nasıl gelişmiştir? Türkiyeyi, savaş yılı olan 1939 yılına getirmeden önce, bu noktayı anahatları ile belirtmek gerekir.
Almanya’da Nazi Partisi iktidara gelinceye kadar, her iki memleketin de kendi iç ve dış meseleleriyle uğraşmaları yüzünden, Türkiye ile Almanya arasında, 1. Dünya Savaşındaki işbirliğinin hatıralarından başka, herhangi bir kuvvetli münasebet mevcut olmamıştır. İlgi çeken bir nokta olmak üzere, Nazi Partisinin gelmesiyle, Türkiye’nin iç gelişmeleri arasında bir paralellik olmuştur. Nazilerin işbaşına geçtiği sırada Türkiye de iç kalkınmasında büyük bir hamle ile, ilk beş yıllık iktisadi planı kabul etmişti. Bu kalkınma planı ise, Türkiyeyi, sınai teçhizat bakımından dışarıya bağlamaktaydı. Halbuki bu tarihe gelinceye kadar Türkiye’nin Batılılarla olan siyasal münasebetleri düzgün bir çerçevede gitmemişti. Almanya bu fırsatı kaçırmadı. Hitler’in dış politikada kullandığı kuvvetli vasıtalardan biri de, Orta Avrupa ve Balkanları Almanyanın ekonomik nüfuzu altına almaktı. Bu sebeple Hitler rejimi ile birlikte, Türkiye ile Almanya arasındaki ekonomik münasebetler de birdenbire bir artış gösterdi. 1932 yılında Türkiye’nin Almanyaya ihracat toplamı 13 milyon lira iken
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Milli Mücadele Yılları Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin: