Giriş Yap ya da Kayıt Ol
Heavy Metal TR . COM: Forumlar

HMTR :: Başlığı Görüntüle - 7. Çağdaşlaşma Önderi Atatürk
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   Kayıt OlKayıt Ol 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 
7. Çağdaşlaşma Önderi Atatürk

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Milli Mücadele Yılları
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:48 pm    Mesaj konusu: 7. Çağdaşlaşma Önderi Atatürk Alıntıyla Cevap Ver

YEDİNCİ BÖLÜM

ÇAĞDAŞLAŞMA ÖNDERİ ATATÜRK



I. Atatürk Çağdaşlaşması ve Özellikleri

A. Atatürk’ün Çağdaşlaşma ile İlgili Görüşleri

Gazi Mustafa Kemal son derece zor şartlar altında istilâcı emperyalist güçleri, Mehmetçiğin süngüsü ile, vatanın bağrından söküp atarak denize dökmüş, tam bağımsızlığına sahip yeni bir devlet oluşturmuştu. Ancak bu devletin varlığını devam ettirebilmesi, Osmanlı toplumunu yıkıntıya sürükleyen şartlardan bir an önce kurtulmasına bağlıydı. Gazi bunu şöyle ifade eder: “Hiç bir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük olan bir gayeyi elde etmek için bir vasıtadır, gaye fikirdir.... Bir fikrin istihsaline dayanmayan zafer payidar olamaz. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin payidar olması için çağdaş medeniyetin bir ortağı bir parçası haline gelmek, bin bir fedakârlıkla sağlanan bağımsızlığın muhafazası için şarttır.”

Dolayısıyla millî bağımsızlığı sağladıktan sonra onun temel amacı, Türkiye’nin bir daha aynı duruma düşmemesi ve bağımsızlığını sonsuza kadar koruyabilmesidir. Bu nasıl sağlanacaktır?

Ona göre bunun tek yolu vardır. O da çağa damgasını vuran, tabiata hükmeden çağdaş medeniyetin ortağı olmaktan geçmektedir. “Bu bir ölüm kalım meselesidir. Bütün fedakârlığımızın faydalı bir sonuç vermesi buna bağlıdır.” “ Zira, memleketler muhtelif fakat medeniyetler birdir ve bir milletin gelişmesi için de bu yegâne medeniyete iştirak etmesi lazımdır.”

Gazi daha Millî Mücadelenin en karanlık günlerinden başlayarak aralıksız bir şekilde “asrileşmek”, “muasırlaşmak (çağdaşlaşmak)” “ medenileşmek”, “medeni bir millet olmak” zaruretinden bahsetmiştir.

Düşman denize döküldükten iki ay sonra, 1922 Ekiminde Bursa’da öğretmenlere şöyle seslenir: “ ... Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alâkasız yaşayamayız. Bilakis müterakki (ilerlemiş), mütemeddin (medeni) bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ile fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferdi milletin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.” 22 Eylül 1924’de Samsun’da öğretmenlere hitap ederken de ilim ve fen üzerinde durur: “ Dünyada her şey için hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir, ilmin ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dâlalettir.” 4 Aralık 1923’de Tercüman-ı Hakikat gazetesine verdiği demeçte, geleceğin Türkiye’sinin temel hedefini ve ülkeyi bu hedefe ulaştırmak konusundaki kararlılığını açık ve net olarak dile getirir. “Memleket mutlaka çağdaş, medeni ve yepyeni olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır. Bütün fedakârlığımızın faydalı sonuç vermesi buna bağlıdır. Türkiye ya yeni fikirlerle donatılmış, namuslu bir idare olacaktır, ya da olmayacaktır.... Gelişme yolumuzun önüne dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Dünya müthiş bir cereyanla ilerliyor. Biz bu ahengin dışında kalabilir miyiz?”

29 Ekim 1923’te bir Fransız gazetecinin yeni devletin yabancı düşmanı oldukları iddiası konusundaki sorularına cevap olarak şu sözleri söyler: “ ... Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikameti muhafaza etti. Biz daima şarktan garba doğru yürüdük. ... Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz.... Medeniyete girmeyi arzu edip, garba teveccüh (bir yere yönelme) etmemiş millet hangisidir?”

Daha pek çok örneklerini verebileceğimiz bütün bu ifadelerden anlaşılacağı gibi, büyük zafer ve barıştan sonra, Gazi’nin temel hedefi, Türkiye’yi bir an önce her bakımdan çağdaş medeniyetin bir ortağı haline getirmektir.

Bu nasıl gerçekleşecektir? Bunun için nasıl bir metot uygulanmalıdır. Daha önce bu konuda girişimler yapılmış mıdır? Yapılmışsa neden başarılı olunamamıştır? Kasım 1934’den itibarın Atatürk soyadını alan Gazi Mustafa Kemal’in kendinden önce gelenlerden çok farklı ve değişik bir yol izlemeye yönelten etkenler nelerdir? Bu soruları doğru cevaplamak için geriye doğru kısa bir bakış gerekecektir.



B. Önceki Yeniliklerin Niteliği ve Başarısızlık Nedenleri

Bir zamanlar üç kıt’ada at oynatan Osmanlı Devleti 1683 İkinci Viyana kuşatmasından itibaren gerilemeye başlamış, 1774 Kaynarca antlaşmasından sonra da parçalanma sürecine girmişti. Daha duraklama döneminde gerilemeyi fark eden devlet adamlarının durumu değerlendirmeleri şöyledir: Başarısızlık Kanunî dönemi kurumlarının yozlaşmasından kaynaklanmaktadır. Çare, kurumları o zamanki hallerine dönüştürmektir. Bu nasıl yapılacaktır? Otorite yoluyla yapılacaktır. Genç Osman, Kuyucu Murat Paşa, IV Murat ve Köprülüler ıslahatı gibi. Ama 1718’lere gelindiğinde teşhiste değişiklik vardır. Özellikle savaş alanlarındaki çarpıcı yenilgiler, gerilemenin yalnız bizim kurumların bozulmasından değil, fakat Batı’nın özellikle harp araç, gereç ve yönetimi bakımından açık-seçik üstünlüğünden ileri geldiği anlaşılmıştır. Şu halde ne yapmak gerekir? Sorusu gündeme gelir. Verilen cevap şudur:

Batı askerî teknoloji açısından bizden üstün olduğuna göre, bu teknoloji alınmalıdır. Bu amaçla yabancı dönmelerden yararlanırlar. Bu teknolojiyi kullanmasını bilen “fen subayı” yetiştirmek maksadıyla askerî mühendislik okulları kurulur. Teknoloji haliyle bilimin verilerine dayandığından yenileşme hareketi millî eğitim alanına kayar. Çağdaş fenleri öğrenme mecburiyeti, yabancı dil öğrenimine kapı açar. Yabancı dil, öğrenenleri başka dünyalara yöneltir. 1826’da yeni atılımların köstekleyen Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra modern ordu kurulur. Bu ordunun ihtiyaçlarını karşılamak üzeri 1827’de askerî tıbbiye, 1834’te Harbiye kurulur, bu okullarda pozitif bilimler, yabancı dil (Tıbbiye’de öğretim dili uzun süre Fransızcaydı) öğrenilir. Objektif düşünen geniş ufuklu elemanlar yetiştirilir. İşte bu okullardan yetişenler yenileşmenin öncüleri olurlar.

1834’ten itibaren süreklilik kazanan yabancı ülkelerdeki elçilikler kanalıyla, Batı etkisi gittikçe artar, Tanzimatla beraber, kanun koyucu sürekli Meclisler oluşturulur. Askerî reformların başarısı için idarî hukukî ve iktisadî alanda yenilikleri gerçekleştirecek kurumlar kurulur. Batı’dan esinlenen yeni kanunlar yayınlanarak, çağın ihtiyaçlarına cevap aranır (Ticaret ve ceza kanunları gibi). Bu yasalara göre çalışan mahkemeler kurulur. Meslek memuru yetiştirmek için yeni okullar açılır, Darülmuallimin, (Öğretmen Okulu) Mülkiye gibi.

Bütün bu arayış ve uygulamalar, Batılaşabilmek için esas çarenin parlâmenter yönetim olduğu sonucunu doğurur. 1876’da anayasa yapılır ve parlamento açılır, fakat 1878’de kapatılır. Artık aydın kesim için parlâmenter yönetim 30 yıl süre ile her türlü meseleye çözüm getiren bir çare olarak benimsenir. 1908’de ordunun genç subaylarının ayaklanması ile anayasal rejim yürürlüğe girer. Bir süre alabildiğine bir serbestlik içinde ülkenin bütün sorunları her yönüyle tartışılır.

Çok kalın çizgilerle özetlediğimiz son kısımlarını Mustafa Kemal’in de yaşadığı bu iki yüz yıllık süre, ülkeyi hangi noktaya taşımıştır? Sonuçları nelerdir? 1918’de Osmanlı Devleti, Batı’dan esinlenmiş modern askerî ve sivil okulları, keza batıdan alınan bazı yasa ve bu yasalara göre çalışan yargı organlarını ve parlâmenter rejim özlemiyle artık kolayca geriye dönülmeyecek bir ölçüde Batıya yönelmiş bulunmaktaydı.

Ancak bu iki yüzyıllık sistemsiz birbirlerinden kopuk çabalar devlete kendini yenileyecek taze kanı sağlayamamıştır. Kurtarılmak istenen devlet, malî, iktisadî ve kültürel bakımdan çağa ayak uyduramamış, yapılan reformlar devletin bekasını sağlayamamış ve devlet 1918 Kasımında tarihten silinme, yok olma durumuna gelmiştir.

Acaba bu başarısızlığın nedeni ne idi? Hata nerede yapılmıştı? Bu sorular üzerinde düşünmek Atatürk’ün çağdaşlaşma metot ve özelliklerini anlamaya yardımcı olacaktır. Konu uzun açıklamaları gerektirmekle beraber, Atatürk ve çağdaşlaşma başlıklı makalemiz, esas alınarak kısaca özetlenecektir312b.

Başarısızlık sebepleri çeşitlidir:

1. Ülkenin jeopolitik konumu, sürekli savaşlar, Osmanlı’ya nefes almak, huzur içinde yenilik atılımları yapma imkânı vermemiştir. Türk halkı barışın nimetlerinden ancak Cumhuriyet döneminde yararlanmış, Atatürk inkılâplarını bu barış döneminde gerçekleştirmiştir.

2. Türklerin hoş görülü yönetimi dolayısıyla gayrı müslim tebaa kültürel kimliğini muhafaza ettiği gibi, devletin zayıfladığı dönemlerde millîyetçi rüzgarlara kapılmış, bu ayrılık hareketleri devleti sürekli meşgul etmiş, kaynaklarını kurutmuş, onun kendinî yenileme gayretlerini kösteklemiştir.

3. Osmanlı Devleti’nin kendini dış dünyadan soyutlaması, idareci elit tabakanın da dış dünyadan hem de halktan kopması nedeniyle, medeniyetle ilgili yaratıcı faaliyetler sınırlı bir tabakanın elinde kalmış ve öz kaynağından da kopmuştur. Bu elit tabaka da dış dünyaya kapılarını kapatınca, çağdışı bir duruma düşmüş dünyanın gidişine ayak uyduramamıştır.

4. Osmanlı devlet adamlarının reformlardaki başarısızlık nedenleri arasında, Batı medeniyetinin ana unsurlarını gerektiği gibi kavrayamamak, bu değerler arasındaki bağı isabetle tayin edememek işe nereden nasıl başlanacağını bilememek, muhakkak ki etken olmuştur. Aslında onlar devleti kurtarmak isterken, “hep sınırlı bir alanda ve patrimonyal bir yapı içinde” yenileşmeyi düşünmüşler, haliyle imparatorluğun bütünlüğünü korumak ve çeşitli din ırk ve kültürlere sahip toplulukları bir arada tutabilmek gayret ve endişesiyle hareket etmişlerdir. Bu sebeple sistemli ve köklü tedbirler alamamışlar, ancak “hasta adamı” ayakta tutacak dozda geleneksel yapıyı bozmayan sınırlı bir yapılaşmanın yeterli olacağı görüşüyle hareket etmişlerdir. Bundan dolayı “yapılmak istenen yenileşme, daima çok geç ve çok az dozda olmuştur”. Her reformcu devlet adamı, genellikle kendi ölçüleri içinde Batıdan bir şeyler almaya gayret etmiş, fakat “alınanlar daima sınırlı olduğundan yapılanlar hep yetersiz kalmış, neyin ne kadar ve nasıl alınacağı, özellikle neyin alınıp neyin bırakılacağı” tartışması Atatürk’e kadar sürekli devam etmiştir. Bu arada yapılan yeniliklerle, toplumda zamanla bir kültür ve müssese ikileşmesi ve hatta çatışması ortaya çıkmıştır. Böylece ne eskiyi muhafaza ve ne de yenileri tam anlamıyla benimsemek mümkün olmamıştır.

5. Diğer taraftan Batının erişilmez gibi görünen ezici üstünlüğü, Türk insanının da güçsüzlük çaresizlik ve eziklik duyguları, devlet adamlarında da bir aşağılık kompleksi yaratarak, onların meseleye doğru teşhis koymalarını ve kendilerine güven duymalarını engellemiştir.

Netice olarak geleneksel sosyal ve siyasal yapıyı koruyarak, sınırlı alıntılarla, devlet ve toplum yapısını değiştirmenin ve devleti kurtarmanın mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır. Atatürk, bu durumu 1924’te şöyle ifade eder: “Hayat ve yaşayışa hakim olan kanunların zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenilenmesi zaruridir. Medeniyetin buluşları, tekniğin harikaları cihanı değişmeden değişmeye uğrattığı bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle geçmişe bağlılıkla, devletin varlığını korumak mümkün değildir.”



C. Atatürk’ün Çağdaşlaşma Metodu:

Atatürk, çağdaşlaşmada kısaca özetlenen eski denemelerin ve kendi gözlemlerinin ışığında değişik bir metot uygulamıştır. O’na göre, çağdaş medeniyetin ortağı olmak, bu medeniyeti yaratan unsurları ile beraber almakla mümkündür. Çünkü, daha önce askerlik millî eğitim başta olmak üzere çeşitli alanlarda yapılan sınırlı alıntılar, tek tek yapılan düzenlemeler patrimonyal yapı içinde yürütülmüş, devleti kurtaramadığı gibi, bir kültür ve müessese çatışmasına yol açmıştı. Dolayısıyla Atatürk, eskilerin ıslahatcı ve telifci metotlarına itibar etmemiştir. O’na göre, çağdaş dünyada “neyin ne kadar alınacağı” ve “bu alınmada sınırın ne olması gerektiği” tartışması hem yersiz ve hem de faydasızdır. Çağdaşlaşmanın tek bir yolu vardır, o da çağa damgasını vuran ve rakipsiz olan batı medeniyetini bilimi, kültürü, teknolojisi, hayata bakış tarzıyla almaktır. Bunu gerçekleştirmenin yolu bilim ve fenni rehber edinmekten geçmektedir.

Atatürk, Türkiye’nin iki yüzyıllık açığını kapatmak için adeta zamana karşı savaşır. Batı dünyasının yüzyıllar boyu elde ettiği birikimleri, yani Rönesans, Reform, Büyük Fransız İnkılâbı ve sanayî inkılâbının verilerini kısa bir zaman süreci içinde Türk toplumuna mal etmeyi hedef alan sistemli bir strateji uygular.

Atatürk’ün çağdaşlaşma atılımları, Batıya rağmen batılılaşma şeklinde kendinî gösterir. Atatürk’ün bu konulardaki ilham kaynağı nazari ilkeler veya doğmalar değildir. Türk çağdaşlaşması veya Atatürk Rönesansı diyebileceğimiz bu hareket tarihin derinliklerinden gelen sürecin hassas Türkiye jeopolitikliğinin zaruretleri, Türk toplumunun beklentileri ve ülkenin ihtiyaçları ışığında şekillenmiştir.

Bilim ve fennin rehberliğinde yürütülen inkılâplar, ancak laik bir ortamda gelişebilirdi. Dolayısıyla laiklik Atatürk çağdaşlaşmasının başarı anahtarı vazifesi görmektedir.

Atatürk’ün çağdaşlaşma atılımlarını yapabilmesi için ülkede barış ve huzurun sağlanması gerekli idi. Büyük önderin “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkeleri ile uygulanan akılcı politika bunu sağlamıştır.

Atatürk, çağdaşlaşmanın kuru bir Batı taklitçiliğine dönüşmemesi ve çağdaşlaşmanın millî değerlerle bezenmiş bir sentez haline gelmesi için ciddi tedbirler almıştır. Yeri geldiği zaman değinileceği gibi, çağdaşlaşma ile millî kimliğin belirginleşmesi, Türk kültürünün halk kaynağından kendi öz değerleriyle beslenip çağdaş medeniyet içinde yerini alması amaç edinilmiştir.

İnkılâp hareketleri, devlet eliyle yukarıdan aşağıya doğru yürütülmekle beraber, bunları halka benimsetmek, onların siyasî, sosyal ve kültürel hayata katılmalarını sağlamak için önlemler alınmıştır. Özellikle toplumun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar tanınmış, böylece nüfusun yarısının sosyal ve kültürel hayata aktif bir şekilde katılmaları hedeflenmiştir. Yukarıda belirtilen Atatürk’e has farklı bir metod ve yaklaşımla inkılâplar ele alınmış, zaman ve zeminin uygunluğu dikkate alınarak aşama aşama birbirlerini tamamlayacak şekilde sistemli ve kararlı olarak yürütülmüştür.

Bunların gerçekleşmesi çağdaşlaşma yolundaki engelleri ortadan kaldırmak, artık hayatiyetini kaybetmiş olan kurumların yerine çağın ihtiyaçlarını karşılayacak yeni kurumlar oluşturmakla mümkündü. Bunların en başında gelenler, rejimin hukukî mevzuatını yeniden düzenlemek, Tanzimat’tan beri sürüp giden kültür ikileşmesin önlemek, din ve devlet işlerini ayırmak suretiyle devleti laikleştirmek, Türk toplum hayatının çağdaşlaşmasını önleyecek engelleri kaldırmak gibi. Yüzyılların oluşturduğu bu ortamı değiştirmek için olağanüstü güçlüklerle mücadele etmek gerekiyordu. Ulu Önder, yurdu kurtarmanın verdiği emsalsiz itibar ve halkta uyandırdığı güven duygularından güç alarak bundan sonraki hayatını çağdaş Türkiye’nin yaratılmasına vakfetti313.

Türkiye’yi çağdaşlaştıracak inkılâpları gerçekleştirmek için, önce devletin siyasî ve hukukî yapısını değiştirmek ve inkılâpları etkili ve inançlı bir şekilde yürütecek siyasî teşkilât oluşturmak gerekiyordu.


II. Siyasî İnkılâplar.

Millî Mücadele her bakımdan tam bağımsızlığı elde etmek, vatan topraklarını kurtarmak amacına yöneliktir. Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplandığı zaman, milletvekillerinin gayelerinden biri de padişah ve halifeyi yabancı esaretinden ve zararlı danışmanlarından kurtarmaktı. Milletvekillerinin önemli bir kısmı muhafazakâr eğilimliydi. Fakat hükümet şekli tespit edilirken, Mustafa Kemal’in dikkatli müdahaleleriyle, ülkenin kaderine Meclis’in el koyduğu, Meclis’in üstünde hiçbir gücün bulunmadığı, Meclis’in yasama ve yürütme güçlerini kendinde topladığı, hükümet teşkilinin zaruri olduğu, geçici kaydıyla bir hükümet başkanı seçmenin veya “padişah kaymakamı ihdas etmenin uygun olmadığı, Padişah ve Halifenin cebir ve ikrahtan azade olduğu zaman” Meclis’in düzenleneceği kanunî esaslar dairesinde vaziyet alacağı belirtilerek yeni bir hükümet oluşturulmuştu. Yeni devletin anayasası yazılırken, Mustafa Kemal’in devamlı sabırlı ve kararlı müdahaleleriyle, 20 Ocak 1921 tarihli anayasaya, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve idare usulünün halkın kendi kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi usulüne dayandığı açıkça kaydedilmişti. Haliyle bu ifadelerin saltanatla bağdaşması mümkün değildi. Aslında bu hükümlerle tek dayanak yeri millî irade olan bir cumhuriyet rejimi kurulmuş oluyordu. Ancak “Nisabı Müzakere Kanununun” birinci maddesinde belirtildiği gibi TBMM üyelerinin önemli bir kısmı için bu geçici bir çözüm yoluydu314. Onlar için gerçek ve meşru otoriteyi İstanbul’da bulunan Padişahlık makamı ile onun görevlendirdiği hükümet temsil ediyordu. Aradaki görüş ayrılığını kaldırmak için çok ciddi güçlükler vardı. Gazi’nin en yakın Millî Mücadele arkadaşları arasında bir görüş birliği yoktu. Mesela Rauf Bey, Kazım Karabekir, Refet Paşa gibi şahsiyetler meşrutî bir yönetime taraftar görünmekteydiler.

Bütün aykırı şartlara rağmen, Gazi, düşündüklerini, gerçekçi ve titiz bir zamanlama üstadı kişiliği içinde elverişli zaman ve zemini kollamaktaydı. Daha önce gördüğümüz gibi, aranılan fırsatı itilâf devletleri İstanbul Hükümeti’ni 1922 Ekiminde barış konferansına davet etmekle vermişlerdi. Gazi, bu vesile ile 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmış, son padişah 17 Kasım’da bir İngiliz savaş gemisi ile koruyamadığı vatanını terk etmek zorunda kalmıştı.

Daha henüz barış yapılmamıştı. Gazi, şoku hafifletmek ve elverişli ortamı beklemek maksadıyla halifelik makamını bir süre daha muhafaza etmeyi uygun görmüştü. Esasen Meclis’in yapısı da başka türlü bir davranışa müsait görünmüyordu. Meclis’te bir kısım milletvekilleri halifenin dünyevi salâhiyetlerinin bu makamın ayrılmaz bir parçası olduğu tezini ileri sürmekteydiler. Akımın Mecliste oldukça güçlenmesi, barış anlaşması konusunda zorluklar çıkaracağı anlaşılması ve genellikle Meclis tartışmalarının çok sertleşmesi üzerine, Gazi, seçimin yenilenmesi kararının alınmasını sağladı (1 Nisan 1923). Meclis dağılmadan önce vatana ihanet yasasını değiştirdi, buna göre halihazır devlet şeklini her ne suretle olursa olsun karşı gelenlerin vatan haini sayılması kabul edilmiştir. Yapılan seçimlerde, “dokuz umde”yi program olarak benimseyen ve Gazi’yi destekleyen Müdaafaa-i Hukuk Grubu, muhalif “ İkinci Grubu” fiilen tasfiye etti. Hem İzmir ve hem de Ankara’dan milletvekili seçilen Gazi, 13 Ağustos 1923’de İkinci Dönem Meclis Başkanlığına seçildi. O bu Meclis’le düşündüğü yenilikleri gerçekleştirebilirdi. Bunun için siyasî bir kadro oluşturmak gerekliydi. Esasen Birinci Meclis döneminde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu oluşmuştu. Seçimlerden sonra Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti nüve olmak üzere, Halk Partisi kuruldu (9 Eylül 1923). Parti tüzüğüne esas olan fikirler şunlardı:

“Halk Partisi Cemiyetler Kanununa göre oluşmuş siyasî bir cemiyettir. Gayesi millî egemenliğin gerçekleşmesine rehberlik etmek, Türkiye’yi tam manasıyla çağdaş bir devlet haline eriştirmektir. Halk Partisi bir ihtilâl komitesi değildir. Bir inkılâp partisidir. Partiden olanların gerçekten halkçı olmaları şarttır. Parti hiçbir fert, hiçbir cemaat için ayrıcalık tanımadığı gibi, kanun koyma ve uygulamadaki mutlak bağımsızlığını sınırlayıcı ve değiştirici gelenek ve teamüllerin meşruiyetini de tanımaz. Kanun karşısında herkes eşittir. Türk kültürünü kabul etmiş her fert, partiye girebilir”.315

Böylece Gazi’nin başkanlığında, güvenebileceği, disiplinli siyasî bir kadro oluştu. O düşündüğü yenilikleri artık bu kadro ile yönlendirecekti.



A. Ankara’nın Başkent Olması

Kesin barış sağlanmış, siyasî kadro oluşmuştu. Artık rejim meselesi çözüme bağlanmalıydı. Önce Başkent meselesi ele alındı. Zira İstanbul 2 Ekim 1923’te boşaltılmıştı. Eski başkente dönülmeyecek miydi? İş adamları, kordiplomatik bir kısım milletvekilleri ve memurlar hükümetin İstanbul’a taşınmasına taraftardılar. İstanbul ülkenin kültür ve ticaret merkeziydi. Coğrafî durumu, iklimi, tarihi geçmişi ile ülkenin gözbebeği durumundaydı.

Ankara’nın eksileri çoktu. Küçük tozlu, gelişmemiş her türlü konfordan yoksun bir şehirdi. Nüfusu 30.000 civarındaydı. İklimi sert ve kuraktı. Mevcut şartlar Ankara’nın aleyhineydi. İstanbul basını bu konuda kıyametleri koparmaktaydı. Ankara merkez olunca, hilâfet bir bakıma devletin dışına itilmiş olacaktı. Dolayısıyla İstanbul şiddetli bir hassasiyet içinde görünmekteydi.

Diğer taraftan yabancı misyonlar ikamete elverişli şartlar olmaması nedeniyle, Ankara’ya gelmek istemiyorlardı. Ancak Başkentin kalıcılığına inandıktan epey sonra orayı ister istemez benimseyeceklerdi.

İstanbul’dan başka bir merkez bahis konusu olunca, Eskişehir, Bursa ve Konya hatıra gelmekteydi.

Fakat Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi, “Ankara susuzdu. Ağaçsızdı. Kuru ve yabaniydi. Fakat Büyük Millet Meclisi orada kurulmuş, orada toplanmış, bütün savaş oradan idare edilmişti. Yeni idarenin milletlerarası edebiyatta adı Ankara Hükümetiydi.”

Esasen Gazi kararını vermişti. Yeni devletin başkenti Ankara olacaktı. Ankara, 27 Aralık 1919’da hiçbir resmî unvan ve sıfatı olmayan Mustafa Kemal’i coşkuyla bağrına basmıştı. Millî kıyafet giymiş seğmenlerle beraber bütün halk “ vatanı ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrini bekliyoruz” diye haykırmışlardı. O günden sonra Ankara, Millî Mücadelenin merkezi olmuştu. Düşman istilâsı Ankara önlerinde durdurulmuştu, Millî Mücadeleyi yürütmekte Mustafa Kemal’in meşruiyet kaynağı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara’da toplanmış ve yeni devletin yönetimini burada üstlenmişti.

Ankara kendiliğinden merkez haline gelmişti, İstanbul’a dönüş geçmişe, eskinin entrikalarla dolu ortamına düşmek demekti.

Diğer taraftan Ankara’nın coğrafi konumu da bir başka tercih sebebi olmuştur.

İsmet Paşa ve 14 arkadaşı 9 Ekim 1923’de verdikleri bir önerge ile Ankara’nın başkent olmasını teklif ettiler. Kanun teklifinin gerekçesinde özetle şöyle denilmekteydi: “ .... Antlaşma ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, Yeni Türkiye’nin esas varlığını, ülkenin güç kaynaklarının gelişmesini, Anadolu’nun merkezinde kurmak lüzumunu göstermektedir.” Ülkenin güvenliği Ankara’nın coğrafi ve stratejik durumu bunu gerektirmektedir.

Teklif 13 Ekim’de kanunlaşır. Ankara artık resmen Başkenttir316.



B. Devletin Adı: Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı:

Gazi Mustafa Kemal

Vatan toprakları istilâdan kurtarılmış, Lausanne Antlaşması ile tam bağımsız bir devlet oluşmuş, Gazi’nin düşüncelerini uygulamasını sağlayacak Halk Fırkası kurulmuş, yeni devletin merkezi Anadolu’nun ortasında Ankara olarak belirlenmişti. Devletin adı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetiydi. Fakat İnönü’nün deyimiyle “Devletin şekli açıktaydı. Gerçi iç ve dış âlem, bugünkü hal devam edecekse bunun manasının ne olduğunu pek güzel biliyordu. Fakat Cumhuriyetin kurulmasını bir ihtiyaç olarak görenlerin kudretinin, adını söyleyerek onu ilân etmeye kâfi gelmediği zanolunuyordu. Mesele bu. Tabiî böyle bir telâkkinin başlıca hedefi de Atatürk oluyordu. Demek bütün bu işlere idare edip neticeye götürmüş olan insan, fiilen idarenin başında bulunduğu halde, idareyi Cumhuriyet şeklinde ilân etmeye kudretli değildir. Bu görünüş devlete zayıflık veriyordu. Benim dışarıda Hariciye Vekili sıfatı ile yabancılara karşı gördüğüm başlıca zayıf noktam bu idi. Herkesin gözünde ve anlayışında devletin şekli ne zaman kararlaştırılacak istihfamını (sorusunu) sezerdim. Lausanne dönüşü, ben meseleyi bu görüşten ortaya kordum. Bu bir eksiklikti. Devletimize karşı yapılması lâzım olan bir vazifeyi yapmamış durumdayız. İstediğimiz halde, aklımız yettiği halde, yapmaya kudretimiz olmadığından dolayı yapamıyoruz, tefsirile zayıf görünüyorduk. Lausanne muahedesini imzalayan devletler bu zanla bizimle münasebet kurmak için bekler vaziyette idiler. Yani devlet ve o devletin başında bulunan kişiler, zaafla karşılaşıyordu. Bu zaaf telâkkisinin mutlaka düzeltilmesi lazımdı. Benim kanaatim buydu. Atatürk ile mutabıktık” 317. Ancak Gazi’nin yakın silâh arkadaşları arasında bile bu konuda fikir birliği yoktu. Bunların birçoğu cumhuriyet ilânının vakitsiz ve sırasız olduğunu düşünmekteydiler. Meclis ekseriyetininde cumhuriyetçiliğe çok yatkın olduğu söylenemezdi. Bu durumda işi ince politika taktikleri ile çözümlemek gerekiyordu318.

Gazi’nin bu konudaki fikri, Erzurum Kongresi günlerinden beri belirlenmişti. Fikrini gerçekleştirmek için elverişli ortamın oluşmasını beklemekteydi. Ortamı hazırlamak maksadıyla 27 Eylül 1923’de Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeçte “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yasama kudreti ve yürütme yetkisi milletin biricik gerçek temsilcisi olan Mecliste belirmiş ve toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet”319.

Gerçekte yaşanılan rejim cumhuriyetten başka bir şey değildi. Yapılacak iş, rejimin adını resmileştirmekti.

Bunun için aranılan fırsatı Meclis’de meydana gelen bir kriz verdi. Rauf Bey’in 4 Ağustos 1923’de istifâ etmesi üzerine, 14 Ağustos 1923’de İstanbul Mebusu Ali Fethi Bey (OKYAR) İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) Başkanlığına seçilmişti. Fethi Bey üzerinde bulunan Dahiliye Vekilliğinden 24 Ekim’de istifâ etmişti. Meclis İkinci Başkanı olan Ali Fuat Paşa’da (CEBESOY) askerî kariyeri tercih ettiğinden görevinden ayrılmıştı. Ayrılanların yerine hükümetce Dahiliye vekilliğine Ferit Bey (TEK) Meclis İkinci Başkanlığına da Yusuf Kemal (TENGİRŞENK) aday olarak gösterilmiş, fakat ikinci Başkanlığa Rauf (ORBAY), Dahiliye Vekilliğine Erzincan Mebusu Sabit Bey seçilmişlerdi (25 Ekim 1923).

Bu bir tepkinin ifadesiydi. Gazi sonuçtan memnun olmadı. Meclis’te gizli muhalif bir hizip oluştuğu ve Meclis çalışmalarına hissiyatın hâkim olduğu kararına vardı. Hükümet üyelerinin istifâ etmelerini, yeni hükümeti teşkil çalışmalarına katılmamalarını istedi. Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa (ÇAKMAK) bu kararın dışında tutuldu. Böylece muhaliflere istedikleri şekilde bir hükümet oluşturma imkânı verildi. Eğer kriz uzarsa, bu vesile ile köklü çözüm getirilmesi bahis konusuydu.

Fethi Bey 27 Ekim’de istifâsını verdi. Meclis’deki değişik hizipler, Meclis’ten güven alacak bir liste oluşturamadılar.

28 Ekim akşamı Gazi yemeğe aldığı arkadaşları ile durumu gözden geçirdi. Ertesi günü Cumhuriyeti ilân edeceklerini bildirerek ne yapmaları hususunda onları görevlendirdi. Alıkoyduğu İsmet Paşa ile anayasada yapılacak değişiklik metnini hazırladılar.

29 Ekim 1923 Pazartesi günü Meclis hükümet teşkili için toplantıya başladı ise de olumlu sonuç alınamadı. Bazı milletvekilleri krize Parti Başkanının bir çare bulmasını istediler. Neticede Genel Başkanın krize çare bulmakla görevlendirilmesi kabul edildi.

Toplantı salonuna davet edilen Gazi bulacağı çözüm için bir saatlik bir süre istedi. Bu süre içinde gereken kişileri Meclisteki odasına davet ederek hazırlanan anayasa değişikliği maddesi konusunda görüş alışverişinde bulundu.

Gazi salona dönüşünde, düşündüğü çözümü dile getirdi: “Anayasaya göre bir hükümet kurulurken bütün milletvekillerinin her birisi bakanları ve hükümeti seçmek zorunda kalıyor. Bu güçlüğü giderme zamanı gelmiştir... Teklif ettiğim çözüm kabul edilirse, kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükümet kurmak mümkün olacaktır” diyerek bir gece önce İsmet Paşa ile hazırladıkları metni verir.

Teklif Anayasanın bazı maddelerinin değişmesini içermektedir. Teklife göre, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir”. Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. .... Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir. Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sIfatla lüzum görüldükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder. Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar Başbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra, Cumhurbaşkanı tarafından Meclis’in onayına sunulacaktır. Tartışmalar sırasında öneriye 2. Madde olarak “ Türkiye Devleti’nin dinî İslâmdır, resmi dili Türkçedir” ifadesi eklenir. Amaç Muhafazakâr çevrelerin tepkisini azaltmaktır.

Öneri Meclis’de hararetli tartışmalara konu olur. Lehte ve aleyhte konuşmalardan sonra, öneri “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri içinde kabul edilir. Gazi Mustafa Kemal oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçilir320. Gazi, ilk Cumhuriyet Hükümetini kurmakla İsmet Paşa’yı görevlendirdi. Meclis Başkanlığına da Fethi Bey seçildi.

Cumhuriyet’in ilânı inkılâpçı çevrelerde büyük coşku ile karşılandı. Yurt dışında olumlu karşılandı.

Gazi Cumhurreisi seçildikten sonra, Halk Partisi Başkanlığını vekâleten İsmet Paşa’ya devretti (19 Kasım 1923). Bir gün sonra da Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti teşkilât ve görevlerini Halk Partisi’ne devretti. Bu suretle Müdafaa-i Hukuk’çular Halk Partisi ile bütünleştiler.

Cumhuriyet’in ilânı şerefine 26 Aralık 1923’te bazı suçlar hariç, genel af çıkarıldı.

Artık Gazi Cumhurbaşkanıdır. Kendi kurduğu Halk Partisi, ciddi bir disiplin içinde, yapılacak yeniliklerin gerçekleşmesinde siyasî dayanak vazifesi görecektir. Bundan sonra inkılâplar daha hızlı yürütülecektir.

Ancak İstanbul siyaset âleminin görüşü oldukça farklıydı. Basın Cumhuriyet ilânının vakitsiz acele ve usule uymayan bir hareket olarak göstermekteydi321. Bunların görüşü Gazi’ye göre şöyle özetlenebilir: “ Esas olan millî hâkimiyettir. Millî hâkimiyet Cumhuriyetin gelişmesiyle sağlanır. Türk milleti millî hâkimiyete kavuştu. Cumhuriyet’in ilânına lüzum yoktur, yanlıştır. Türkiye’de en sağlam devlet şekli, millî hakimiyet esasını korumakla birlikte, cumhuriyeti ilan etmeyip devlet başkanlığında halife ünvanıyla Osmanlı hanedanından birini bulunduran meşrutiyet idaresidir”. 322

Bu arada halife ile gösterişli temasların çoğaldığı ve ilgilenenlerin arttığı görülmekteydi.

Rauf Bey’in bir İstanbul gazetesine verdiği demeç, Halk Partisinde sert tartışmalara yol açtı. Rauf Bey demecinde Cumhuriyet’in ilânında acele edildiği, sorumsuz kimselerin buna sebep olduğu ileri sürülmüştü. Haber Ankara’da asabiyet ve teessüre yol açtı. “Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan Cumhuriyetin ilânına karşı gelme yolundaki demecinin Cumhuriyet’i sarsıntıya uğrattığı ve bu demeç sahibinin çevresinde muhalif bir parti kurduğu kanaatinin belirdiği” vurgulanarak Parti Grubunda açıklama yapmaya davet edildi. İsmet Paşa; Parti Başkan Vekili sıfatıyla Rauf Bey’e hitaben “Cumhuriyet ilân edildiği günlerde, başlangıçtan beri millî davanın temsilcisi sayılan başlar arasında anlaşmazlıklar olduğu manzarası görülürse, bundan başların Cumhuriyetin ilânından sonra ikiye ayrıldıkları manası çıkar. Dolayısıyla Cumhuriyet üzerinde tereddütler hasıl olur. Cumhuriyet idaresi başarılı olacak mıdır, olmayacak mıdır tartışmalarına yol açılır ve bu tartışmalar tehlikeli maceraya dökülür” diyerek ona Cumhuriyetçi olup olmadığını, parti içinde kalıp kalmayacağını sordu. O da “millî hâkimiyetten yana olduğunu, milletvekili’nin görüşlerini her türlü etkinin dışında ifa etmesi gerektiğini belirterek mutlak muhalif parti yapmam isteniyor, yapmayacağım. Karar sizindir. Beni partiden ihraç ederseniz yapacağım şey mezuniyet alıp gitmektir. Ben buradan gidiyorum. Kararınızı serbest olarak veriniz.” diyerek toplantıyı terketti.

Konuşmadan duygulanan Parti Grubu, verilen bilgiyi yeterli buldu. Konuşmaların zabıtları yayınlanarak mesele kapatıldı. Fakat bu geçici çözüm yoluydu.

Olayın neticesinde Rauf Bey Gazi’den gittikçe uzaklaştı. Aslında derindeki sebep, Rauf Bey ve Gazinin bazı yakın silah arkadaşlarının yapılan reformları tam manası ile benimsememeleri, devrimden çok, evrimden yana olmalarıdır. Ayrıca bunlar Millî Mücadele’deki değerli hizmetleri dolayısıyla, eskiden olduğu gibi, yapılacak işlere beraberce karar verilmesini istemekteydiler. Bu sebeple Gazi’nin hızlı temposunu frenlemeyi düşünüyorlardı323.

Cumhuriyete geçiş olayı bazı İstanbul gazetelerinin de halifeliğin statüsü ve geleceği tartışmalarına yol açmıştır. Bu arada Hint Müslüman liderlerinden Ağa Han ve Emin Ali’nin Londra’dan İsmet Paşa’ya gönderdikleri mektubun henüz Paşa’nın eline geçmeden bazı İstanbul gazetelerinde yayınlanması, Gazi’yi harekete geçirdi. Üstelik şiî olan bu iki şahıs halifenin Müslüman ülkelerinin güven ve saygısına lâyık bir yere konulmasını istiyorlardı. Haber Ankara’da asabiyet uyandırdı. Millî davamızın başarısına engel olmak isteyen iç ve dış düşmanların hain emellerine sed çekmek için derhal İstiklâl Mahkemeleri oluşturuldu. Mektubu yayınlayan gazeteciler mahkemeye verildiler.

İstiklâl mahkemesi mektupların yayınlamasında kasıt olmadığı sonucuna vardı ve bütün sanıkların beraatına karar verdi. Fakat Tanin’de yayımlanan halifeye açık mektup yazısı nedeniyle ve halifeyi saltanatın kaldırılmasına karşı çıkmaya kışkırttığı gerekçesiyle Lütfi Fikri’yi (DÜŞÜNSEL) beş yıl kürek cezasına mahkum etti324.

Olayların gelişmesinden hilâfetin geleceğinin yakında gündeme geleceği anlaşılmaktaydı.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:48 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

C. Hilâfetin Kaldırılması: Laik Devlete Yönelme Yasaları

Gazi M. Kemal, devletin rejimini tesbit etmişti. Bu millî egemenliğe dayalı cumhuriyet yönetimiydi. Cumhuriyet ilânı, inkılâpların sadece başlangıcıydı. Devletin bir daha aynı duruma düşmemesi için çağa ayak uydurmasını sağlayacak atılımlar yapılması gerekmekteydi. Bunu sağlamak, akıl ve bilimi rehber almak, ayak bağı olan çağdışı olmuş düşünce ve kurumları tasfiye etmekle mümkün olabilirdi.

Bu itibarla, Gazi M. Kemal 1 Mart 1924’de Meclis’i açarken “Millet Cumhuriyetin halen ve gelecekte her türlü saldırıdan kat’iyen ve ebediyen masun bulundurulmasını istiyor” sözleri ile bu konuda alınacak tedbirlere işaret etmiştir. Esasen İzmir’de Harp Oyunları vesilesiyle yapılan toplantılarda, Gazi, İsmet, Fevzi, Kâzım (ÖZALP) ve Ali Fuat paşalarla yaptığı temaslarda, Hilâfetin kaldırılması, Evkaf ve Şer’iye Vekâletinin ilgası ve öğretimin birleştirilmesi konusunda görüş birliğini sağlamıştı. Ankara’ya dönünce, bu konularda sür’atle ve enerjik bir şekilde, uygulamaya geçildi.



1. Hilâfetin Kaldırılması

Yeni rejime karşı olanların, dinî bir makam olan halifelik makamının ve Osmanoğulları hanedanının etrafında toplanmak istedikleri görülüyordu. Halife Abdülmecit Efendi, Abdülmecit bin Abdülaziz Han diye imza atıyor, her Cuma namazını başka bir camide kılıyor, yedek subaylara varıncaya kadar askerî şahısları kabul ediyor, elçiliklerle temas imkânları arıyor, içerde muhaliflerin, dışarıda Türkiye’yi karıştırmak isteyenler için muhtemel bir potansiyel dayanak haline geliyordu. İstanbul basınında da İttihatcı ve İtilâfcı çevreler hilâfet kampanyası yürütüyorlardı. Basında hilâfetin İslâm dünyası ile olan bağları sağlamada maddî ve manevî paha biçilmez değerlerinden, bu değerlerin bilinmezliğinden, hilâfet giderse, Türkiye’nin İslâm âleminde nüfuzu kalmayacağından söz edilmekteydi. Bazı gazeteler halife ile de millet egemenliğinin sağlanabileceğinden söz ediyor ve Cumhuriyetin ilânını önleyemeyenlerin, hilâfet makamını tutmak için faaliyete geçmelerinden söz ediyorlardı. Böylece Gazi’ye karşı güçlü, kabilse orduyu da yanlarına alarak “Halifecilik” sloganı etrafında toplanacak bir muhalif grup emareleri ortaya çıkmaktaydı. Esasen hanedan üyeleri sarayda oturmakta, halife de Padişah’ın geleneksel teşrifatını, elinden geldiği ölçüde yürütmeye gayret etmekteydi. Adeta bir Müslüman Papalığı oluşturulmaktaydı. Daha önce belirtildiği gibi, dışarıdan Büyük Britanya’nın da, Hilâfet makamını destekleyici işaretler vermesi, halifeci basında heyecan yarattı. İngiliz hizmetinde olan Ağa Han ve Emir Ali’nin gönderdikleri ve hilafeti savunan yazıları bardağı taşıran damlalar oldu. Çünkü bu iki zat hem hilâfet şampiyonluğu yapıyorlar ve hem de İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin yöneticilerinden Entellijans Servis elemanlarından Rahip Frew ile sıkı temas içinde bulunuyorlardı. Damat Ferit’in Şeyhülislâmı Mustafa Sabri’de Mısır’dan verdiği fetva ile Saltanat-Hilâfet birleşmesinin, islâmlığın özünde bulunduğunu, bunları ayırmanın küfür teşkil edeceğini belirtiyordu.

Zaten daha 1923 başlarında Afyon Müftüsü Hoca Şükrü hilâfetçilerin görüşlerine tercüman olan “Hilâfeti İslâmiye ve Büyük Millet Meclisi” başlıklı bir broşür yayınlamıştı. Hoca özetle Halifenin sadece ruhanî görevleri değil, dünyevî işleri de yürütmesi gerektiğini savunuyor, hatta yasaların “ahkâmı şer’iye” ye uygun olması için halifenin onayından geçmesi gerektiğini ileri sürüyor ve “Halife Meclisin, Meclis Halifenin’dir” sloganı ile Meclisle Halife’yi bütünleştiriyordu.

İskilip’li Atıf Hoca’da İslâm Yolu kitabı ile Halifenin Peygamberin vekili ve halkın padişahı olduğundan din işlerinin yanı sıra dünya işlerine de bakması gerektiğini savunuyordu.

Gazi Mustafa Kemal 16-17 Ocak 1923 tarihlerinde İstanbul gazetelerinin kalburüstü mensuplarıyla özel olarak görüşürken, onların Hilâfet hakkında görüşlerini sormuş, bu vesileyle hilâfetle ilgili görüşlerini şimdilik mahrem kalması kaydıyla açıklamıştı325. Halkla olan sohbette de “ ... Yeni devletin mukadderatına, muamelatına istikbaline ismi halife olsun, padişah olsun, ne olursa olsun hiç kimsenin müdahele edemeyeceğini” açıkça ifade etmişti.

Bir zamanlama üstadı olan Gazi, barışın yapılmasını beklemiş, Cumhuriyeti ilân etmiş, sıra Hilâfet meselesinin çözümüne gelmişti.

Cumhuriyetin ilânından sonra Hilâfet makamı etrafındaki gelişmeler, bilhassa dış müdahale Gazi’nin bu konudaki kararını çabuklaştırdı. Olayın tekrar gündeme gelmesine Halifenin başkatibinin İsmet Paşa’ya gönderdiği bir yazı sebep oldu. Bu yazıda, bir süreden beri, gazetelerde Hilâfet makamının durumu ve Halifenin şahısları ile ilgili yanlış anlamalara yol açabilecek yayınlara rastlanmasından şikâyet edilmekte , İstanbul’a giden hükümet üyeleri ve resmî heyetlerin Halife ile temastan kaçınmalarının Halife’yi üzdüğü belirtilmekteydi. Yazıda ayrıca Hilâfet hazinesinin yetersizliği üzerinde durularak, maliye hazinesinden yardım yapılması istenmekteydi. Başvekil İsmet Paşa, 22 Ocak 1924’te yazı içeriğini Harp oyunları için İzmir’de bulunan Gazi’yi bilgilendirmek için gönderdi. Gazi, makine başında şu cevabı verdi: “ Hilâfet makamı ve Halife’nin şahısları ile ilgili yanlış anlamalar, Halife’nin kendi yanlış tutum ve davranışlarından kaynaklanmaktadır. Halife, kendi özel hayatı ve dış yaşayışı ile ecdadı padişahların yolunu takip eder görünmektedir. Cuma alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına memurlar göndermek suretiyle ilişkiler kurmak, tantanalı gezintiler, saray hayatı, sarayında yedek subaylara varıncaya kadar kabul ve onların şikâyetlerini dinlemek ve onlarla birlikte ağlamak gibi hareketler bu kabildendir. Halife ve bütün cihan bilmelidir ki, bugün var olan ve korunmakta olan Halife ve Hilâfet makamının gerçekte ne dinî nede siyasî bakımdan hiçbir mana ve varolma gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla varlığını, istikbâlini tehlikeye atamaz. Bizce Hilâfet makamı en nihayet tarihi bir hatıra olmaktan fazla bir ehemmiyeti haiz olamaz. Türkiye Cumhuriyeti devlet adamlarının veya resmî heyetlerin, kendisiyle temasını talep etmesi dahi cumhuriyetin bağımsızlığına açık bir tecavüzdür. Başmabeyincisini Ankara’ya göndererek veya görevli bir kimseyi kendi yanına getirterek, Hükümete duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de , Cumhuriyet Hükümeti ile karşı karşıya bir durum alması demektir. Buna da yetkili değildir.... Halife’nin yaşayışı ve geçimi için Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ödeneğinden mutlaka daha aşağı bir ödeneğin yeterli olması gerekir. Maksat, gösterişli ve debdebeli bir hayat sürmek değil, insanca yaşamak ve geçimi sağlamaktan ibarettir. Hilâfet hazinesinden maksat nedir anlayamadım. Hilâfetin hazinesi yoktur ve olamaz. .... Halife, kendinin ve makamının ne olduğunu açıkça bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe ciddî ve esaslı tedbirler alınarak bildirilmesini rica ederim”326.

Bu yazıdan Gazi’nin halifelik makamı ile ilgili kararını vermek üzere olduğu anlaşılmaktaydı. Nitekim 15-22 Şubat tarihlerinde, büyük komutanların katıldıkları harp oyunları esnasında Hilâfet makamı ile Şer’iye ve Efkaf Vekâletlerinin kaldırılması, Genel Kurmay Başkanlığının, Bakanlar Kurulu dışında kalması hususunda, yakın komutan arkadaşlarının onayını aldı.

Ankara’ya dönüşte, Gazi ve arkadaşlarının İzmir’de kararlaştırdıkları konular, Parti Grubunda konuşulup milletvekillerinin önerisi olarak Meclise sunulması uygun görüldü (2 Mart 1924).

Ertesi günü Meclise üç yasa önerisi verildi. Birinci yasa teklifi Urfa Milletvekili Şeyh Saffet ve elli arkadaşı tarafından imzalanmıştı. 13 maddeden oluşan öneri şu hususları öngörmekteydi.

Madde I. Halife hal’edilmiştir. Madde 2. Hal edilen halife ve Osmanlı hanedanının erkek kadın bütün üyeleri ve damatları Türkiye Cumhuriyeti toprağında oturmak hakkından ebediyen mahrumdurlar. Madde 3. İkinci maddede bahis konusu olan kişiler on gün içinde Türkiye Cumhuriyeti arazisini terk etmeye mecburdurlar. Madde 4. İkinci maddede bahis konusu olan kişilerin Türk vatandaşlığı sıfat ve hukuku kaldırılmıştır. Madde 5. İkinci maddede zikredilen kimseler; Türkiye Cumhuriyeti dahilinde taşınmaz mala sahip olamazlar. İlişkilerinin kesilmesi için bir sene içinde vekilleri aracılığı ile devlet mahkemelerine başvurabilirler. Bu müddetin bitiminden sonra, hiçbir mahkemeye başvurma hakkı yoktur. Madde 7. İkinci madde de zikredilen kimseler Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki bütün taşınmazlarını hükümetin bilgi ve onayı ile elden çıkarmaya mecburdurlar. Madde 8. Osmanlı İmparatorluğundan Padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi içinde tapuya bağlı taşınmazları millete intikal etmiştir.

Teklifin gerekçesi özetle şöyledir: “ Türkiye Cumhuriyeti içinde Halifelik makamının bulunması, Türkiye’yi iki başlı göstermektedir. İstiklâlinde ve siyasî hayatında ortaklık kabul etmeyen Türkiye’nin görünüşte ve örtülü olarak da olsa ikiliğe tahammülü yoktur. Yüzyıllardan beri Türk milletinin felâketine sebep ve Türk İmparatorluğunun çökmesine vasıta olan hanedanın Halifelik kisvesi altında Türkiye’nin varlığı için etkili bir tehlike olacağı kesinlikle sabit olmuştur.”

Teklifin ivedilikle görüşülmesi kabul edilmiştir. Tartışmalarda iki milletvekili öneriyi eleştirmişler, Adliye Vekili Seyyit Beyin tatmin edici bilimsel açıklamalarından ve İsmet Paşa’nın hükümet adına verdiği bilgiden sonra öneri oya sunularak yasalaştı.

Halifeliğine son verilen Abdülmecit 4 Mart 1924’te ailesiyle trene bindirildi. Bir süre İsviçre’de kalan Abdülmecit 1924 Ekim’inde Fransa’ya geçerek Nice’e yerleşti. 1939’da Paris’e geçen eski halife 23 Ağustos 1944’te orada öldü.

Hilâfetin kaldırılmasından sonra İslâm ülkelerinde dokuz halife adayı ortaya çıkmıştı. Fakat görüş birliği sağlanmadığından halifeliği tekrar hayata geçirmek girişimleri sonuçsuz kalmıştı. Bu gelişmeler hilâfet makamının yaşama gücü olmadığının açık bir göstergesiydi.

Halifeliğin kaldırılmasıyla, Cumhuriyet’in geleceği güven altına alınmış, devletin laikleştirilmesi yolu açılmıştır.


2- Öğretimin Birleştirilmesi327

Cumhuriyetten önce Türkiye’de üç çeşit eğitim kurumu vardı:

1. Halkın ve vakıfların yardımı ile faaliyetlerini yürüten din ağırlıklı öğretim yapan medreseler. 2. Modern okullar, ordunun subay ihtiyacını karşılamak üzere askerî okullar kurulmuştu. Askerî mühendislik okulları, (1773-1793) Askerî Tıbbiye (1826), Harbiye (1834) gibi; sonra bunlara diğer meslek okulları da katılmıştır. Öğretmen Okulu (Darülmuallimin) 1848’de, kız öğretmen okulu (Darülmuallimat) 1870’de, Mülkiye 1859’da, Hukuk mektebi 1880’de açılmışlardı. Ayrıca sübyan okulları yanında Rüştiye, İdadi ve Sultani gibi ilk ve orta eğitim okulları oluşturulmuştu. Daha sonra bunlara Darülfünün katılmıştı.

Ancak medreseler dışındaki okullarda bile dinî etkiler güçlüydü. Bu iki tip okul eğitim, dünya görüşü ve ülkü bakımından birbirine ters düşen zihniyette iki ayrı insan tipi yetiştirmekteydi.

3. Yabancı okullar: Bunlar kapitülâsyonların desteğinde, hükümet denetiminin dışında kalan, modern eğitim yapan ve yabancılarca yönetilen okullardı. Bu okullarda yabancı dilde eğitim yapılmakta, özellikle azınlık millîyetçiliğini hedef alan bir öğretim yürütülmekte ve yabancı devletlerin siyasî nüfuz aracı görevi yapmaktaydılar. Bu okullarda genellikle ülkenin değer yargılarına ters düşen değerlere sahip insanlar yetiştirilmekteydi.

Özetle, Cumhuriyet öncesinde eğitim millî değildi, laik değildi, çağdaş değildi. Bu üç çeşit okul üç ayrı dünya görüşüne sahip insan yetiştiriyordu. Ülkenin vatandaşları arasında ne kültür birliği ne de ülkü birliği vardı. Bu durum, toplumda mevcut kültürel çelişkileri daha da artırıyor, millî birlik ve bütünlüğü ciddî bir şekilde zedeliyordu.

Bu kısa bilgilerden anlaşılacağı gibi, laik devlet anlayışına uygun bir şekilde öğretim birliği kurulmadıkça ve eğitim çağdaş bilimin gereklerine uygun bir hale getirilmedikçe, millî bütünlüğün sağlanamayacağı, çağdaşlaşmanın gerçekleşemeyeceği açık seçik anlaşılmaktaydı.

Dolayısıyla Gazi Mustafa Kemal Millî Mücadele’nin en zor günlerinden başlayarak eğitim üzerinde kararlı bir şekilde durmuştur.

Düşman ordularının Ankara üzerine yürümeye başladığı 16 Temmuz 1921’de, Eskişehir-Kütahya savaşlarının en şiddetli olduğu bir zamanda, Ankara’da Maarif Kongresi’ni açmıştır. Buradaki konuşmasında, özellikle millî ve çağdaş bir eğitimin temelleri atılması gereği üzerinde durmuştur328.

Büyük zaferden sonra Bursa’da kendisini ziyaret eden İstanbul öğretmenlerine seslenirken, bir milletin gerçek kurtuluşunun ancak maarifle olacağını belirtir. Ayrıca ilave eder “bunun için maarifin toplum hayatının ve çağın ihtiyaçlarına cevap vermesi ve ilim ve fennin gerçeklerine göre yürütülmesi gerekir”329.

31 Ocak 1923’te İzmir’de halk ile konuşurken “... Milletimizin, memleketimizin irfan yuvaları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın ve erkek aynı suretle oradan çıkmalıdır.” sözleri ile öğretimin birleştirilmesine işaret etmiştir330.

1 Mart 1924’te ikinci dönem Meclis toplantılarının açılışında, öğretim ve eğitimde birlik ilkesinin bir an bile kaybedilmeden uygulanmasını ister. Bu yolda gecikmenin zararlarını belirtir ve bu konuda âcil karar almanın gereği üzerinde durur331.

Bu gelişmeler ışığında ve Gazi’nin görüşü doğrultusunda, Saruhan Milletvekili Vasıf (Çınar) Bey ve arkadaşları tarafından hazırlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimin Birleştirilmesi Yasası) Meclis Başkanlığına sunuldu (2 Mart 1924).

Yasanın gerekçesinde şöyle denilmekteydi:

“Bir milletin kültür ve millî eğitim siyasetinde, milletin fikir ve duygu bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararları görülmüş bir ilkedir..... Bir milletin fertleri ancak bir türlü eğitim görebilir, iki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, his ve fikir birliğine ve dayanışma amaçlarına aykırıdır.”

Parti Grubunda tartışılan yasa 31 Mart 1924’te kanunlaşır. Bu yasaya göre Türkiye dahilindeki bütün bilim ve öğretim kurumları, Millî Eğitim Bakanlığına bağlanıyordu. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti veyahut özel vakıflarca idare olunan bütün mektep ve medreseler Millî Savunma Bakanlığına bağlı askerî ortaokul ve liselerle Sağlık Bakanlığına bağlı darüleytamlar bütçeleri ve öğretim kadroları ile Millî Eğitim Bakanlığına devrediliyordu. Bakanlık yüksek din uzmanı yetiştirmek için darülfünunda (üniversitede) bir ilâhiyat fakültesi açacak, imamlık ve hitabet gibi dinî görevlerin yerine getirilmesinden sorumlu memurlar yetiştirmek için ayrı mektepler açacaktı332.

Yasa hemen uygulamaya konuldu. Bakan 9 Mart 1924 tarihli demecinde, “Bakanlığın bundan sonraki değişmez hedefinin Cumhuriyet’in ruhuna uygun bir eğitim olduğunu, Türkiye’de bundan sonra tek bir terbiye, tek bir mektep, tek bir öğretim” olacağını vurguladı.

İlk iş olarak medreseler kapatılır. Şer’i mahkemelerin kapatılması üzene Mekteb-i Kuzat lağvedilir Askerî okullarla ilgili uygulama bir yıl sonra değiştirildi ve bu okullar tekrar Millî Savunmaya bağlandılar. Açılan İmam Hatip Okulları da devlet desteği kesilince 1930-31’de kapandılar. Sonuç olarak Cumhuriyet’in ilk on yılı içinde, devlet tarafından desteklenen hiçbir dinî eğitim kurumu kalmadı.

Öğretimin Birleştirilmesi yasası uygulanırken doğal olarak ülkedeki yabancı okulların durumları da gözden geçirildi. Geçmişte âdeta bağımsızmış gibi hareket eden, yeterli denetimden mahrum, azınlıkları millîyetçiliğe yönlendiren, öğrencilerine ülke değer yargılarına ters düşen telkinlerde bulunan bu okulların da ciddî bir devlet denetimine alınması, buralarda Türklük aleyhine ve dinî nitelikte öğretim faaliyetinin, engellenmesi gerekliydi. Türkiye kendi sınırları içinde, hiçbir dinin ve mezhebin propagandasının yapılmasını istemiyordu. Türkiye kendi medreselerini kapatırken, Hristiyan okulları bu uygulamanın dışında tutulamazdı.

Gazi Mustafa Kemal yabancı okullarla ilgili görüşlerini bir Fransız yazarına Türkiye’deki Fransız okullarının geleceği ve Türk Millîyetçililerinin yabancı düşmanı olup olmadıklarını sorusuna 29 Ekim 1923’te verdiği cevapla şöyle ifade etmişti: “ .... Bazen yabancı mekteplerin vazife sınırlarını geçtiğini, rollerinden çıktıklarını, fenni olmayan propaganda gayeleri takip ettiklerini ve bunun için halkımızın Türk olmayan unsurlarına dayandıklarını gördük...... Fransız Mekteplerinin ekserisi rahipler ve hemşireler tarafından idare edilmektedir. Şu halde mesleki bir mahiyeti vardır. Dolayısıyla dinî bir propaganda da bulunduklarından endişe edebiliriz. Mamafih, istiyoruz ki mektepleriniz kalsın, fakat Türkiye’de bizim mekteplerimizin bile haiz olmadıkları imtiyazları yabancı mekteplerin malik olması kabul edilemez. Müesseseleriniz aynı sınıfta Türk müesseselerine mevzu olan kanun ve nizamlara riayet ettikçe baki kalabilir... Türkler bütün medeni milletlerin dostlarıdır. Yabancılar memleketimize gelsinler, bize zarar vermemek, hürriyetlerimize zorluklar çıkarmaya çalışmamak şartıyla, burada daima iyi muamele göreceklerdir”333.

Bu görüşler ışığında Bakanlık 1924 yılının Ocak ve Şubat aylarında yabancı okullar için öğretim programı ile uyulması gereken emir ve yasaları hatırlatan genelgeler gönderdi. Bunlara göre, “yabancı okullarda mabetler dışında, dershane ve salonlarda bulunan dinî semboller salip, heykel, dinî tasvirler kaldırılacaktır. Müslüman ve başka mezhepten olan öğrenciler okullarındaki dinî törenlere katılmayacaklardı. Öğretim açısından da bu okullarda kültür derslerinin Türkçe verilmesi, müdür yardımcılarından birisinin Türk olması, Türkçe’den kalanların sınıfta kalmış sayılması, okullarda hiçbir devletin propagandasının yapılmaması şart koşuluyordu.”

Türkiye Devleti kurucusunun diliyle ifade edildiği gibi, yabancı okullara karşı değildi. Bunları Batı ile aramızda bir köprü olarak değerlendiriyordu. Ancak, bunlara kendi okullarımıza bile verilmeyen, kapitülâsyon havasında ayrıcalıklar vermeyi kabul etmiyordu. Bu okulların da Türk eğitim kurumları için konulmuş olan yasa ve yönetmeliklere uymalarını, ülkenin bağımsızlığı açısından gerekli görüyordu.

Bu kurallara uymayan okullar kararlılıkla kapatıldılar. Olay yabancı devletlerle siyasî çatışmalara yol açtı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin ödün vermeyen kararlı tutumunu gören yabancı okullar bir süre sonra, konulan yasa ve yönetmeliklere ayak uydurmak suretiyle varlıklarını koruma imkânını buldular334.

Gazi Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği öğretimi birleştirme olayı, yeni devletin millî bütünlüğü, çağdaşlaşması açısından son derece önemli sonuçlar yaratmıştır. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür.

1. Millî bütünlük açısından: Öğretimin birleştirilmesiyle, aynı fikir, aynı duygu, aynı düşüncede insanlar yetiştirilmiş, böylece vatandaşlar arasında ülkü birliği, kültür birliği yolunda güçlü adımlar atılmıştır. Bu sebeple, Anadolu vatanı etrafında millîleşme süreci hızlanmış, ümmet toplumundan millet toplumuna yönelinmiştir.

2. Laiklik açısından: Öğretimin birleştirilmesi, okulların Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetimine girmesi ve medreselerin tarihe karışmasıyla, okullarda öğretim laik bir tabana oturmuştur. Böylece yüzyıllar boyunca bilimsel düşünme ve çalışmayı köstekleyen nedenler ortadan kaldırılmış, çağdaşlaşmayı engelleyen bariyerler çökertilmiş, Türk Rönesansının kapıları açılmıştır.

3. Tam bağımsızlık açısından: Yabancı okulların disiplin ve denetim altına alınmasıyla, bunların Türklük aleyhine kullanılmaları önlenmiş, kültürel kapitülâsyon kapıları kapatılmıştır.

4. Çağdaşlaşma açısından: Öğretimin modernleşmesiyle rasyonel düşünceye, bilime giden yollar açılmış, Türkiye için bir ölüm-kalım davası olan çağdaşlaşmanın gerçekleşmesini sağlayacak alt yapı hazırlanmıştır.

5. Cumhuriyet’in selâmeti açısından: Öğretimin birleştirilmesiyle Cumhuriyetin geleceği güvence altına alınmış, rejim ve inkılâp karşıtı güç odaklarının muhtemel dayanakları ortadan kaldırılmış, Cumhuriyeti ve Atatürk İnkılâplarını benimsemiş kuşaklar yetişmesini sağlayacak sağlam yollar açılmıştır335.



3. Şer’iyye ve Erkân-ı Harbiye Vekâletlerinin Kaldırılması

Gazi M. Kemal 1 Mart 1924 tarihinde Meclise hitabında, İslâm dinînin bir an önce siyaset vasıtası olmaktan çıkarılmasını istemiş, bu arada vatanın güvencesi olan ordunun siyaset dışında tutulması gereğine işaret etmişti. Bu direktif doğrultusunda 2 Mart 1924’de Meclis’e verilen kanun teklifinde, bu iki vekâletin ilga edilmesi, elli milletvekili imzasıyla istenmekteydi. Yasanın gerekçesinde “din ve ordunun siyaset cereyanları ile ilgili olması bir çok sakıncalar taşındığından, kaldırılmaları ve evkafın bütün mallarının millete maledilmesi” öngörülmekteydi. Yasa ondört maddeden oluşuyordu.

Yasanın 2. maddesine göre Şer’iyye ve Evkaf vekâleti kaldırılmaktaydı. Onun işlerini Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği yönetecekti. Ülke dahilindeki bütün cami, mescit, tekke ve zaviye idaresi, bunların personelinin tayin ve azilleri bu makam tarafından yapılacaktır. Evkaf işleri de bir umum müdürlük olarak Başbakanlığa bağlanmıştır.

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti kaldırılmıştır. Onun yerine, barışta Reisicumhur’a vekâleten orduya kumanda etmek üzere, en yüksek askerî makam olarak Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği ihdas edilmiştir. Bugünkü deyimi ile Genel Kurmay Başkanlığı, görevinde bağımsızdır. Genel Kurmay Başkanı, Başbakan’ın teklifi ve Cumhurbaşkanının tasdikiyle atanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi karşısında askerî bütçenin sorumluluğu Millî Savunma Bakanlığına aittir.

Yasa 3 Mart’ta Meclis’te kısa bir tartışmadan sonra kanunlaştı.

Şer’iyye ve Evkâf Vekâleti’nin kaldırılmasıyla devlet idaresi laikleşme yolunda önemli bir aşama yapıyordu. O zamana kadar yapılan yenilik hareketlerinde başlıca engelleyici unsuru teşkil eden ulemanın elinden en etkin silâhlarını alıyordu. Şer’iyye mahkemelerinin ilgası, medreselerin kapatılması, bu tabakanın etki alanını alabildiğine daraltıyordu.

Genel Kurmay Başkanlığı’nın Bakanlar Kurulu dışına alınmasıyla ordu politika dışına alınmış oluyordu. Daha sonra değinileceği gibi, Kasım 1924’’e milletvekilliği ile askerî görevlerin birleşemeyeceği ilkesi benimsenmiş ve uzun yıllar cumhuriyet yönetiminde titizlikle muhafaza edilmiştir.



D. Cumhuriyet Anayasası (20 Nisan 1924)

20 Ocak 1921 Anayasası geçici bir nitelik taşımakta, ihtiyaca cevap vermediği gibi, boşluklar içinde 1876 Anayasası hükümleri saklı tutulmaktaydı. Cumhuriyetin ilânı ve halifeliğin kaldırılmasıyla devletin bünyesinde köklü değişiklikler yapılmıştı. Dolayısıyla geniş kapsamlı yeni bir anayasaya ihtiyaç vardı. Gazi M. Kemal bu maksatla özel bir çalışma grubu oluşturmuş, kendisi de çalışmaları yakından izlemiş ve yönlendirmiştir. Netice olarak 108 maddelik bir taslak hazırlanmış ve 1924 Mart başlarında Meclis’e sunulmuştur.

Tasarı Meclis’de ciddi tartışmalara yol açtı. Yeni tasarı ile ilgili eleştiriler dört kısımda toplanıyordu: 1. Anayasa bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanmalıydı, 2. Millet Meclisi’nin yanı sıra ikinci bir Meclis’e ihtiyaç olduğu, 3. Cumhurbaşkanına verilmek istenen veto hakkı, 4. Cumhurbaşkanınca Meclis’i dağıtma yetkisi.

Tartışmalar özellikle Cumhurbaşkanının Meclis’i dağıtabilme ve yasaları veto edebilme hakkı üzerinde yoğunlaştı. Devlet Başkanının seçimlerin yenilenmesine karar verme yetkisi Meclis’ce kabul edilmedi. Veto hakkı ise değişiklik yapılarak benimsendi. Buna göre Cumhurbaşkanı uygun görmediği yasaları tekrar görüşülmek üzere Meclis’e iade edebilecek (Anayasa ve bütçe ile ilgili yasalar hariç), veto edilen yasalar Meclis’ce tekrar benimsenirse, Cumhurbaşkanı bunları ilân etmek zorundaydı.

Meclis’in tasarıda yaptığı diğer bir değişiklik şudur: Cumhurbaşkanınca onaylanan hükümet listesi Meclis’ten güvenoyu alacaktı. Ayrıca 7 yıl olarak belirlenen Cumhurbaşkanlığı süresi Meclis’in görev süresine göre ayarlanarak dört yıla indirilmişti. Anayasa 20 Nisan 1924 günü oylanarak yürürlüğe girdi336.

Anayasa 105 maddelik altı bölümden oluşuyordu. İlk 8 madde ana hükümlerle ilgilidir. Bunlara göre “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Devletin dinî islâm, resmi dili Türkçe, başkenti Ankara’dır. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin yegâne temsilcisi olup Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır. Yasama yetki ve yürütme gücü Meclis’te toplanır. Meclis yürütme yetkisini kendi seçtiği Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu eliyle kullanır. Meclis hükümeti her vakit denetleyip düşürebilir. Yargı hakkı millet adına, usul ve kanuna göre bağımsız mahkemelere verilmiştir.”

İkinci bölümde yasama ile ilgili konular yer almıştır. Üçüncü bölüm yürütme, dördüncü bölüm yargı erki, beşinci bölüm kamu haklarına ayrılmıştır.

Kamu hakları bölümü şunları öngörmektedir: “Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir (m. 6 . Türkler kanun karşısında eşittirler. Her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrıcalıkları kaldırılmıştır (m. 69). Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayın yolculuk, çalışma, mülk edinme, malını ve hakkını kullanma, toplanma, dernek, ortaklık kurma hakları Türklerin tabiî haklarıdır (m. 70). Cana,mala, ırza, konuta hiç bir suretle dokunulamaz (m. 71). Kanun dışında kimse yakalanamaz ve tutulamaz (m. 72). İşkence, eziyet, zoralım ve angarya yasaktır (m. 73). Hiç kimse mensubu olduğu din, mezhep ve felsefi inanışından dolayı kınanamaz. Asayiş, edep törelerine ve kanun hükümlerine aykırı bulunmamak şartı ile her türlü ayinler serbesttir (m. 75). Kanunda yazılı usul ve haklar dışında kimsenin konutuna girilemez, üstü aranamaz (m. 76). Basın kanun çerçevesinde serbesttir ve yayınından önce denetlenemez (m. 77). Hükümetin gözetimi ve denetlemesi altında ve kanun çerçevesinde her türlü eğitim serbesttir (m. 80). Hiç kimse kanunca bağlı olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye verilemez (m. 73). Kadın erkek bütün Türkler ilk öğretimden geçmek mecburiyetindedir. İlk öğretim Devlet okullarında parasızdır (m. 87). Türkiye’de din, ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlar bakımından herkese Türk denir (m. 8 ”. Bu hükümler Büyük Fransız İhtilâlinin dünyaya malettiği değerlerdi ve çağdaş dünyaya ayak uydurmanın temel ilkeleriydi.

Altıncı bölüm çeşitli maddeleri kapsamaktaydı. Bu bölümün 102. maddesi, Anayasada değişiklik teklifi için Meclis tam üyesinin en az üçte biri tarafından imzalanmasını, değişikliklerin ancak mevcudun üçte iki çoğunluğu ile kabul edilebileceğini; ancak Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddenin değişmesi için hiç bir suretle teklif yapılamaz hükmünü getirmekteydi. 103. madde de “Anayasa’nın hiç bir maddesi hiç bir sebep ve bahane ile işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz” denilmektedir337.

Laik ve çağdaş Türkiye yolunu açan bu Anayasa günün icaplarına göre birkaç defa değişiklik geçirmiştir. 10 Nisan 1928’de laikleşme ile ilgili hükümler gözden geçirilmiş, 5 Aralık 1934’de 30 yaşını bitiren her kadın ve erkeğin milletvekili seçilmesi, seçmen yaşının da 18’den 22’ye çıkarılması uygun görülmüştü. 5 Şubat 1937’de Anayasa’nın 2. maddesi “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Millîyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçıdır” ifadesi eklenmiştir.

Gazi M. Kemal, 1924 Anayasası’nı oluşturmakla yeni devletin hukukî dayanağını, Türkiye’nin geçirmekte olduğu tarihi süreç ve zamanın gereklerine uygun bir şekilde sağlamıştı. Kayıtsız şartsız millet egemenliğini temel alan bu Anayasa’da esaslı bir değişiklik yapmadan 1945’te çok partili demokratik rejime geçilebilecektir.

III. Siyasî İnkılâplara Tepkiler

A. Millî Mücadele Kahramanları Arasında Görüş Ayrılıkları

Gazi M. Kemal, Anadolu’da Millî Mücadele’nin temelini Amasya’da atarken yanında Ali Fuat Paşa, Rauf Bey, Refet (BELE) vardı. XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’da telgrafla desteğini bildirmişti. Daha önce gördüğümüz gibi, Ali Fuat Paşa 26 Haziran Genelgesi ile M. Kemal’in yanında İstanbul’a karşı bayrak açmıştı. Sonraki gelişmelerde de Batı Cephesi Komutanı olarak görevden alındığı 8 Kasım 1920’ye kadar, daha sonra da Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi olarak, dönüşünde de Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı olarak hep Gazi M. Kemal’in yanında yer almıştı. Zaten Ali Fuat Paşa Büyük Önderin Harp Okulu günlerinden beri en yakın bir arkadaşıydı. Fikir ve düşünce itibariyle de onunla aynı görüşleri benimseyen bir yapıdaydı.

Rauf beye gelince, bahriye subayı olarak, özellikle Balkan Savaşında Hamidiye harp gemisi ile yaptığı akınlarda büyük ün kazanmıştı. Ahmet İzzet Paşa Hükümetinde Bahriye Nazırı olarak bulunmuş ve Mondros Mütarekesini imzalamış, mütareke döneminde M. Kemal ile yakın işbirliği yapmış, onun Anadolu’ya geçmesinin ardından Batı Anadolu üzerinden Ankara’ya gelmiş, Amasya Kararlarını imzalamış, Sivas Kongresinde ikinci başkan olarak yer almış, Meclis-i Mebusan’da Temsil Heyeti’nin Anadolu harekâtının sözcüsü, temsilcisi olarak hizmet etmişti. İstanbul’un işgalinde 16 Mart akşamı İngiliz askerleri tarafından Meclis’te tutuklanmış ve Malta’ya götürülmüştü. Dönüşünde bir süre bakan olarak hizmet etmiş, 12 Temmuz 1922’de İcra Vekilleri Heyeti Reisliğine (Başbakanlık) seçilmiş, Lausanne Barışı’nın imzasından sonra, İsmet Paşa ile olan anlaşmazlığı sebebiyle istifa etmişti (4 Ağustos 1923).

Refet Paşa ise, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine III. Kolordu Komutanı olarak beraberinde Anadolu’ya gelmiş, İstanbul’un ve İngilizlerin baskıları üzerine 13 Temmuz’da görevinden istifâ etmiş, Sivas Kongresine katılmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi döneminde bir süre İçişleri Bakanı ve Güney Cephesi Komutanı, Millî Savunma Bakanı olarak çalışmış, iç isyanların bastırılmasında yararlı hizmetler etmişti. 9 Ekim 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin İstanbul Mümessilliğine atanmış ve Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş, 8 Ekim 1923’e kadar Trakya Komutanlığında bulunmuş, daha sonra da İstanbul Milletvekili olarak hizmete devam etmekteydi.

Kâzım Karabekir Paşa, Birinci Dünya Savaşında Çanakkale, Irak ve özellikle Doğu cephesinde başarıyla hizmet etmiş ve generalliğe terfi etmişti. Mütareke döneminde Kolordu Komutanlıklarında bulunmuş, kendi isteği üzerine Erzurum’da bulunan XV. Kolordu Komutanlığına atanmış, İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek Anadolu’ya gelmesi halinde emirlerinde olacağını bildirmişti. Nitekim M. Kemal’in Ordu Müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya ve özellikle Erzurum’a gelişinden sonra, ona bağlı Kolordu Komutanı olarak samimiyetle işbirliği yapmıştır. Onun görevine son verilmesinden sonra, kolordusu ile hizmet arzetmiş, Erzurum Kongresi’nin toplanmasını sağlamıştı. Bu arada M. Kemal’in tutuklanması için İstanbul’dan gelen emirleri yerine getirmediği gibi, M. Kemal’i savunan yazılarla cevaplandırmıştı. Doğu Cephesi Komutanı olarak Ermenistan’a karşı yürütülen harekâtı çok az zayiatla parlak bir biçimde sonuçlandırmış, Gümrü ve Kars Antlaşmalarını imzalamak şerefine ulaşmıştı. Millî Mücadele boyunca, Mustafa Kemal’in her konuda görüşüne değer verdiği bir komutan olarak işbirliği yapmıştı.

Büyük zaferin sonucunda, istilâcı ordular vatan topraklarından atıldıktan ve barış imzalandıktan sonra, Gazi M. Kemal ile yakın silâh arkadaşları arasında yolların ayrılmaya başladığı görülmektedir. Bunun sebepleri nelerdir ve ne gibi sonuçlar doğurmuştur?

Gazi M. Kemal ile Rauf Bey arasında anlaşmazlık hemen barıştan sonra kendinî gösterdi. Rauf Bey 4 Ağustos’ta Başbakanlıktan Gazi’nin ısrarlarına rağmen istifâ etti. Sebep, İsmet Paşa ile Yunan tazminatı konusunda, Lausanne görüşmelerindeki görüş ayrılıklarıydı. Rauf Bey veda görüşmesinde, Devlet Başkanlığı makamının kuvvetlendirilmesini istemiş ve ondan olumlu cevap almıştı. Aynı görüşmede hazır bulunan Ali Fuat Paşa’da, Gazi’ye “senin şimdi havarilerin kimlerdir” diye sormuştu. Gazi bu soruya, “Benim havarilerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder, bu hizmete layık ve muktedir olduğunu gösterirse ‘havari’ onlardır” cevabını verir338.

Rauf Bey’in yerine Fethi Bey 13 Ağustos’da Hükümet Başkanlığına seçilmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı olan Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığı gerekçesiyle, 24 Ekim 1923’te görevinden istifâ ederek İkinci Ordu Müfettişliğine atanmıştı. Kâzım Karabekir Paşa’da Doğu Cephesi Komutanlığının kaldırılması üzerine (21 Ekim 1923), Birinci Ordu Müfettişliğine atanmıştı. Her iki general de milletvekili sıfatını taşımaktaydılar.

Gazi’nin istememesine rağmen, Meclis İkinci Başkanlığına Rauf Bey’in, boş olan İçişlerine de Sabit Bey’in seçilmeleri Meclis’teki muhalif havayı ortaya çıkarmıştı. Bu olayın ardından Fethi Bey Başbakanlıktan istifâ etmiş, çıkan kriz sonucunda, Cumhuriyet ilân edilmişti. Cumhuriyet ilân edildiğinde, Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşa’lar ile Rauf Bey Ankara’da değillerdi. Kendi deyimleriyle “Cumhuriyet’in ilânının aceleye getirilmesinden rahatsız olduklarını” gizlememişlerdi. Konu, Rauf Bey’in parti grubunda ciddi bir şekilde hırpalanmasına yol açmıştı. Hilâfetin ilgası ise, bir yerde iplerin kopmasına neden olmuştu.

Aslında aradaki kopmada psikolojik faktörlerin de bulunduğu görülmektedir. İsmi geçen Gazi’nin yakın silâh arkadaşlarının, Millî Mücadele’ye katılma kıdemleri ve rütbeleri bakımından, kendilerinden daha az kıdemli olanların ön saflara geçmelerinden de rahatsız oldukları anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan adı geçenlerin, Millî Mücadele döneminde olduğu gibi, barıştan sonraki safhalarda da yapılmakta olan ve yapılacak işlerde, eşit ölçüde söz sahibi olmak istedikleri görülmektedir.

İsmet Paşa bu durumu şöyle anlatır: “Lausanne Konferansı bittikten sonra, Atatürk’ün bir an evvel memlekete dönmem için istical ettiğini söylemiştim. Bu isticalin (acelenin) nedenlerini döndüğüm günlerde anladım. Atatürk yalnız kalmıştı... Ali Fuat Paşa, Rauf Bey, Atatürk ile bu günlerde görüşmüşler. Rauf Bey gittikten sonra yeni kurulacak hükümet için, kimlerin bundan sonra hangi vazifelerde çalışacaklarını tesbit için toplantılar yapılmış, konuşmalar olmuş. Ben Lausanne dönüşü tam bu hâdiselerin üstüne gelmiş oldum. Karabekir Paşa ordu müfettişliğine gitmişti. Ali Fuat Paşa da Konya’daki ordu müfettişliğine tayin edilmiş, yahut edilmek üzere bulunuyordu. Fevzi (ÇAKMAK) Paşa ile bugünlerde bir mülakat hatırlarım. İkimiz başbaşa konuşuyoruz. Fevzi Paşa bana, bundan sonra yapılacak icraat için Atatürk’ün eski arkadaşları ile, ileri gelen arkadaşlarla görüşüp yapılacak işleri, beraber kararlaştırmayı usul ittihaz etmesini teklif etti. Kendi aralarında bunu görüşmüşler, Fevzi Paşa vasıtasıyla bana da teklif ediyorlar. Ben de evet dersem Fevzi Paşa, Atatürk’e gidip kararı söyleyecek ve bundan sonraki çalışmaların böyle yürütülmesini teklif edecek. İşte bütün ihtilâflar (anlaşmazlıklar) bundan çıkıyor. Şikâyet eden arkadaşlar, herkes, yarın ne yapılacağını bilmiyoruz, emrivaki karşısında bulunuyoruz. Düşünce bu. Bunun ilerisi nereye varacak, ne olacak endişesi içindeler. Bunları bir esasa, bir beraber çalışma havasına bağlayalım, arzusundalar.

Fevzi Paşa, vaziyeti anlattı, sen bu fikirde mutabık olursan, ben hepinizin namına Atatürk ile konuşurum, dedi. Fevzi Paşa’ya şunları söyledim: Devletin resmî müesseseleri, devlet işlerinin, tertiplerin konuşulacak, müzakere edilecek ve mutabık olunacak zamanları ve vazifeleri tayin edilmiştir. Benim bütün hayatımda inandığım usul budur. Bunun için bir iç müessese ile Devlet Reisini kordon altına almanın doğru olmadığı mütalâasındayım ve kendisiyle böyle bir konuşma yapılmasına benim muvafakatım yoktur. Böyle bir teşebbüste, benim beraberliğimi istihsal etmek şöyle dursun, böyle bir teşebbüsü ben doğru bulmam. Kendisine bu cevabı verdim. O, tabiî olarak, demek istemiyorsun, dedi. Hayır dedim. Mesele böyle kaldı...

İhtilâfların esas sebebini ben böyle teşhis etmişimdir. Atatürk bu ilk günlerden sonra artan ihtilâfları daha evvel tasmim edilmiş (tasarlanmış), hazırlanmış etraflı bir komplo olarak kabul ettiğini ve bunu hissederek tedbir aldığını söyler. Tabiî onun benden daha çok temasları ve münasebetleri var. Hadiseler üzerine böyle bir karara varmış ve o kanaatla takip etmiştir. Karşısında bulunduğumuz meseleyi benim mütalâa edişim daha sadedir. Onların bir takım tertiplere girdiklerine kesin teşhis koyup, böyle bir hükme varmıyorum. Ben esas ihtilâfı, fikirlerimiz arasında temelde fark olmasından ve beraber çalışma itimadının bozulmasından ibarettir şeklinde görüyorum. Cumhuriyetin başında talihsizliğimiz, hemen her inkılâpta vaki olan olayların birisi tabiatındadır. Yani baştan beri beraber çalışan arkadaşlar, bir noktada, yeni yapılacak reformlar ve takip olunacak istikametler için fikirde mutabık olamamışlarsa, ayrılmak mecburiyetinde kalıyorlar. Mesele bundan ibarettir...

Şimdi Atatürk ile ihtilâfa düşüp ondan ayrılan arkadaşların bir hususiyetlerine temas edeceğim. Onlar, işin başından beri hep beraberiz, zaferi beraber kazandık, bu devleti beraber kuruyoruz, hepimiz aynı derecede söz sahibi olmalıyız, tarzında düşünüyorlar. Muhtelif vazifelerdeyiz, fakat söz tesiri eşit olacak demek istiyorlar. Fevzi Paşa’nın sözü de bu... Peki ama bu nasıl olacak? O zaman bu devlet şeklini başından itibaren kabul etmiyoruz demektir... Devlet başkanlığı müessesesi var, hükümet var, meclis var, parti var. Fakat bir fikri yürütmek için bir kısım arkadaşlar dışarda birleşecekler, çoklukla bir karara varacaklar ve bunu yürütecekler... İşlerin yürütülmesi, tatbik edilmesi, devletin kendi kanunlarına göre tabiî mecrasında olmalıdır. Vaktiyle beraber bulunmuş, beraber çalışmış olanlar ne kadar vazife sahibi iseler o kadar söz sahibi olurlar. Bunun başka çaresi yoktur”339a.

Eskiden beri ön safta bulunan Atatürk’ün yakın silâh arkadaşları, cumhuriyetin ilânından ve hilâfet makamının kaldırılmasından sonra, ondan daha da uzaklaşmaya başlamışlardı. Gazi’nin otoritesinin gittikçe artmasından, özellikle inkılâp temposunun gittikçe hızlanmasından şikâyetçiydiler. Çözüm olarak düşündükleri yol, Meclis’te çalışmak, hatta siyasî bir parti oluşturmaktı. Artık yollar ayrılmaktaydı.


B. Cumhuriyet’in İlk Muhalefet Partisi:

Terakkiperver Cumhuriyet Partisi (TCF)

Musul meselesinin çıkmaza girdiği bir sırada, Birinci Ordu Müfettişi Kâzım Karabekir Paşa 26 Ekim 1924’de askerî görevinden istifâ etti. Ali Fuat Paşa’da 30 Ekim’de yasama görevine başlayacağı gerekçesiyle istifâ etti. Daha önce milletvekilliğinden istifâ eden Refet Paşa’da Rauf Bey’in ısrarıyla istifâsını geri almış bulunmaktaydı. 30 Ekim gecesi Gazi, Ankara’da bulunan Ali Fuat Paşa’yı akşam yemeğine çağırtmış, ama Fuat Paşa yemeğe gelmemişti339b. Bu durumda Gazi, Meclis içinde ve dışındaki muhalefet hareketi ile ayarlanmış geniş bir askerî komplo ile karşı karşıya imiş gibi, enerjik bir şekilde harekete geçti. Asker olan milletvekillerini, meclis görevinden istifâya davet etti. Kendisine telefonla bilgi verilen Fevzi (ÇAKMAK) Paşa isteği hemen yerine getirdi. Kolordu Komutanlarından dördü bu isteği olumlu karşıladılar ve milletvekilliğinden istifâlarını verdiler. 3. Ordu Müfettişi Cevat Paşa (ÇOBANLI) ile VII. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa (EĞİLMEZ), durumun aydınlatılmasını istediler. Cafer Tayyar Paşa yasama görevini tercih etti.

Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’ya, askerî görevlerini yerlerine atanan şahıslara usulüne göre devir ve teslim ettikten sonra yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi ve ancak bu işlemden sonra Meclis’e alındılar.

Gazi, eski arkadaşlarının evvela orduya gidip sonra Meclis’e dönmek istemelerini, orduyu kâfi derecede hazırladılar, şimdi siyasetle bunu değerlendirecekler şeklinde yorumladı. Musul’la ilgili tartışmaların yapıldığı bir sırada komutanların hareketlerini şiddetle eleştirdi.

Yapılan operasyondan, orduda kimin etken olduğu açık bir şekilde ortaya çıktı. Ordunun Gazi’ye bağlı olduğu anlaşıldı.

Bu vesile ile Gazi, komutanların hem askerî, hem de yasama görevini yapmaları yolunu kapattı. Orduyu siyasetin tamamen dışına çıkardı.

Bütün bu gelişmeler Gazi M. Kemal’e karşı, onun yakın arkadaşlarının oluşturduğu bir muhalefet partisinin kurulmasına yol açtı.

1 Kasım 1924’de Meclis açıldığında muhalifler işe hükümetle ilgili bir gensoru ile başladılar ve tartışmalar kısa bir sürede genelleştirildi. Özellikle mübadele ve iskân işleri uzun tartışmalara konu oldu. Hükümet (18’e karşı 146) güvenoyu almıştı. Tartışmalardaki şiddetli üslûp, kırgınlıkları daha da artırmıştı.

Güven oylamasından sonra bir kısım milletvekilleri Halk Partisinden istifâ ettiler.

Kırgın milletvekilleri bir araya gelerek 17 Kasım 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (TCF) oluşturdular. 27 Kasım’da yapılan seçimde Kâzım Karabekir Parti Başkanlığına, Rauf (ORBAY) ve Dr. Adnan (ADIVAR) Beyler Başkan yardımcılıklarına, Ali Fuat (CEBESOY) Paşa da genel sekreterliğe seçildiler.

Partinin programı 58 maddeden oluşuyordu. Halk Partisinden önemli noktalarda ayrılıyordu: Cumhurbaşkanının partiler üstünde olması, tek dereceli ve dar bölgeli seçim, hâkim güvencesi, adem-i merkeziyetçi yönetim, yabancı sermayeden yararlanma ve basın serbestliği, belediye başkanlarının seçimle işbaşına gelmeleri gibi. Yeni parti “Şahsi idareye son vermek, millî egemenlik ilkelerine göre Meclis’te denetimi sağlamak, sosyal gelişmeyi amaç, liberalizmi bu yolda araç olarak kullanmak ve hissiyat-ı dinîyeye riayetkâr olmak” iddiasındaydı340a.

Yeni parti İstanbul basınının, bazı muhafazakâr ve İttihatçı çevrelerin ve özellikle her çeşit gayrı memnunların ümitle baktıkları bir kuruluş manzarası alma emareleri gösteriyordu. Sert tartışmalar bahis konusuydu. Gazi havayı yumuşatmak ve CHP grubunun eğilimini de dikkate alarak340b İsmet Paşa’ya göre yumuşak ve ılımlı bir kişiliği olan Ali Fethi (OKYAR) Bey’i Başbakanlığa getirdi (22 Kasım 1924).

Fethi Bey, liberal temayüllü, hürriyetlere azamî hürmetkâr ve her anlaşmazlığın görüşmeler ve karşılıklı fikirlerin serbestçe konuşulmasıyla sonuca ulaşacağına inanan bir şahsiyetti. Görevi kabul etmeden önce, Gazi ile görüşmüş, muhalif partinin felsefesinin halkça benimsenmesi halinde, iktidara gelmesine razı olunup olunmayacağını sormuş, onun “çok tabiî” cevabı üzerine görevi kabul etmişti341.

Gazi M. Kemal’in o günlerde TCF’nin kuruluşunu tabiî karşıladığı, Times’ın İstanbul muhabirinin yazılı sorularına 11 Aralık 1924’de verdiği cevaptan da anlaşılmaktadır. Muhabir sorularına Gazi’nin verdiği cevaplar özetle şöyledir: “Millî egemenliğe dayalı ve bilhassa Cumhuriyetle idare olunan memleketlerde siyasî partilerin varolması tabiîdir. Türkiye Cumhuriyetinde de birbirlerini denetleyen partiler oluşacağına şüphe yoktur. Bu tabiî vaziyet karşısında Gazi Paşa’nında vaziyeti tabiî olmaktan başka birşey olmayacaktır. Gazi CHP’nin Genel Başkanlığını halen muhafaza etmektedir. Yalnız Cumhurbaşkanı olduğundan beri, olduğu gibi, bu makamda kaldıkça, partinin başkanlığıyla fiilen meşgul olmayacaktır. Bu vazife vekâleten partinin diğer bir lideri tarafından yürütülecektir”. Muhabirin sorduğu TCF’nin programı, veto ve Meclis’in feshi, dinî serbestlik, millî egemenliğin muhafazası ve istibdat konularına verdiği cevap şöyledir: “TCF’nin programında, mevcut partinin ilkelerinden hariç, tartışılmaya değer esaslı bir fikir görülmüyor. Veto hakkı, fesih hakkı Anayasa’nın ilgili maddeleriyle tespit edilmiştir. Efkâr ve itikadat-ı dinîyeye hürmetkâr olmak, öteden beri tabiî ve umumi bir telâkkidir. Bunun aksini düşünmek için sebep yoktur. Millî egemenliğimiz asla tehlikede değildir. Bütün millet onun müdrik ve muhafızıdır. CHP ve onun bütün liderleri ve mensupları Türkiye’de her türlü keyfî idareyi kökünden yıkmak için ve memleket ve millete tam bir hürriyet kazandırmak için bugüne kadar milletle beraber hayatlarını ortaya koymaktan çekinmediklerine göre, bahis konusu keyfî idare herhalde mevcut değildir”342.

Fethi Bey kabinesi, hem muhalefet çevresinde, hem de basında iyi karşılandı. Siyasî havada bir yumuşama meydana geldi. Ancak ismine 10 Kasım 1924’den beri Cumhuriyet kelimesi ilâve etmiş olan Cumhuriyet Halk Partisinde radikaller ve ılımlılar olmak üzere, başlıca iki hizip ortaya çıkmıştı. Radikaller yahut halk deyimiyle “şahinler” inkılâp hızının kesilmeden devam etmesini istemekteydiler. Bu grubun sözcüsü durumunda olan İçişleri Bakanı Recep (PEKER) Bey, İstanbul Belediye Başkanı’nın seçimle gelmesine karşı olduğundan istifâ etmiş ve CHP Genel Sekreterliğine getirilmişti.

Büyük Taarruzda I. Orduya kumanda eden, muhafazakâr Nurettin Paşa’nın birbiri ardına Bursa’dan milletvekili seçilmesi, Deli Halit Paşa’nın Meclis koridorlarında vurulması, Meclis’de havayı gerginleştirmişti.

Bu olayların ardından ortaya çıkan Şeyh Sait İsyanı, ülkenin gündemini değiştirdiği gibi Gazi’nin inkılâplarla ilgili stratejisi ve muhalefete karşı tutumu bakımından da ciddî bir dönüm noktası oldu.



C) Şeyh Sait Ayaklanması ve Takrir-i Sükûn Kanunu

1. Şeyh Sait Ayaklanması

Şeyh Sait ayaklanmasının derininde bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısının etkisi olduğuna şüphe yoktur. Bölge halkı, ortaçağlardan beri devam eden kendine özgü, şeyh ve ağa hâkimiyeti altında fakir, yoksul ve eğitimden mahrun bir hayat sürmekteydi.

Millî Mücadele sırasında, “bölge halkı, Anadolu harekâtında memleket birliğini muhafaza etmek millî hükümeti kuvvetli bulundurmak için arzu ile yardımcı” olmuşlardı343.

Lozan barışından sonra, hilâfetin kaldırılması üzerine, özellikle dış kaynaklı dinî tahrikler, eski padişah Vahidettin taraftarları ve Musul meselesi dolayısıyla İngilizlerce sistemli bir şekilde yürütülmekteydi. Bu arada İngilizlerin Hakkâri ilinin bir kısmını ele geçirmek için başlattıkları ve fiilen destekledikleri Nasturi ayaklanması, Kolordu Komutanı Cafer Tayyar (EĞİLMEZ) Paşa tarafından bastırılmış ve kaçan Nasturiler 1924 Eylül sonlarında Irak’a iltica etmişlerdi. Olay sırasında, İngiliz telkinleriyle bir kaç görevli de Irak’a kaçmış, kaçanlardan bir kaçı yakalanmış mahkemeye verilmişti. Bununla ilgili olarak bölgede etkili bir dinî lider olan Şeyh Said’in de ifadesi istinabe yoluyla alınmıştı. Şeyh bundan telaşlanmış ve çevrede kışkırtmalara girişmişti. Esasen İstanbul’dan gelen oğlu Ali Rıza, Seyit Abdülkadir’in Hakkâri’de ayaklanma başlatacağı konusunda bilgi getirmişti. Şeyh Saidin yanında bulunan iki kişi jandarmalarca aranmaktaydı. Bunlar tutuklanmak istenince, şeyhin adamları silâhla karşı koydular. Jandarmalar esir edildiler (13 Şubat 1925). Şeyh, Piran’da verdiği vaazda “Medreseler kapandı, Din ve Vakıflar Bakanlığı kaldırıldı, din elden gidiyor” sloganıyla dinî kurtarmak hilâfeti ihya etmek amacıyla halkı yeşil sancak altına davete başladı. Ayaklanma süratle yayılma yoluna girmekteydi. Asiler ilk sıralarda zayıf askerî birlikleri yenilgiye uğratarak Genç, Çabakçur, Elazığ, Hani’yi ele geçirerek Diyarbakır önlerine gelmişlerdi.

Başbakan Fethi Bey (OKYAR) köylüyü ezen âşar vergisini yeni kaldırmıştı (17 Şubat 1925). Doğudaki ayaklanmanın, bölgede sıkı yönetim ilân etmek, yöresel askerî önlemler almak suretiyle halledileceği ve olağanüstü tedbirlere gerek kalmayacağı kanısındaydı. Bu itibarla Diyarbakır, Elazığ, Genç, Ergani, Malatya, Muş, Dersim, Mardin, Urfa, Siverek, Siirt, Bitlis, Van, Hakkâri illeriyle, Erzurum’un Kiği ve Hınıs ilçelerinde bir ay süreyle sıkı yönetim ilân edilmesini teklif etti. Teklif muhalefet partisinin de tam desteği ile kabul edildi. Ayrıca dinîn siyasete alet edilemeyeceğine ve bu suçun vatana ihanet sayılacağına dair bir yasa teklifi muhalefetin de oyları ile tartışmasız kabul edilmişti.

Bu önlemlere rağmen, isyanın bölgede süratle yayılması, basındaki haberler, havayı değiştirmeye başlamıştı. CHF’nin “şahinler kanadı” isyanı yurt çapında Cumhuriyet’e ve inkılâplara yönelik içerden ve dışardan destekli bir karşı ihtilâl hareketi olarak değerlendiriyordu. Gazi de durumu dikkatle izlemekteydi. Sağlık nedenleriyle İstanbul’da bulunan İsmet Paşa’yı 20 Şubat’ta Ankara’ya çağırdı ve olayı beraberce takip etmeye başladılar. Olayların gelişmesi üzerine, CHP Grubunda Fethi Bey bazıları tarafından şiddetle eleştirildi ve sert tedbirler alması istendi. Bu arada TCF’de “Efkâr ve hissiyat-ı dinîyeye riayetkardır” ifadesi dolayısıyla tenkit edildi. Tartışmaların uzaması üzerine, “Partinin bir lideri vardır. Onu dinleyelim” teklifi yapılarak Gazi davet edildi. Gazi uzun konuşmasında “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. İnkılâbı başlayan tamamlayacaktır” sözleriyle enerjik bir tutum alınmasını istedi. Yapılan oylama sonucunda 60’a karşı 92 itimatsızlık oyu alan Fethi Bey, 2 Mart 1925’te istifâ etti 344.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:49 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

2. İsmet Paşa Hükümeti ve Takrir-i Sükûn Yasasının Kabulü

Yeni Hükümeti kurmakla İsmet (İNÖNÜ) Paşa görevlendirildi. İsmet Paşa hükümet programını Meclis’e sunarak 154 olumlu, 23 olumsuz ve 2 çekimser oyla güvenoyu aldı (3 Mart 1925). Yeni hükümetin programı özetle şöyledir: “Herşeyden önce son hâdiseler süratle ve şiddetle ortadan kaldırılacak, memleket her türlü fesat hareketlerinden korunacak, huzur ve devlet otoritesinin sağlam bir şekilde yerleştirilmesi için bütün tedbirler alınacaktır”345.

Düşünülen tedbirler şunlardır:

1. Seferberlik ilân edilecek.

2. Takrir-i sükûn yasası ile hükümete olağanüstü yetkiler verilecek.

3. Bu yasayı çalıştırmak için biri isyan bölgesinde, diğeri Ankara’da olmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi kurulacaktır.

Hükümet âcilen görüşülmesi isteği ile hazırladığı Takrir-i Sükûn yasasını Meclis’e sundu. Yasa şöyledir:

1. İrtica ve isyana ve memleketin sosyal düzenini huzur ve sükûnetini emniyet ve asayişini bozmaya sebep olacak bütün kuruluşlar, kışkırtmalar, girişimler ve yayınları hükümet, Cumhurbaşkanının onayı ile doğrudan doğruya veya idare olarak yasaklamaya yetkilidir. İşbu fiillere katılanları, hükümet istiklâl mahkemesine verebilir.

2. İşbu kanun yayını tarihinden itibaren iki sene müddetle geçerlidir.

3. Bu kanunun yürütülmesine Bakanlar Kurulu yetkilidir.

Kanun Meclis’te tartışılırken TCF mensupları yasayı keyfî uygulamalara yol açacağı endişesi ile eleştirdiler. Anayasaya aykırı olduğunu ileri sürdüler.

Yasa, 4 Mart 1925’te kabul edildi. Sıkı yönetim bölgesinde faaliyette bulunacak mahkemeye, yetkili üst komutanın onaması şartıyla idam yetkisi de verildi.

Gazi M. Kemal 7 Mart 1925’de, İstiklâl Mahkemelerinin kurulduğu gün millete, orduya ve memurlara hitap eden bir beyanname yayınladı346.

Gazi son olayları yaratanların, kanunen suçlu bazı nüfuzlu kimselerin din maskesi altında yarattığı girişimler olduğunu söylüyor, hükümetin aldığı hukukî ve askerî önlemlerle güvenlik ve asayişi sağlayacağını belirtiyor ve sivil ve asker devlet memurlarını, her şeyden önce yüksek vazifelerini tereddütsüz, azim ve şiddetle yerine getirmeye davet ediyordu.



3. Şeyh Sait Ayaklanmasının Bastırılması ve Sonuçları

Ankara’da bu tartışmalar yaşanırken asiler Diyarbakır kapılarına dayanmışlar, hatta şehrin içine de girmişler ve çıkarılmışlardı.

Bu arada seferber olan askerî kuvvetler isyan mıntıkasında toplanmaya başladılar. 26 Martta ordu birlikleri harekete geçtiler. Asileri her taraftan kuşatacak ve özellikle İran yönünü kapatacak bir strateji uygulandı. Bu safhada halk asilere katılmak yerine, onların yolunu kesmeye, güvenlik güçlerine yardıma başladı. Askerî birlikler Piran, Hani, Palu, Çabakçur, Darahani’yi ele geçirdiler. Asilerin bazıları Irak’a sığındı. İran’a sığınmak için Muş’a yönelen Şeyh Sait, halkında hükümet kuvvetleri ile birlik olmasıyla, 15 Nisan’da başlıca yardımcıları da dahil olmak üzere, yakalandı. İstiklâl Mahkemesinde yargılanan Şeyh Sait ve yardımcılarından 47 kişi idama mahkûm oldular. 29 Haziran 1925’te kararlar uygulandı. Seyit Abdülkadir grubu ise, daha önce yargılanmış ve karar 23 Mayıs’ta infaz edilmişti.

İsyan bastırıldıktan sonra, benzer olayları önlemek için doğudaki bir kısım şeyh ve ağalar batıya nakledilip ikamete mecbur edildiler.

Hükümet seferber edilen kıt’aları yerlerine iade etmek kararı aldı. Üçüncü Ordu Müfettişi Kâzım (İNANÇ) Paşa, askerî önlemlerin devamında ısrar edince, görevden alındı ve yerine İzzettin (ÇALIŞLAR) Paşa gönderildi. Savaştan çıkalı henüz iki yıl olmuştu. Silâh altına alınanları seferî durumda tutmanın psikolojik ve malî sakıncaları olduğu gibi, siyasî sakıncaları da vardı. Dış dünyaya karşı, ülkenin ancak büyük askerî önlemlerle ayakta durduğu gibi yanlış bir görüntü vermemek gerekiyordu347.

Şeyh Sait ayaklanmasının diğer bir sonucu da basına karşı alınan önlemler oldu. Şeyh yargılanması sırasında, ayaklanmanın sebepleri arasında, bazı gazetelerin kışkırtıcı yazılarından etkilendiğini ileri sürmüştü. Zaten hükümet daha 6 Mart 1925’te altı gazeteyi Takrir-i Sükûn yasasına dayanarak Bakanlar Kurulu kararıyla kapatmıştı. Daha sonraki günlerde sorumlu tutulan gazeteciler Elazığ’a gönderilerek İstiklâl Mahkemesinde yargılandılar. Gazi’nin araya girmesiyle gazeteciler beraat ettiler. Fakat gazeteleri kapatıldı. Ankara İstiklâl Mahkemesinde yargılanan Hüseyin Cahit (YALÇIN) ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldı348.

Doğudaki isyanın sonuçlarından biri de TCF’nın kapatılması oldu. Daha önce belirtildiği gibi, TCF’nın en çok eleştirilen yanı, partinin “efkâr ve ikikad-ı dinîyeye riayetkârız” sloganıydı. Partinin kurucuları dinî istismarla bunun ilgisi olmadığını söylemekteydiler. Ancak ülkedeki inkılâp aleyhtarları için, bu son derece çekici bir durum yaratıyordu. Bu durumdan rahatsız olan CHP’nin üst kademeleri, Başbakan Fethi Bey aracılığı ile TCF yöneticilerine, irtica tehlikesi karşısında partinin kendi kendisini kapatmasını istemişler, fakat ret cevabı almışlardı (25 Şubat). Yakalanan asilerin yargılanmaları sırasında mahkeme TCF’nın dinî propaganda ve kışkırtmalarla ilgili görerek partinin kapatılmasına karar verdi (3 Haziran 1925).

Olaylar sırasında Gazi’nin Başbakanı olan İsmet Paşa TCF yöneticilerinin tutumunu şöyle değerlendirmektedir: “TCF’nın programında bulunan fırka, efkâr ve itikadat-ı dinîyeye hürmetkârdır sözü büyük reformlar ve inkılâplar yoluna girmiş olan Atatürk idaresi ve Halk Partisi iktidarına karşı muhafazakâr bir zihniyetin ifadesi gibi görünüyordu. Halbuki memleket, o günlerde irtica tahriklerine karşı her zamandan fazla hassas bulunuyordu... Fikirler çok karışık bir haldeydi. Her vesile ile, herkes her şeye hücum ediyordu. Şeriat isteği yaygın bir şekildeydi. Şimdi hâdiseleri zamanın şartları içinde değerlendirince, şu gerçek ortaya çıkıyor. Asıl niyeti ve istidadı, geçmiş hizmeti ne kadar iyi ve şayan-ı hürmet olsa da böyle bir merhaleyi geçerken tutumu ve tesiri yapıcı olmazsa, bir felâkete sebep olmak muhakkaktır. O felâketi önlemek sorumlu adamın ilk vazifesidir. TCF erkânı reformcu kimselerdi, ama Osmanlı reformcusu idiler. Ben dahil hiç birimiz, reformculukta Atatürk metotlarını daha evvel görmüş, düşünmüş, benimsemiş değiliz. Atatürk metotları meydana çıkınca, ben sükûnetle vaziyeti mütalâa ederek halin ve zamanın tedbirleridir diye düşünmüşümdür. Atatürk’le konuşmalarımızda, yapılabilirse bu şimdi yapılır, dediği zaman benim inanmam, ötekilerin korkması... Farkımız bundan geliyor. Halbuki zaman da farklıydı, Atatürk ile aralarındaki ölçüler de farklıydı. Beraber bulundukları bir işten çıkıp, dışında kalarak, onun cereyan tarzını takip etmeye istidatları zayıftı. Terakkiperver fırkayı teşkil ettiler. Kendilerini bu yola sevkeden ve sonra ihtilâfa vardıran endişeyi söyle izah ediyorlardı: Cumhuriyetin ilânını bize sormadan, danışmadan yaptınız, aceleye getirdinîz. Olmaz! Birçok reformlar yapacaksınız, rejimi hangi istikametlere götüreceksiniz, bilmiyoruz. Birçok reformlar yapacaksınız, ıslahat yapacaksınız, ama bunların hepsini bir günde, üç senede, beş senede yapmak şart mıdır?

Bu mütalâalar, bu endişeler, kimisinde acele etmemekten, ihtiyatlı olmaktan, kimisinde başka sebeplerden, hülasa özduygularından ileri geliyordu. Hani beraberdik diyorlardı. Evet, beraber olduğumuz zamanlar icraatı beraber yaptık. Şimdi beraber olmadığımız zaman geldi, ayrı yapıyoruz” 349.

İnönü’nün Terakkiperver Fırkanın din sömürüsü konusundaki değerlendirmesi de açık ve nettir. “Terakkiperver fırkanın kuruluşu zamanında, memlekette bize karşı belirli ve körüklenmiş olan dinî hissiyattan bilerek istifâde etmek maksadı vardır. Şimdi bu, bence, onların bu niyette oldukları manasını taşımaz. Değillerdir. Ama siyasete girmişlerdir, muhalefet yapacaklardır ve rakiplerine karşı din unsurunu kullanmayı faydalı görmüşlerdir. Vaktiyle beraberken, şimdi karşı karşıya gelince tabiatıyla her fikir kendisini yürütmek, tesirli olmak için, teşekkül etrafında faal olarak çalışacak bir topluluk taraftar kitle bulundurmak ihtiyacındadır. Bu ihtiyacı sağlamak için vasıtaların kullanılması önemlidir. Siyaset mücadelesine girmiş olanlar, bu çeşit külfetsiz vasıtalar kullanmaya kalkarlarsa, mücadele elbette ölçüsüz olmaktadır, ölçüsüz olmuştur...

Siyaset ayrılığının vücuda getirdiği neticeler, fikir ayrılığından, reformların tabiatından ve reformları tatbikteki metot farkından, buna ayak uydurmak, hazmetmek istidadının zayıflığından olmuştur.”

Aslında olayları objektif olarak değerlendirmek için o günün şartları içinde değerlendirmek gerekir. Takrir-i sükûn kanununun yürürlüğe girmesinden itibaren geriye bakılınca manzara şöyledir: Altı yüz yıllık saltanatın kaldırılmasından beri geçen zaman, iki yıl dört aydır. Cumhuriyet’in ilânından bu yana ancak bir yıl dört ay geçmiştir. Hilâfetin ilgası, Şer’iyye ve Evkâf Vekâletlerinin kaldırılmasından, öğretimin birleştirilmesinden beri de ancak bir yıllık bir süre geçmişti. Ülkenin doğusunda sorunlu bir bölgede silâhlı ve genişleme istidadı gösteren bir ayaklanma başlamıştı. Bölgenin güneyinde, henüz çözümlenmemiş Musul meselesi dolayısıyla, gergin ilişkiler içinde bulunulan Irak’da, İngiliz yönetimi vardı. Keza güneyde Suriye’de Fransız yönetimi mevcuttu. Batıda Yunanistan ile savaş sonrası pürüzlü konular henüz tam çözümlenememişti. Onikiada Rodos ve Meis’e yerleşen İtalya, Mussolini yönetiminde, İngilizlerle işbirliği halinde, güney batı Anadolu ile ilgili hesaplar içindeydi. Lausanne’ı imzalayan devletler, Türkiye’deki rejimin geleceğinin ne olacağı beklentisi içindeydiler. İnönü bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Bütün bu şartlar içinde Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri gibi radikal tedbirlere müracaat etmeden cumhuriyeti yeni rejimi korumak mümkün müdür?”350. Bu soruya o günün şartları içinde olumlu cevap vermek elbette mümkün değildir.

İsyan ve inkılâp hareketlerine karşı alınacak önlemlere yasal dayanak için çıkarılmış olan Takrir-i Sükûn Kanunu, inkılâp temposunun hızlandırılması içinde son derece yararlı oldu. Gazi M. Kemal, bu yasanın varlığından da yararlanarak, Türk toplumunu çağdaş medeniyetin bir ortağı yapmak ve bu suretle devletin bekasını, milletin güvenlik ve huzur ve refahını sağlamak maksadıyla gerekli gördüğü atılımları, büyük bir enerji ve azimle yürütmeye devam etti.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Elesius
Admin
Admin


Kayıt: Sep 25, 2005
Mesajlar: 2081

MesajTarih: Cmt Mar 01, 2008 2:49 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

IV. Radikal İnkılâplar Dönemi

A. Tekke, Türbe ve Zaviyelerin Kapatılması

Doğudaki ayaklanma hareketi, inkılâplara karşı direnmenin, teokratik odaklardan beslendiğini açıkça ortaya koymuştu. Gerçi hilâfet kaldırılmış, medreseler kapatılmıştı, fakat tekke ve zaviyeler açıktı. Tarikat mensupları buralarda yuvalanmıştı. Üstelik tarikat mensupları ulemaya göre halka daha yakın ve daha etkiliydiler. Zira ulemanın mesafeli tavrına karşılık, basit halk tabakası ihtiyaç duyduğu yardım, şefkat ve rehberliği tarikatlarda ve onların derviş liderlerinde buluyordu. Ulema zengin ve irsî bir kast haline gelirken, dervişler halk içinde onlarla bütünleşerek büyük nüfuz ve itibar kazanmışlardı. Gerek padişahlar ve gerekse Genç Türkler bunlardan yararlanmaya çalışmışlardı. Dolayısıyla bunlar halk arasında siyasî ağırlık da kazanmışlardı.

1924’de devleti laikleştirme faaliyete yürütülürken ulema hedef alınmıştı. Ancak kısa bir zaman içinde laikliğe karşı en tehlikeli direncin ulemadan çok, dervişlerden geleceği ortaya çıktı. Dervişler ulemanın aksine bağımsız davranmaya ve muhalefete alışkındılar. Üstelik bir kısım ulema gibi, istilâcıyla işbirliği yapmanın lekesini de taşımıyorlardı351. Dolayısıyla tarikatların faaliyeti dinî bakımdan laiklik politikası yürüten Cumhuriyet Hükümeti için potansiyel bir tehdit oluşturmaktaydı. Esasen Şeyh Sait ve arkadaşlarını yargılayan İstiklâl Mahkemesi, bölgedeki tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karar vermişti. Karar enerjik bir şekilde uygulanır.

Yurt çapında uygulamanın işaretini, Gazi M. Kemal Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’de şu sözlerle ifade etti: “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir. Rüesayı tarikat bu dediğim hakikatı bütün vuzuhiyle idrak edecek ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık vasılı rüşt olduklarını elbette kabul edeceklerdir352.

Tekkelerin kendiliklerinden kapanmayacakları anlaşılınca, bir yasa tasarısı hazırlandı. “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıkla Birtakım Ünvanların Yasaklanmasına ve Kaldırılmasına İlişkin Yasa” üç maddeden oluşuyordu. Buna göre, Türkiye Cumhuriyetinde bulunan tarikatlar yasaklanıyor, Şeyhlik,Dervişlik, Müritlik, Dedelik, Seyitlik, Çelebilik, Babalık, Naiblik, Emirlik ünvanları yasaklanıyor, büyücülük, üfürükçülük, falcılık, muskalık vs. gibi sıfatların kullanılması, bunlara ilişkin kıyafetlerin giyilmesi yasaklanıyordu353. Ayrıca sultanlara ve tarikatlara ait bütün türbeler kapatılıyordu.



B. Kılık Kıyafette Değişiklik

Gazi M. Kemal çağdaşlaşma hareketini yürütürken dış görünüm itibarıyla zamana ayak uydurmayı gerekli görmekteydi. Bu ihtiyacı daha 1910’da ilk Avrupa’ya çıkışında, Picardie manevralarına giderken hissetmişti. Başa giyilen fesin alay konusu olmasından rahatsızlanmıştı.

1925’in Türkiyesi’nde bir kıyafet bütünlüğü yoktu. Esasen İmparatorluk döneminde cemaatlerin giyimlerinin farklı olması gerekmekteydi. Müslümanların giydikleri başlık ve kıyafetler değişikti. İlk defa askerî alanda kendinî gösteren kıyafet meselesi tartışma konusu olmuş, III. Selim’in askerlere “frenk elbisesi” giydirmek girişimi, tahttan indirilmesine yol açmıştı. II. Mahmut yeni kurduğu askerî birliğe fes giydirmek istediğinde, ulema engellemek istemişti. II. Abdulhamit 1903’te bir kısım askere fes yerine kalpak giydirmek istediğinde, ulema “fes”i savunup kalpağa karşı çıkmışlardı. Kalpak İkinci Meşrutiyet döneminde ittihatçılarca benimsenmiş ve ordu mensuplarına giydirilmişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa sıcak memleketlere giden askerler için kabalak adlı ve güneş-siperli bir başlık yaptırmıştı. Buna Enveriye adı verilmişti. Kuvayi Millîyeciler ise kalpaklıydılar. Halk ise fesin yanı sıra çeşitli sarıklar da kullanmaktaydı354.

Netice olarak fes, 1828’den beri Müslümanı, müslüman olmayandan ayıran sembol haline gelmiş, günlük hayatın bir parçası olmuştu.

Gazi Türkiye’yi geri kalmışlıktan kurtarmak ve her bakımdan çağdaş medeniyetin ortağı yapmak kararındaydı. Kültürü, teknolojisi ve yaşam şekliyle modern bir toplum yaratmak istemekteydi. Başa giyileni değiştirmekle, başın içindekileri değiştirmeye doğru önemli bir adım atılmış olacaktı.

İlk adım olmak üzere askere güneş siperli başlık giydirildi. Sonra dairelerde memurların başı açık çalışabilecekleri duyuruldu.

Gazi M. Kemal şapka ile ilgili uygulamayı, kendisini o zamana kadar hiç görmemiş olan ve oldukça muhafazakâr tanınan Kastamonu gezisinde başlattı. Kastamonu ve havalisi onu coşku ile karşılar. Gazi bu gezisinde elinde şapka olduğu halde dolaşır ve halkı kıyafet konusunda aydınlatır. 28 Ağustos’da İnebolu’da yaptığı konuşmada: “Türkiye Cumhuriyeti halkı; fikriyle, zihniyetiyle medenî olduğunu ispat ve izhar (göstermek) etmek mecburiyetindedir. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medenî olduğunu göstermek mecburiyetindedir.” dedikten sonra medenî kıyafetin ayakta iskarpin, bacakta pantalon, vücutta gömlek, yelek, ceket, boyunda kıravat, başta şapka olduğunu vurgular ve “medeniyetin coşkun seli karşısında direnmenin beyhude olduğunu” haykırır. Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te yaptığı konuşmada yapılan ve yapılacak inkılâpların amacını “...Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mana ve çabasıyla medeni bir ictimai heyet haline ulaştırmaktır”sözleriyle açıkladıktan sonra medeni kıyafetini lüzumu üzerinde ısrarla durur355.

Gazi Ankara’ya döndüğünde, kendisini karşılayanlar artık şapkalıydılar. Halkın bir kısmı da şapka giymeye başlamıştı. Cumhurbaşkanı halkın tutumunu izlemek için bir ay devam eden bir yurt gezisine çıktı. Halkın olumlu tutumunu gören Gazi konunun yasalaşmasını sağladı. 28 Kasım 1925’te kabul edilen şapka giyilmesi hakkında kanuna göre, bütün görevlilere şapka giymek mecburiyeti getiriliyor, halkın da buna aykırı alışkanlığı sürdürmesi hükümetçe yasaklanıyordu.

Şapkaya meclis içinden ilk itiraz bağımsız Bursa milletvekili Nurettin Paşa’dan gelmişti. Paşa’nın itirazı, bir kısım milletvekili tarafından sert bir dille eleştirilmişti:

Şapka giyilmesiyle ilgili uygulama beklenmedik ölçüde sert tepkiler yarattı. Sivas’ta, Erzurum’da, Rize’de, Maraş, Giresun ve Kayseri’de ayaklanma girişimleri yapıldı. Bazı çevreler, kıyafette gayri müslimleri taklit, inanç ve davranışlarda da aynı yolu tutmaya yol açar propagandası yapmaktaydılar.

Bu propagandanın yarattığı karışıklık, kaynaşma ve hatta ayaklanma girişimlerini, İstiklâl Mahkemeleri, Takrir-i Sükûn Kanununu enerjik bir şekilde uygulayarak önlediler356.

Kılık kıyafette bütünlük sağlanmasıyla bir anlamda millî birlik pekişiyor ve dünyaya ayak uyduruluyordu.



C. Takvim ve Ölçülerde Çağdaşlaşma

Dış görünüşü Batıya uyduran Gazi, takvim, saat ve ağırlık ve uzunluk ölçülerinde de dünya ile uyum sağlanması için harekete geçti.

Eski Türklerde on iki hayvanlı takvim kullanılırdı. Müslüman olduktan sonra, ay yılına göre düzenlenmiş, 354 günden oluşan Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçünü başlangıç yılı kabul eden hicrî takvimi kullanmaya başladılar. Ancak güneş yılı 365 günden oluştuğundan 33 yılda bir “artık yıl” oluşmaktaydı. Bunu önlemek için güneş yılını esas alan Jülien takvimi, Rumî veya Malî Takvim, özellikle maliye ile ilgili konularda kullanılmaya başlanmıştı. Halbuki Batı’da 1582’den beri güneş yılını 365 gün 5 saat 48 dakika olarak kabul eden Gregorien Takvim kullanılıyordu. Avrupa ile olan ilişkiler dolayısıyla Osmanlılar bu takvimi de kullanmaya başlayınca, takvimler üçlenmiş oldu. 1917’de Rumi Takvim ile Miladî Takvim arasında 13 günlük bir fark oluşmuştu. Dolayısıyla 1332 yılı Şubatının 16. günü 1333 Martının ve Miladî 1917 yılı Martının birinci günü sayılmış, aradaki fark ortadan kaldırılmıştı.

Bu kargaşayı önlemek milletlerarası ilişkilerde uyum sağlamak için, 26 Aralık 1925’te Miladî Takvim (Gregorien Takvim) kabul edilerek Rumî 1341 yılının son gününü takip eden gün 1926 yılı Ocak ayının birinci günü olarak kabul edildi.

Aynı gün, saatlerde de “vasati güneş saati” resmi saat olarak kabul edildi. Halbuki Osmanlı Devletinde “ezani saat” alaturka saat kullanılıyordu. Buna göre gün 12 saatlik 2 dilime ayrılıyor, güneşin batışı 12 kabul edilmekteydi. Batıda ise günü 24 saate ayıran öğlen vaktini 12 olarak kabul eden alafranga saat güneş saati yürürlükteydi357.

Dış dünya ile ilişkiler çoğaldıkça bu durum sıkıntılara yol açmaktaydı.

Toplum hayatı çağdaş dünyaya göre düzenlenirken takvim ve saat ve ölçülerini ayarlamada yarar görülmüştü.

1931 yılında eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirildi. O zamana kadar kullanılan okka, çeki, endaze, arşın gibi ölçüler, bölgelere göre değiştiği gibi, milletlerarası ticari ilişkilerde de sıkıntı yaratmaktaydı. Eski ölçüler yerine onlu sisteme dayanan metre ve kilo gibi birimler kabul edildi.

Böylece hem yurt içi ve hem de dış dünya ile olan ilişkiler de kolaylık ve uyum sağlandı.

D. Toplum Hayatında Büyük Değişiklik: Çağdaş Hukukun

Benimsenmesi ve Sonuçları

1. Eski Hukuk Düzeni

Türkler Müslüman olmalarından itibaren bin yıldan beri islâm hukuku çerçevesinde ilişkilerini yürütmekteydiler. İslâm hukukunun temel ilkeleri Kur’an’a, sünnete, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahaya dayanmaktadır. Dolayısıyla İslâmda devletin koyacağı kurallar bu ilkelere aykırı olamazdı. Özetle hukukun kaynağı şeriattır. Ancak İslâmda zaman içinde mezhepler oluşmuştu. Bunlar arasında dinî inanış açısından bir ayrılık olmamakla beraber, günlük olaylara uygulanacak kurallar açısından farklılıklar vardı.

Osmanlı İmparatorluğu halkı çeşitli din, mezhep ve ırka mensup insanlardan oluşmuştu. Halkın önemli bir kısmı Müslüman değildi.

Müslüman olmayan halkın kendi dinî kuralları uygulanmaktaydı. Hıristiyanlar, mezheplerine göre kendi kiliselerinde, Musevilerde havralarında doğum, ölüm, evlenme, boşanma ve miras işlerini çözümlemekteydiler. Gayrı müslim tebaa arasında da hukuk birliği yoktu.

Müslüman nüfusun büyük kısmı Sünnî mezhepleri benimsemişlerdi. Günlük hayatın uygulamalarında bunlar arasında da farklar olduğu gibi, ayrıca önemli bir Şiî topluluğu da mevcuttu. Bunlarda Şiî fıkhına göre ilişkilerini yürütmekteydiler.

Şeriatın cevap vermediği konularda, hükümdar kanun koymak suretiyle bu boşluğu doldurmaktaydı. Bunlara örfi kanunlar denilmekteydi. Bunların da şeriata uygun olmaları gerekmekteydi.

Özetle Osmanlı Devleti’nin hem Müslüman ve hem de Müslüman olmayan vatandaşları arasında bir hukuk birliği yoktu.

İslâm’da X. yüzyıldan sonra içtihat kapısı kapandığından, İslâm Hukuku dondurulmuş duruma geldiğinden zamanın ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelmişti. Dolayısıyla Tanzimat döneminde Batı kaynaklı yasalarla bu boşluk kapatılmaya çalışıldı. 1850’de Fransız Ticaret Kanunu tercüme edilerek yürürlüğe konuldu. 1858’de Fransız Ceza Kanununun tercümesiyle oluşan Ceza Kanunu, 1861’de aynı yolla düzenlenen Ticaret Usul Kanunu, 1863’de Deniz Ticaret Kanunu, 1879’da da Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Kanunları uygulanmaya başlandı.

Bu durumda Batı’dan alınan yasalara göre çalışan Nizamiye mahkemeleri kuruldu. Haliyle şeriat mahkemeleri de faaliyetlerine devam etmekteydiler.

Bu gelişmeler ışığında özel hukuk alanında düzenlemeler gündeme geldi. İki görüş ileri sürüldü. Âli Paşa Fransız Medeni Kanununun örnek alınmasını istemekteydi. Cevdet Paşa’ya göre de Osmanlı Devleti’nin İslâmî bir devlet olması sebebiyle, onun medenî hukukunun İslâm hukukuna dayanması gerekmekteydi. Neticede onun hazırladığı medenî kanun hükmündeki Mecelle kabul edilerek yürürlüğe konuldu (1876).

Sonuç olarak devlette iki türlü hukuk ve iki türlü mahkeme faaliyet halindeydi.

Ayrıca yabancılar kapitülâsyonlar gereği, özel mahkemelerde yargılanmakta idiler.

Gayri müslim tebaa da kendi dinî kurallarına göre işlem görmekteydi.



2. Niçin Batı Hukuku?

Ülkede hukuk birliğinin olmaması, görev ve yetki çatışmalarına adaletin gecikmesine, devletin etkisinin aza