Tarih: Cmt Tem 19, 2008 7:28 pm Mesaj konusu: Türk Tarihine Yeni Bir Bakış: Ümmet Tarihinden Millet Tarihi
Türk Tarihine Yeni Bir Bakış: Ümmet Tarihinden Millet Tarihine Geçiş
Atatürk öğrencilik yıllarından beri tarihe ilgi duymuştur. Manastır Askerî İdadisinde tarih öğretmeni olan Mehmet Tevfik Bey genç Mustafa Kemal’de tarihe karşı coşkulu bir ilgi uyandırmıştır. Bu ilgi genç subaylık yıllarında da devam etmiştir. Onun savaş esnasında cephede kitap okuduğunu (tarih kitapları da dahil) biliyoruz. Millî Mücadele yıllarında yeni devlet oluşurken bu ilgi haliyle yoğunlaşmıştır. Cumhuriyetin ilânından sonra, ise dil ve tarih konuları onun adeta günlük meşgaleleri arasına girmiştir.
Bunun sebepleri nelerdir? Atatürk neden tarihle bizzat ilgilenmek gereğini duymuştur? Bunun sonuçları nelerdir?
Daha önce defalarca vurgulandığı gibi, zaferden sonra yapılan inkılapların temel amacı millî bağımsızlığın sonsuza kadar korunmasıdır. Bu olayın siyasî alanı olduğu kadar ekonomik ve kültürel bağımsızlığı da haliyle kapsamaktadır. Dilin, yabancı dillerin tasallutundan, tarihin de İslâm ve hanedan bakış açısından kurtarılıp millî bir zemine oturtulmasıyla kültürel bağımsızlık tamamlanacaktı.
Diğer taraftan Avrupa Türklere karşı önyargılıdır. Onları medenî vasıftan yoksun barbar insanlar olarak algılıyor ve medenî milletler arasında yer vermiyordu. Türklük gururu ile her zaman övünen Atatürk, bunun Türk tarihine ve insanına yapılmış, dayanaktan yoksun bir iftira olduğunu göstermek istiyordu. Nitekim Afetinan Türklerin sarı ırka mensup ikinci dereceden bir insan tipi olduklarını iddia eden Fransızca bir kitabı 1928’de Atatürk’e göstererek bunun doğru olup olmadığını sorması üzerine, hayır böyle olamaz, bunların üzerinde meşgul olalım cevabını vermişti.459 Atatürk bu cevapla yetinmemiş, derhal yeni kitaplar getirterek konuyla bizzat meşgul olmaya ve ilgilileri çalıştırmaya başlamıştı.
Onu tarih çalışmalarına iten sebeplerden biri de şudur: Yıllardan beri devam eden yenilgiler ve geri çekilmelerden kaynaklanan Batı medeniyetinin gücü, Türk insanında kendine güvensizlik duygusu yaratmıştı. Atatürk Türklerin tarihte büyük işler yaptıklarını, yüksek medenî eserler yarattığını göstererek bu kendine güvensizliğin yanlışlığını göstermek bu yolla millî bağları pekiştirmek ve geleceğe güven içinde bakılmasını istiyordu. “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” demekteydi.
Ayrıca vatan ile üzerinde yaşayan millet arasındaki bağı güçlendirmek için Anadolu’nun en eski tarihi ile ilgilendi. Neticede bir “Anadolu vatanı” kavramı, Türk halkında yayıldı. ve cumhuriyet nesillerini birleştiren temel direklerden biri oldu.
O, tarihin bilimsel olarak incelenmesini istemekteydi. Bunu şöyle ifade etmektedir: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtıcı bir hal alır.” Bu amacı gerçekleştirmek için, Atatürk’ün girişimi ile 15 Nisan 1931’de Türk tarihini bilimsel olarak araştırmak amacıyla, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti kuruldu. Cemiyet 1935 Türk Tarih Kurumu adını aldı.460
Kurum ilk iş olarak liseler için dört ciltlik bir tarih kitabı hazırladı. Bu kitapların bazı bölümleri Atatürk tarafından yazıldı. 1932’de Birinci Tarih Kongresi yapıldı ve Türk Tarih tezi ortaya atıldı. Teori, Türklerin Orta Asya’dan kuraklık sebebiyle dünyanın her tarafına göç ettikleri ve gittikleri yerlere medeniyet götürdükleri esasına dayanıyordu. Amaç Türk tarihinin derinliğini göstermek, millî duygu ve kendine güven duygusunu geliştirmek, geleceğe güvenle bakmayı sağlamaktı.
Tarih araştırmalarının bilimselliği çalışmaların bu konuda akademik bakımdan yetişmelerine bağlıydı. Bu iki yoldan sağlandı: Avrupa’ya doktora yapmaları için eleman göndermek ve geleceğin tarihçi ve dilcilerini Türkiye’de yetiştirmek. Bunun için Ankara’da Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi açıldı.
Atatürk Türk Tarih kurumunun fahri başkanlığını üstlendiği gibi, üfulünden sonra da sağlam bir gelir kaynağına sahip olması için İş Bankasındaki hisselerinin yıllık gelirlerinden belli bir miktarın Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına verilmesini vasiyet etti.
Atatürk, başlattığı tarih araştırmaları ile Türk Tarihini İslâm ve hanedan tarihinin dar çerçevesinden kurtarmış ve ona milat öncesine giden bir derinlik ve zenginlik kazandırmıştır. Türk Tarihi’nin millî bir bakış açısıyla, bilim metotlarıyla incelenmesi için yetkili kurumlar oluşturmuştur. Bu çalışmalarla tarih bilinci, millî birlik ve kimlik pekişmiştir. Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” ve “Bir Türk dünyaya bedeldir.” sözleriyle işaret ettiği gibi, Türk insanı geleceğe daha bir güvenle bakmaya başlamıştır.
Atatürk yaratıcı olduğu Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu çalışmaları ile çok yakından ilgilenmiş. Kurumlar her bakımdan desteklenmiştir. Bu desteğin maddî bakımdan devamı için vasiyetnamesine özel hükümler kaydurmuştur.
3. Halkevleri: Halk ile Yönetim Arasında Köprü
a) Kuruluş: Serbest Cumhuriyetçi Parti denemesi, Menemen olayları ve Atatürk’ün 1930 sonu 1931 başlarında yaptığı üç aylık yurt gezisi, halk ile yönetim arasında ciddi bir kopukluk olduğunu, yapılan inkılâpçı atılımların halk arasında yeterince benimsenip yerleşmediğini ortaya çıkarmıştı. Bu durum karşısında Atatürk’ün köklü bir politika değişikliğine karar verdiği, daha önce ilgili konuda belirtilmişti. CHP kendini yenileyecek, halk ile bütünleşecekti. Ancak halk ile yönetim arasında kan dolaşımını sağlayacak bir kuruma ihtiyaç vardı. Bu maksatla Halkevleri kurulması kararlaştırıldı. Bunun için yurt sathında 260 şubesi bulunan Türk Ocaklarından yararlanmak düşünüldü.461 Esasen Atatürk bahsedilen yurt gezisinden döndükten sonra verdiği bir demeçle “Aynı cinsten olan kuvvetlerin müşterek gaye yolunda birleşmeleri” gerektiğini vurguladı.462 Türk Ocakları 10 Nisan 1931’de yaptığı olağan üstü toplantıda, Atatürk’ün parti kadrolarını vatansever, halkçı ve cumhuriyetçi gençlerle güçlendirmek istediği gerekçesiyle, Türk Ocaklarının kapatılmasına ve derneğin bütün mal varlığının CHP’ne devredilmesine, Ocak çalışmalarının parti bünyesi içinde yürütülmesine karar verildi.
Halkevleri 19 Şubat 1932’de 14 ilde birden açıldı. Daha sonraki yıllarda hızla çoğalarak 1938’de sayıları 210’a ulaşmış, üye sayısı da yüzbini aşmıştır.
CHP Genel Sekreteri Recep (PEKER) Bey, Ankara Halkevinin açış konuşmasında, halkevlerinin kuruluş amaçlarını şöyle açıklar: “…Bu asırda milletleşmek için, milletçe kütleleşmek için, mektep tahsilinin yanında ve ondan sonra mutlaka bir halk terbiyesi yapmak ve halkı bir arada ve birlikte çalıştırmak esasının kurulması lazımdır… CHP’nin Halkevleri ile takip ettiği gaye; Milleti şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilâtlandırmaktır…”463
Halkevleri yönetmeliğinde evlerin kuruluş amacı daha bir netlikle ifade edilir. “…Cemiyetin bünyesine yerleşmiş bir takım müesseseleri söküp atmak ve yerine Cumhuriyet ve İnkilâp esaslarını bütün ruhlara hâkim kılmak için, onu bir iman haline getirmek için çalışacağız…”
Başbakan İsmet Paşa, bu kuruluşların rolünü şöyle dile getirir: “…Halkevleri fikir olarak ve müessese olarak mesuliyet mevkiinde bulunan siyasî partimizin bütün özünü, varlığını halkın geniş tabakalarına anlatması ve sevdirmesi için mühim bir merkezdir…”
b) Uygulama ve Sonuçları
Halkevleri Talimatnamesine göre bir halk evinin açılması için, önce bina ve para temin edilmelidir. Ancak bundan sonra CHP Genel İdare Kurulunun onayı gereklidir. Halkevlerinin açılması için en az üç şubenin kurulmuş olması gerekliydi. Halkevlerine herkes üye olabilirdi. Rejime ters düşmemek kaydıyla herkes tesislerinden yararlanabilirdi. Ancak yönetici olmak Halk Partili veya devlet memuru olmaya bağlıydı. Her üye ancak üç kolda çalışabilirdi. Halkevleri Yönetim Kurulu, kolların seçtiği birer kişinin katılımı ile oluşmaktaydı. Halkevleri Başkanı ise il parti yönetimince parti üyeleri arasından seçilirdi.
Halkevlerinin dokuz kolda çalışmaları öngörülmüştür. Bunlar; Dil ve Edebiyat Kolu, Güzel Sanatlar Kolu, Temsil Kolu, Spor Kolu, Sosyal Yardım Kolu, Halk Dersaneleri ve Kursları Kolu, Kütüphane ve Yayın Kolu, Köycülük Kolu, Tarih ve Müze kollarıdır.
Halkevleri, Konferanslar, konserler, okuma-yazma kursları, sinema gösterileri, tiyatro etkinlikleri, anma törenleri değişik dallarda sportif faaliyetler düzenlemek, çevre ve köy araştırmaları yapmak, yöresel dil, tarih ve folklor çalışmalarını yürütmek suretiyle, ülkenin kültür hayatına hareket ve canlılık getirmişlerdir.
Halkevleri oldukça yoğun bir yayın faaliyeti göstermişlerdir. Özellikle çıkarmış oldukları dergiler, Ankara’da yayınlanan Ülkü başta olmak üzere, kaynak niteliği taşıyan bir çok araştırmayı kapsamaktadır. Halkevlerinin yayınladıkları dergilerin adedi 70’i aşmaktadır.464 Bu dergilerde ilk yazılarını yayınlayanların bir kısmı, daha sonra sanat veya bilim alanında, değerli isimler olarak yer almışlardır.
Halkevleri genç yetenekleri amatör sanatçıları yetiştiren ve profosyenel sanatçılara kaynak hazırlayan bir kültür yuvası olmuştur. Evler Anadolu Halk Sanat ve Kültürü alanında orjinal, başarılı çalışmalara sahne olmuştur.
Halkevleri kadınların bir meslek sahibi olmaları veya boş zamanlarını değerlendirmeleri için çiçekçilik, halıcılık, biçki - dikiş kursları açmıştır. Genel olarak toplumda üretimi özendiren savurganlığa karşı çıkan ve yerli malı kullanılmasına destekliyen tutumu ile kalkınma hamlesine katkı sağlamıştır.
Halkevleri oluşturuldukları kütüphaneler ile okuma zevkini yaygınlaştırmışlardır. Her Halkevi bir kütüphane kurmak zorundaydı. 1938’de kitap sayısı 300.000’ni okuyucu sayısıda 1.000.000’nu aşmıştı.
Halkevlerini etkinliğinin güçlü olduğu bir alan da, siyasî alandır. Bunlar, cumhuriyet rejimine hizmet edecek, genç politikacıları yetiştiren bir okul vazifesi görmüşlerdir. Geleceğin politikacıları Halkevleri yöneticileri arasından çıkmıştır.465
Halkevlerinin en faydalı işleri, İnkılâpların millete benimsetilmesi, halkını siyasî terbiyesi ve ülkenin kültürel bütünleşmesi alanında oluşmuştur. Herkese kapısı açık olan bu kurumlar, kültürel bütünleşmede, millî bilinçlenmede yararlı faaliyetlerde bulundular. “Yurt insanlarının gönüllerine ve kafalarına ışık götürdüler, kültürel kalkınmada önemli ölçüde pay sahibi oldular. Halkla yönetim arasında bir bağ, bir köprü vazifesi gördüler. Aydın kesimin, o dönemin tek siyasî örgütü olan CHP’ne entegre olmalarını sağladılar. Köylü ile kentli ve köylü ile aydın arasında köprü oluşturdular ve yabancı ideolojilere karşı bir set vazifesi gördüler.”
Halkevlerinin çalışmaları, Atatürk’ün üfulünden sonra, harb yılları dolayısıyla yavaşladı. Çok partili döneme girildikten sonra, iktidar değişmesi üzerine, 1951 yılında CHP’nin yan kuruluşu olarak değerlendirilerek kapatıldılar.
Atatürk, Türk toplumunu çağdaş medeniyet hedefine yöneltirken, diğer alanlarda olduğu gibi Güzel Sanatlarda da yeni ufuklar açmıştır. O kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yönlendirirken temel düşüncesi, Türk kültürünü ve sanatının yüksek bir düzeyde olduğunu herkese ispat etmektir. Bunun için kültür ve sanat adamlarını korumuş, kollamış ve onların çalışmasını desteklemiştir. “Efendiler… hepiniz mebus olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız.” sözleriyle onları onurlandırmıştır. Sanat ve kültür adamlarını yetiştirecek kurumlar açmış, bu maksatla yurtdışına eleman göndermiştir. Ona göre güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başarıldığının kesin bir delilidir. Zira inkilâpların en güç olanı halkın zevkine hitap eden dil ve güzel sanatlardaki inkılâplardır. Ona göre güzelliklerin türlü şekillerde ifadesiyle güzel sanatların çeşitli dalları oluşturmuştur. Bunu şu şekilde açıklar: “Sanat, güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musiki, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltraşlık, bina ile olursa… mimarlık… olur.”466
Atatürk sanatı devletin görevleri arasına alarak ona gelişme yollarını açmış, daha da önemlisi güzel sanatların bazı dallarında mevcut engel ve yasakları kaldırmıştır. Özellikle resim ve heykel konusunda sıkıntı yaratan engellerin kalkması, sanat çalışmalarına yepyeni ufuklar açmıştır.
Atatürk döneminde güzel sanatların çeşitli dallarında yapılan çalışmaları özetle hatırlamakta yarar vardır.
a) Resim: Dini inanışlar nedeniyle Batı anlayışlı resim Osmanlılara ancak onsekizinci yüzyıl sonlarında gelmiştir. Güzel sanatlarla ilgili ilk yüksek seviyeli okul ancak 1883’de Sanayi-i Nefise Mektebi adıyla açıldı. Cumhuriyet döneminde, 1926’da açılan Gazi Eğitim Enstitüsü’nde bir resim bölümü faaliyete geçirildi. 1927 Sanayi-i Nefise Mektebi, Güzel Sanatlar Akademisi’ne dönüştürüldü. Resim öğrenimi için Avrupa’ya öğrenci gönderildiği gibi yabancı hocalardan da yararlanıldı. Ressamların resimlerini sergileyebilmeleri için Resim ve Heykel Müzesi açıldı. Devlet daireleri Atatürk resimleri ile süslendi. Resim yarışmaları düzenlendi. Devlet binalarına sanat eserleri konulmaya başlandı.
b) Heykel: Atatürk döneminde heykel alanında yapılan çalışmalar adeta ihtilal niteliğindeydi. İslami inançlar nedeniyle heykel yapımı yasaklanmıştı. Gerçi, 1883’de açılan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde heykelcilik bölümü mevcuttu ama ciddi bir gelişme imkânı bulunamamıştı. Cumhuriyet’le birlikte durum değişti. 1923’de Bursa’da kendisine abideler hakkında soruya Atatürk’ün verdiği cevap, yeni rejimin konuya bakış açısını netlikle ortaya koyar: “Dünyada medenî, ileri ve olgun olmak isteyen herhangi bir millet mutlaka heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Abidelerin şuraya buraya tarihî hatıralar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu iddia edenler din hükümlerini gereği gibi araştırıp tetkik etmemiş olanlardır… Aydın ve dindar olan milletimiz ilerlemenin vasıtalarından biri olan heykeltraşlığı en son derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi ecdadımızın ve bundan sonra yetişecek evlatlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir.”467
Bu konuşmadan üç buçuk yıl sonra, ilk Atatürk heykeli Gülhane Parkında Sarayburnunda açıldı. Bunu Ankara’da Ulus’daki Zafer Anıtı (1927), Afyon Zafer Anıtı, Samsun Atatürk Anıtı gibi eserler takip etti. Bu eserler Avusturyalı sanatçı Krippel’e aittir. İtalyan heykeltraş Canonica ise, Ankara Etnoğrafya Müzesi Atlı Atatürk Heykeli, Ankara Zafer Alanı Atatürk Anıtı, İstanbul Taksim Cumhuriyet Anıtı, İzmir Atatürk Heykeli gibi eserler ortaya koydu. 1930’lardan sonra Türk Heykeltraşların çalışmaları ön plâna çıkmaya başladı 1937’de Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümünün başına Belling getirildi. Bölüme bir canlılık ve yeni görüş açıları kazandırıldı.468
c) Mimarlık: Mimarlık alanında bu dönemde, iki farklı devir göze çarpmaktadır. 1908’lerde başlayan Millî Mimarlık akımı 1927’e kadar etkili olmuştur. Akımın öncülüğünü yapan Kemalettin ve Vedat gibi mimarlar, yeniden imara başlanan Ankara’da, eski Türk mimarlığından esinlenen elemanlar kullanarak bazı eserler meydana getirdiler. TBMM Binası, Ankara Palas, Vakıf Apartmanları, Gazi Eğitim Enstitüsü…v.s. gibi. Alman ve Avusturyalı mimarların devreye girmesinden sonra, cephelerdeki bezemeler bırakılmış betonarma iskelet ön plâna alınmıştır. Sağlık Bakanlığı, İsmet Paşa Kız Enstitüsü, Konservatuar, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binaları bu akımı yansıtırlar.
d) Sahne Sanatları: Atatürk Güzel Sanatların diğer dallarında olduğu gibi Sahne Sanatlarını da teşvik etmiş, tiyatronun çağdaş bir yapıya kavuşmasını istemiş, özellikle bayanların sahnede yer almalarına önem vermiştir.
Aslında, Batı Tiyatrosu Türkiye için yeni bir sanat dalı sayılırdı. Gerçi Anadolu’da öteden beri köy oyunları, halk tiyatrosu diyebileceğimiz kukla, karagöz, ortaoyunu gibi etkinlikler vardı. Metine dayalı Batı Tiyatrosu ancak XIX. yüzyıl ortalarında Türkiye’de boy gösterdi. Abdülmecit’den başlayarak padişahlar tiyatroya ilgi duymuşlar, saraylara birer tiyatro yaptırmışlardı.
Meşrutiyet döneminde Devlet tiyatrosu niteliğinde Comédie Française’den esinlerek tiyatro ve müzik bölümlerinden oluşan Darülbedayi kuruldu. Darülbedayi 1934’e kadar Türk tiyatrosunun kalbi olarak faaliyetini devam etti. 1934’de yeniden düzenlenerek İstanbul Şehir Tiyatrosu adını aldı. Sahne sanatları ve müzik dallarında öğretmen ve öğrenci yetiştirmek maksadıyla 1934’de Ankara’da Millî Musiki ve Temsil Akademisi kuruldu. Kurumun adı 1936’da Ankara Konservatuarı, 1940’da da Devlet Konservatuarı olarak değiştirildi.469
Sahne sanatlarının en zoru olan Opera konusunda öncülük eden, Türk sanatçılarını arkalayan da Atatürk’tür. İran Şahı’nın Türkiye’yi ziyaretinde oynanmak üzere bir eser hazırlatmıştır. Eser iki devlet başkanının hazır bulundukları Ankara Halkevinde sahneye konulmuştu. Konservatuar kurma hazırlıkları başlayınca, “temsil şubesini” oluşturmak ders plânlarını yapmak üzere Prof. Carl Ebert çağrıldı. Prof. Ebert Tiyatro Bölümünün ve Opera Bölümünün ders programlarını hazırladı. Ayrıca Operaya bağlı Bale sınıfları kurmak yolunda çok gayret sarfetti. Ancak konservatuar, Atatürk’ün ölümünden sonra 1940’da gerçekleşti.
Gençlerin müzik eğitimi görebilecekleri bir okul Darülbedayi adıyla 1913’de öğretime başlamış ve 1917’de Darülelhan adıyla öğretime devam etmiştir. Cumhuriyet dönemine geçildiğinde, yeni düzenlemeler yapılırken müzik öğretmenleri yetiştirmek maksadıyla Musiki Muallim Mektebi açıldı. Daha sonra Darülelhan (güzel ezgilerevi), İstanbul Belediye Konservatuarına dönüştürüldü.470
Alafranga müzik, saraya bağlı olarak faaliyet gösteren, Mızıka-ı Hümayûn çevresinde, şekillenmişti. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra, o zamana kadar askerî müziği temsil eden mehterhane kapatılmış ve II. Mahmut’un emriyle, Mızıka-i Hümayûn adıyla, Donizetti tarafından bir bando takımı kurulmuştu. Bu kuruluş Batı müziğinin Osmanlıya açılan penceresi olmuştu. Cumhuriyetin başlangıcında İstanbul’da faaliyette bulunan bu kuruluş, 1924’de Ankara’ya getirildi. Riyaseticumhur Musiki Heyeti adıyla, Cumhurbaşkanlığı makamına bağlandı ve bir süre sonra adı Riyaseticumhur Filarmonik Orkestrası olarak değiştirildi.
Çağdaş müzik çalışmaları, cumhuriyetin açtığı müzik okullarında gelişti. Ankara Musiki Muallim Mektebi bu okulların öncüsü oldu. Okulun temel amacı ortaöğretim kurumlarına müzik öğretmenleri yetiştirmekti. Okul müzik öğretmeninin yanı sıra orkestra elemanı da yetiştirmekteydi. Okula nitelikli öğretim kadrosu oluşturmak için Avrupa’ya seçkin öğrenciler gönderildi. Öğrenimlerini bitiren genç hocalar, okulda ders verdikleri gibi, çağdaş besteleriyle, Çağdaş Türk Müziğinin öncüsü oldular.
Bu arada İstanbul’da Darülelhan’ın”Şark Musikisi Şubesi” kapatılmış, sadece araştırma yapılmasına izin verilmiş, kurumda yeni bir düzenleme yapılarak adı İstanbul Konservatuarı olarak değiştirilmiştir. Konservatuar bundan sonraki çalışmalarını Anadolu’dan müzik derlemelerine kaydırdı. Bunun amacı Türk bestecilerine, Türk müziğinin öz kaynağı olan halk ezgilerini sunmak ve bunların çağdaş Batı müziği tekniği ile işlemek, milli müziği yaşatmaktır.471
Konservatuarların yanı sıra 1932’den itibaren faaliyete geçen Halkevleri de bu yolda çalışmalar yaptılar. Açtıkları, mandolin, keman, piyano kursları çeşitli konserlerle atılımı desteklediler.
1934’e gelindiğinde Atatürk durumdan henüz memnun değildir. 1 Kasım 1934’de TBMM’nin Dördüncü Toplanma yılını açarken müzik çalışmaları ile ilgili görüşünü şöyle ifade eder: “…Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal; ince duyguları, düşünceleri anlatan; yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu yüzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığının buna değerince özen vermesini, kamununda bunda ona yardımı olmasını dilerim.”472
Bu sözlerden anlaşılacağı gibi, Ulu Önder, Türk musikisinin, halk kaynağından esinlenen milli duygu ve düşünceleri, Batı Müzik tekniği ile işlenerek yükselmesini ve evrensel müzik âleminde yer almasını arzu etmektedir.
Atatürk’ün müzik konusundaki uyarısı üzerine, Kasım 1934’de Ankara da bir müzik kongresi toplandı. Kongrede “memleketin her türlü musiki ihtiyacını temin edecek, bütün musiki ihtisas şubelerini kapsayacak bir kuruma ihtiyaç olduğu” belirtilerek Devlet Musiki Konservatuarı ya da Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi ismiyle bir kurum oluşturulması öneriliyordu. Ayrıca güzel sanatlarla ilgilenmek üzere, Kültür Bakanlığı bünyesinde bir “Ar Genel Müdürlüğü” kurulması öneriliyordu. Adı geçen Genel Müdürlük 1935’te çıkarılan yasa ile hayata geçti.473
“Bir musiki konservatuarı oluşturmak ve Türkiye’de musiki kültürünün organizasyonu” işlerinde Bakanlığa danışmanlık yapmak ve çalışmalar hakkında tafsilatlı rapor vermek şartıyla, Alman Profesör Paul Hindemith ile anlaşma yapıldı. Hindemith, 1935’ten 1938’e kadar aralıklı olarak Türkiye hesabına çalıştı. “Türk Musiki Hayatını kurmak için teklifler” başlıklı geniş kapsamlı bir rapor sundu. Rapor konservatuarın amacını, yönetimi ve öğretim ilkelerini, ders programlarını sınav yönetmeliğini kapsamaktaydı. Hindemith Musiki Muallum Mektebi içinde önerilerde bulundu ve yeni öğretim elemanları sağladı. Gazi Terbiye Enstitüsü’nde açılacak müzik bölümünün kuruluş çalışmalarına katıldı. Çağdaş Türk Müziğinin oluşmasına olumlu katkılarda bulundu.
Atatürk döneminde, çağdaş Türk müzisyenlerini etkileyen yabancı uzmanlardan biri de Macar Béla Bartok’tur. Béla Bartok Kasım 1936’da Ankara’ya geldi. Konferans ve konserleri ile büyük ilgi topladı. Özellikle halk müziğinden derlemeler yapılması üzerinde durdu. Bir Halk Musikisi Arşivi oluşturulmasında ısrar etti. Ona göre, bu arşiv Türk bestecilerine zengin malzeme sağlayacak ve onlar için esin kaynağı olacaktı. Hindemith’de aynı kanıyı paylaşmaktaydı. 1937’den 1952’ye kadar Anadolu’da derleme gezileri yapılarak zengin malzeme toplanıldı.
Bütün gayretlere rağmen Konservatuar, aziz Atatürk’ün gözlerini dünyaya kapatmasından sonra, 1940’da açıldı.
Sonuç olarak şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: Atatürk, diğer alanlarda olduğu gibi, güzel sanatlar alanında da çağdaşlık yolunu açan ve bu yönüyle Türkiye’de güzel Sanatlar alanında da Türk Rönesansını başlatan bir liderdir.474
Atatürk devlet kurumlarında yaptığı çağdaşlaşma hareketini yeterli görmüyordu. Çağdaş medeniyet düzeyinin üstüne çıkmak, Türk toplumun yaşantısını, dünyaya bakış şeklini değiştirmeye bağlıydı. Bunun için işe aileden başlamak gerekiyordu. Ailenin temel direği kadın olduğuna göre, onun eğitilmesi, toplumda aktif bir konuma getirilmesi, gelecek nesillerin inkilâpcı çizgide yetişmelerinin de bir güvencesi olacaktı.
Cumhuriyetin devraldığı Türk kadınının statüsü acaba beklenilen görevi yerine getirmeye elverişli miydi? Türk kadını ailede, eğitim kültür ve sosyal hayatın içinde nasıl faal ve üretken bir hale getirilebilirdi? Bu sorulara Atatürk’ün getirdiği çözümü görmeden önce, Cumhuriyet öncesi Türk kadınının statüsüne kısaca bakmakta yarar vardır.
Eski Türk toplumunda kadın erkeğe eşit bir varlık olarak saygı görürdü. Aile tek evliliğe dayandığı gibi, mülkiyet bakımından da karı koca arasında eşitlik vardı. Türklerin islâmiyeti kabul etmelerinden sonra Arap etkisi çoğaldı.
İslâmiyet çok eşliliğe izin vermekteydi. Erkek karısını istediği zaman boşayabiliyordu. Kız çocukları erkek çocuğa göre, ancak yarım hisse miras alabiliyordu. Mahkemede bir erkek şahide karşılık iki kadın şahit olması gerekmekteydi. Kadın eğitim imkânlarından yoksundur. Kafes arkasında, dışa kapalı bir hayat sürdürmekteydi.
Batıda başlayan kadın hakları konusundaki gelişmeler, Tanzimat döneminde Osmanlı toplumunda küçük çapta gelişmelere yol açtı. 1843’de tıbbiyede ebelik kursları açılmıştır. Bunu 1870’de açılan Kız Öğretmen Okulu (Darülmuallimât) takip etti. Böylece kadınlar, sınırlı ölçüde ve mütevazı bir şekilde iş hayatına atıldılar. Kadın meseleleri ile ilgili kadın dergileri boy gösterdiler. Meşrutiyette konu ile ilgili tartışmalar çoğaldı. Bunda adetleri önemli ölçüde çoğalmış olan kadın dergi ve derneklerinin rolü vardır. (Derneklerin sayısı 40’a, Dergilerin sayısı 27’ye ulaşmıştır.)475
Bu gelişmelerde Batı etkilerinin yanı sıra, Rusya kökenli Türk fikir adamları ve Türk ocakları da etken oldular. Özellikle II. Meşrutiyetin getirdiği ortamda çeşitli fikir akımları görüşlerini ortaya koydular. Tartışmalar sonunda, mevcut fikir akımlarının hepsi Türk kadınının eğitilmesinde birleşiyorlardı. İslâmcılar böylece kadının iyi bir ev hanımı olacağını, Batıcılar ve Türkçüler ise, bunun ev hayatının yanı sıra, kadının sosyal hayata girmesi için de gerekli olduğunu düşünüyorlardı.
Bu ortamda oldukça gelişen kız rüştiyelerinin sayısı artmış, öğrencileri özellikle İstanbul’da çoğalmıştır. kız idadileri İstanbulla sınırlı olup sayıları ancak beşe ulaşmışıtır. Kızlar için meslek eğitimi alanında ebe okulu açılmış, hemşirelik kursları düzenlenmiş, kızların tıp ve eczacılık alanında eğitime başlamaları ise 1922’yi bulmuştur. Tıp Fakültesine yedi kız öğrenci kaydolmuştur. Kadın eğitimi alanında üzerinde durulması gereken kız öğretmen okullarındaki nisbî gelişmedir. 1870’de açılmış olan İstanbul Kız Öğretmen Okulu (Dârülmuallimât) Meşrutiyet döneminde yatılı hale getirildi, yeni bir düzenlemeye tabi kılındı. Öğrenci sayısı bine ulaştı. İstanbul dışındaki kız öğretmen okullarıyla bu sayı altı bini bulmaktaydı.476 Kız öğretmen okuluna öğretmen yetiştirmek maksatıyla bu okulların yüksek kısmı (Dârülmuallimât-ı Âliye) açıldı. Daha sonra 1915’de İnas Dârülfünunu kuruldu.
Birinci Dünya harbinde, erkeklerin çoğu askere alınmış, onların bıraktığı boşluğu doldurmak için, kadın memur ve işçiler alındı. Kadınlar ordunun geri hizmetlerinde de görev aldılar.
Kadınların sosyal hayatta yer etmeğe başlaması üzerine, aile hukukunda düzenleme yapıldı. 8 Ekim 1917’de Aile Hukuku Kararnamesi çıkarıldı. Buna göre, evlenme ve boşanma devlet iznine bağlanıyordu. Evlenme yaşı kadında 17, erkekte 18 olarak düzenleniyordu. İkinci evlilik kadının iznine bağlanıyor, bazı şartlarla kadına boşanmak hakkı tanınıyordu. Kararname, İstanbul’un işgali esnasında azınlıkların şikâyeti üzerine kaldırıldı.
Kısaca özetlenen bu gelişmelerle kadının sosyal hayatta etkin olması için öncü sayılabilecek bazı adımlar atılmıştı Fakat gelişmeler çok sınırlı bir kesimle ilgiliydi. İstanbul ve bazı büyük şehirlerde yaşayan kadınlar için geçerliydi. İstanbul’da bile kadınlar kocalarıyla lokanta ve gazinolara gidemezler, Tramvaylar ve vapurlarda kadınlara mahsus perde çekili bölmelerde otururlardı. Okullarda jimnastik dersleri özel kıyafetle kapalı yerlerde yapılırdı. Bir erkek, tanıdığı bir kadına sokakta selâm veremez, durup konuşamazdı.477
Milli Mücadele başlayınca Türk kadını vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. Önce işgalleri protesto eden, halkı mücadeleye çağıran mitinglerde aktif rol oynadılar. Silâhlı direnme hareketleri başlayınca, bazıları cephelere koştular, vuruşmalara katıldılar. Bir kısmı cephe gerisi hizmetlerde fedakârca çalıştı. Bazıları da kadın cemiyetleri kurup Millî Mücadeleyi var güçleriyle desteklediler. Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyetinde olduğu gibi. Halide Edip, Müfide Ferit gibi, eli kalem tutan kadınlar, coşkulu yazılarla ruhları ateşlediler.478
b) Atatürk ve Türk Kadını
Atatürk, II meşrutiyet döneminin fikir tartışmaları içinde yaşamıştı. Onun sadece kariyeriyle meşgul bir asker olmadığını biliyoruz. Keza onun cephede bile sosyal konularla ilgili kitaplar okuduğunu, kadınların yetişmeleri konusunda kafa yorduğunu eldeki belgelerden anlamaktayız.479
1918’de rahatsızlığı nedeniyle Karlsbad’ta bulunduğu sırada yazmış olduğu hatıralarında, yetki ve güç sahibi olması halinde, sosyal hayatla gerekli inkılâbı bir hamlede gerçekleştireceğini kaydetmiştir.
İstilâcı güçleri Mehmetciğin süngüsü ile yurtdışına attıktan sonraki hedefi, yeni Türkiye’yi oluşturmaktır. Bunun yolu çok çalışarak çağdaş medeniyetin ortağı olmaktan geçmektedir. Bu ise ülke nüfusunun yarısını teşkil eden kadınların sosyal ve ekonomik hayatta yerlerini almasıyla mümkün olabilecektir. Ocak 1923’te İzmir’de halkla konuşurken bunu şu şekilde ifade eder: “…Yaşamak faaliyet demektir. Dolayısıyla bir toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken diğer uzvu atalet içinde olursa o toplum felç olmuştur… Dolayısıyla toplumumuz için ilim ve fen lâzım ise bunları aynı derecede hem erkek, hem de kadınlarımızın elde etmeleri gerekmektedir.… Kadınların en büyük vazifesi analıktır. İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu düşünülürse, bu vazifenin önemi layıkı ile anlaşılır. Milletimiz kuvvetli bir millet olmaya azmetmiştir. Bugünün gereklerinden biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini sağlamaktır. Bu sebeple kadınlarımız da ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün tahsil derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar erkeklerle yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”480
Atatürk, Türk kadınının Milli Mücadeledeki eşsiz fedakârlığını bizzat görmüş ve yaşamış bir şahıs olarak, 21 Mart 1923’te Konya kadınlarıyla konuşurken şu cümlelerle dile getirir: “…Dünyanın hiç bir milletinin kadını ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim diyemez… Kimse inkâr edemez ki bu harpte ve bundan önceki harplerde milletin hayat kabiliyetini (ayakta) tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu kesip getiren, mahsulatı pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren bütün bunlarla beraber, sırtıyla kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilâhi Anadolu kadınları olmuştur…”481
O ilerlemenin, çağdaş medeniyet düzeyinin üstüne çıkmanın, ancak kadın ve erkeğin birlikte gösterecekleri çaba ile başarıya ulaşacağına inanmaktadır. Bu konuda toplumu her fırsatta uyarır. Daha önce denenen yenilenme hareketlerinin başarısız kalması nedenini şöyle açıklar: “…Bence sebeb işe esasından temelinden başlanmamış olmasıdır. Bu hususta açık söyliyelim. Bir toplum bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Kabil midir ki bir kütlenin bir parçasını ilerletelim diğerini kendi haline bırakalım da kitlenin hepsi ilerleme şerefine ulaşabilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin.482
Atatürk her işinde olduğu gibi, ortamı gereğince hazırladıktan sonra, Medenî Kanun 4 Ekim 1926’da yürürlüğe konuldu. Hukuk inkılâbı bölümünde açıklandığı gibi, Medeni Kanun Türk kadın haklarına ihtilal sayılabilecek çarpıcı yenilikler getirmekteydi. Bu yasa ile kadın ve erkek yasalar karşısında eşit duruma geliyordu. Çok kadınla evlilik kaldırılıyordu. Evliliğin hukukî bakımdan geçerli olması için, nikâh memuru tarafından ve iki şahit huzurunda yapılması gerekiyordu. Boşanmada erkeğe tanınmış olan keyfilik kaldırıldı. Her iki cinse mahkeme kararıyla boşanma hakkı tanındı. Boşanma halinde kadının ve çocuğun geçimini sağlayacak hükümler öngörüldü. Miras bakımından da kadına da eşit miras hakkı tanındı. Evlenme yaşı kayıtlara bağlandı. Böylece aile sağlam bir temele bağlanmış, kadına sosyal ve ekonomik alanda etken olma yolu açılmıştır.483
Nitekim 1927’de Kadınlar Birliği tüzüğüne kadınlar için siyasî haklar sağlamaya çalışılabileceği şeklinde bir madde koymuş ve bu konuda basında tartışma başlatılmıştır.
Çok geçmeden 3 Nisan 1930’da kadınlara belediye seçimlerine katılmak hakkı verildi. 5 Aralık 1934’de kadınlara milletvekili seçmek ve seçilmek hakkı tanındı. Kanun gerekçesinde şöyle denilmektedir: “Türk Tarihinin her safhasında ve her safhasında erkeği ile yan yana her fedakârlığı yapan, ulus ve yurt işlerinde büyük feragatla her mahrumiyete, her cefaya ve her acıya katlanan ulusun, yurdun felâket ve saadetlerine aynı hisle katılan büyük kalpli ve yüksek erdemli Türk kadını, müşterek eseri olan bu Cumhuriyet’te elbette ve elbette kendi evinin kent beldesinin işlerinde olduğu gibi, yasama işlerinde de temiz ve ciddi mevkiini alacaktır.”484
Bu yasaya göre ilk milletvekili seçimi 8 Şubat 1935’te yapıldı. İlk defa parlâmentoya 18 kadın milletvekili girdi. Bunların ekserisi millî eğitim kaynaklıdır. Ama içlerinde Satı kadın gibi köyden gelenler de vardı.
Türk kadınına Atatürk’ün getirdiği bu haklar verildiği sırada, Avrupa, Amerika ve Asya’daki bir hayli ülkenin kadınları bu haklardan yoksundular. İsviçre gibi en medenî tanınan bir ülkede bile kadınların oy verme hakları yoktu.
Yaptıklarıyla çığır açan Atatürk, kadın hakları konusunda da kendi çağının çok ötesine uzanan bir öngörü ile hareket etmiştir. Böylece Millî Mücadele’de istilâya uğrayan vatanı kurtarmak için cephede vuruşan, karda, kışta, ateş hattına sırtında cephane taşıyan, mitinglerde bağımsızlık için haykıran Türk kadınını ödüllendirmiştir.
2. Soyadı Yasası: Mustafa Kemal, Atatürk Soyadını Alıyor.
1934 yılına gelinceye kadar, kişiler isimlerinin önüne baba adları veya doğduğu yerin ismi veyahutta lakapları konulmak suretiyle, adlandırılmaktaydılar. Halide Edip, Mustafa Selânik, Ali Fuat Salacak, Nurettin Sakallı, Cemil Cahit gibi şahıslar ekseriya yalnız öz adları ile anıldıklarından resmî işlerde karışıklıklar olmaktaydı. Bu sakıncaları önlemek için çağdaş toplumlarda olduğu gibi, her türk vatandaşının, öz adından başka bir de soyadı taşıması, 21 Haziran 1934 tarihli yasa ile kabul edildi. Soyadı Türkçe olacak, rütbe, memuriyet, yabancı adlarıyla, ahlâka aykırı ve gülünç olan kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı. Ayrıca çıkarılan bir yasa ile Efendi, Bey, Paşa, Hacı, Hoca, Molla Hafız Şeyh, Beyefendi, Hanımefendi vesaire gibi ünvan ve lakapların kullanılması yasaklandı. Ayrıca eski yönetimin vermiş olduğu nişanların takılması da men edildi.
O zamanki deyimle Gazi Mustafa Kemal’e verilecek soyadı, onun yakın çevresinde konuşulmuştu. Saffet Arıkan “Türkata” soyadını teklif etmiş, Meclis’te daha ahenkli ve anlamlı olan “Atatürk” ismi benimsenmiştir.485 24 Kasım 1934’te “Öz adı Kemal olan Cumhurbaşkanına Atatürk soyadı verildiğine” dair bir yasa yürürlüğe girdi. 17 Aralık 1934 tarihli diğer bir yasa ile “Atatürk soyadının veya bunun başına ve sonuna söz olarak yapılan adların hiç bir kimse tarafımdan öz ve soyadı alarak alamamıyacağı” öngörüldü. Atatürk soyadı halk tarafından da sevildi ve benimsendi.
Atatürk yakın çevresine, Millî Mücadele’de ve Cumhuriyet döneminde büyük hizmetleri geçen bazı kişilerin soyadlarını kendisi verdi. Başbakan İsmet Paşaya İnönü savaşları dolayısıyla İnönü soyadını, TBMM Başkanı Kâzım Paşa ya da Özalp soyadını uygun gördü.
Soyadı yasası ile lakap ve ünvanları yasaklıyan yasanın yürürlüğe konmasıyla, artık bütün vatandaşlar kanun karşısında ve resmî belgelerde yalnız adları ile anılacaklardı. Böylece Osmanlı döneminin sosyal tabakaları siliniyor, onların yerini yasalar karşısında eşit haklara sahip Türk vatandaşlığı alıyordu.
H. Atatürk”ün Dış Politikası: Yurtta Barış, Dünyada Barış
1. Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri
Atatürk iş başında olduğu sürece, Türkiye’nin iç ve dış politikasına onun karizmatik liderliği yön vermiştir.
Ulu önder, bitip tükenmeyen enerjisine karakterindeki mutlak bağımsızlık ve hürriyet eğilimine, atılgan ve çabuk karar verme, verilen kararı enerji ve kararlılıkla takip etme yeteneğine rağmen, bir mantık ve hesap adamıdır. Hayalperest ve duygusal değildir. Akılcı ve realisttir. Bu gerçekçi yaradılış Tanrının nadirattan lütfettiği bir seziş kabiliyeti ile de donatılmıştır.
Atatürk gerçekçi yapısının bir sonucu olarak yeni Türk Devleti’nin dış politikasını saptarken, Türkiye’nin jeopolitik konumu, tarihi gelişme çizgisi, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ve dünyanın içinde bulunduğu konjonktüre uygun hedefler belirlemiştir.
Bu hedeflerin en başta gelenlerinden biri, Anadolu vatanı etrafında bütünleşmiş, tam bağımsızlığına sahip, millî bir siyaset takip eden çağdaş bir devlet oluşturmaktır. Atatürk amaçlanan millî siyaseti şöyle tanımlıyor: “Millî sınırlarımız içinde her şeyden evvel kendi kuvvetimize dayanıp varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek mutluluğuna ve imarına çalışmak, …erişilmeyecek hayali emeller peşinde milleti uğraştırmamak ve zarara sokmamaktır.”486
Görüldüğü gibi, bu gerçekçi politika, günün şartları ve Türkiye’nin gücüyle orantılı, maceradan uzak ülkenin ihtiyacı olan barışa yöneliktir. Amaç millî hudutlar içinde, kendi gücümüze dayalı, tam bağımsız olarak çağdaş Türkiye’yi yaratmaktır.
Çağdaşlaşma nasıl sağlanacaktır? Devletin bir daha 1918’lerdeki duruma düşmemesi için, çağ dışı olmuş bütün kurumlarının topyekûn değişmesi ve onların yerine yeni ve günün ihtiyaçlarına cevap veren çağdaş kurumların oluşturulması gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi, içte ve dışta barışın devamlı olmasına bağlıdır. Dolayısıyla yeni Türkiye Devleti “yurtta barış, dünyada barış” ilkesini samimiyetle benimsemiştir. Bu barışçı politika, yıllarca süren savaşlarla fakir ve yorgun düşen Anadolu halkına huzur, güven ve refah getirecek, ülkenin çağa ayak uydurabilmesi için gerekli zamanı kazandıracaktır. Atatürk, dürüstlük ve kararlılıkla uyguladığı bu tutumu şöyle açıklar: “Dış siyasetimizde dürüstlük, memleketimizin güvenliğine ve gelişmesinin korunmasına dikkat, hareket tarzımıza kılavuz olmaktadır. Esaslı düzenleme ve gelişme içinde bulunan bir memleketin hem kendisinde ve hem çevresinde barış ve huzuru ciddi olarak arzu etmesinden daha kolay izah olunabilecek bir nitelik olamaz”487 1929’da ki bir demecinde de, “Dış işlerinde dürüst ve açık olan siyasetimiz özellikle barış fikrine dayalıdır. Milletlerarası herhangi bir meselemizi barış vasıtasıyla çözümlemeyi aramak, bizim menfaat ve anlayışımıza uyan bir yoldur. Bu yol dışında bir teklif karşısında kalmamak içindir ki, güvenlik ilkesine, onun vasıtalarına çok önem veriyoruz. Milletlerarası barış havasının korunması için, Türkiye Cumhuriyeti yapabileceği her hangi bir hizmetten geri kalmayacaktır.”488
Anlaşmazlıkların barışçı yollardan hukuka uygun olarak çözümlenmesi gerektiği görüşünü, Atatürk sadece sözleriyle değil, dürüst ve samimi uygulamalarıyla ortaya koymuştur. Türkiye Lausanne sonrası çıkan pürüzleri hep hukuk yoluyla çözüme bağlamış, zora dayalı uygulamalardan dikkatle kaçınmıştır. Musul, Montreux ve Hatay davalarında olduğu gibi. Ancak bu bir teslimiyetci, “ne pahasına olursa olsun” bir barış politikası değildir. O sıralarda dünyanın en güçlü devletleriyle komşu olan (Suriye sınırı ile Fransa, Irak sınırı ile İngiltere, Oniki Ada ile İtalya, Ermenistan ve Gürcistan sınırları ile Rusya ile sınırdaştır) Türkiye, ülkesinin güvenliği için, her türlü güvenlik önlemlerini almayı, daima ön plânda tutmaya, büyük bir özen göstermiştir. Dolayısıyla güvenlik güçlerini her türlü saldırganı caydıracak bir seviyede bulundurmaya özel bir dikkat sarfetmiştir. Özetle Atatürk, ancak güçlü durumda, barışın korunabileceği kanaatindedir.
Türk dış politikasına yön veren diğer bir etken, ülkenin üç kıt’a arasındaki hassas jeopolitik konumudur. Dolayısıyla Türkiye dış güvenliğini sağlamak için, basıretli her türlü maceradan uzak, daima uyanık ve etrafa güven verici bir politika izlemeyi ilke olarak benimsemiştir. Böyle bir politika ancak sağlam bir devlet bünyesi ile oluşturulabilir.
Ulu önder bunu şöyle ifade eder: “Dış siyasetin iç teşkilâtla uyumlu olması gerekir. Batı’da ve Doğu’da başka başka karaktere, kültüre ve ülkeye sahip birbirinden farklı unsurları tek bir sınır içinde toplayan bir devletin iç teşkilâtı elbette temelsiz ve çürük olur. O halde dış siyaseti de köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin iç teşkilâtı özellikle millî olmaktan uzak olduğu gibi, siyasî ilkesi de millî olamaz… Milletimizin güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin millî bir siyaset izlemesi bu siyasetin iç teşkilâtımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir”489
Kendi içinde barışı sağlıyamıyan bir devlet, er geç yabancı devletlerinin müdahalelerine yol açar. Dolayısıyla Lausanne’dan sonra Atatürk, Türkiye’nin içerde güçlenmesini sağlıyacak olan inkılâpları gerçekleştirmeyi ön plâna almıştır. Böylece devlet ve toplumun sağlam bir yapıya kavuşması amaçlanmıştır. Çağdaşlaşma yolunda ciddî aşamalar kaydeden, yurt içinde birlik ve dirliği sağlayan Türkiye’nin dış dünyada da etkinliği haliyle artmıştır.
Atatürk, Türk dış politikasını yönlendirirken başka devletlerin haklarına saygılı davranmak, kendi haklarını asla çiğnetmemek, yabancı devletlerle ilişkileri eşit şartlar içinde dürüst olarak ve güvenilir biçimde yürütmek gibi çok yönlü, kişilikli bir yol izlemiş ve bu yol onu başarıya götürmüş, Türkiye’ye saygınlık ve güvenirlilik kazandırmıştır.490
2. Atatürk’ün Dış Politika Uygulamaları (1923-1930)
Cumhuriyetin ilânından Atatürk’ün üfulüne kadar geçen dönemi, dış politika açısından iki kısımda gözden geçirmek gerekir. Birinci dönemde, Lausanne Antlaşması ile ilgili sorunlar gündemi belirler. Bu dönem 1930’a kadar gelir. İkinci dönemde ise, Türkiye bir taraftan kendi etrafında ittifaklar yoluyla bir güvenlik çenberi oluştururken diğer taraftan Lausanne’da eksik kalan meseleleri çözümleme yoluna girer. Bunları sırasıyla görelim.
a) 1923-1930 Dönemi: Lausanne Sonrası Meselelerin Çözüme
Kavuşturulması
Lausanne Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imza edilmişti. TBMM antlaşmayı 23 Ağustos 1923’te onayladı. Fransa, İngiltere ve İtalya’nın onaylamaları Ağustos 1924’e kadar sürüklendi.491 Büyük devletler Lausanne’da verdiklerini, uygun bir zamanda geri almanın hesabı içinde görünüyorlardı. Bunlar Cumhuriyet idaresi ülkede istikrarlı bir yönetim sağlayabilecek mi beklentisi içinde, eski alışkanlıklarını, bir takım olup bittilerle kabul ettirmek istemekteydiler. Kapitülâsyonlar döneminden kalma iç işlerine müdahale alışkanlıklarını devam ettirmek eğilimi göstermekteydiler.
Atatürk Türkiye’si milletlerarası ilişkilerde tam eşitliği ilke olarak benimsemişti. Millî bağımsızlık ilkesine aykırı olan bu kabil girişimlere kararlılıkla karşı koydu. Örneğin başta İngiltere olmak üzere, bazı devletler, Ankara’nın başkent olmasına karşı çıktılar. Büyükelçilerini Ankara’ya göndermemekte direndiler. Cumhuriyet Hükümetinin kararlı tutumu karşısında bu direniş kırıldı. Birkaç yıl içinde elçilikler kendilerine parasız tahsis edilen mekânlarda yerlerini aldılar.
Keza ülkede bulunan yabancı okullar konusunda da, öğretimin birleştirilmesi bahsinde açıklandığı gibi kararlı davranıldı ve bu okulların Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ayak uydurmaları sağlandı.
Boğazlar Komisyonuna özel bayrak tanınması girişimini de Türkiye enerjik bir şekilde geri çevirdi.
Musul Meselesi: Dönemin olaylarını yönlendiren en önemli sorun, Musul meselesidir. Hatırlanacağı gibi, Lausanne’da barışı kurtarmak için, Musul meselesi barış sonrasına bırakılmıştı. Buna göre, sorun iki taraf arasında dokuz ay içinde, görüşmelerle çözümlenecekti. Eğer görüşme yoluyla çözüm bulunmazsa, konu Milletler Cemiyeti’ne havale edilecek, bu arada her iki tarafta statüko’yu bozacak bir faaliyette bulunmamayı kabul etmişlerdi. Bu arada yerel bir reis Süleymaniye ve çevresini ele geçirmiş, İngilizler duruma müdahale ederek bölgeyi işgal etmişlerdi. Ayrıca Asurî kabileleri de Türkiye’ye karşı saldırgan hareketlere başlamışlardı. Türkiye durumu protesto etmişti.
İki taraf meseleye çözüm bulmak için 19 Mayıs 1924’te İstanbul’da bir araya geldiler. Türk delegesi Fethi Bey (OKYAR), Türkiye’nin görüşünü özetle şöyle dile getirdi: Musul Misak-ı Milli sınırları içindedir ve mütarekenin imzalanmasından sonra işgal edilmiştir. Halkının üçte ikisi Türk ve Kürtlerden oluşmuştur. Bu halk Türkiye’ye katılmayı istemektedir. Coğrafî açıdan da Musul Türkiye’nin bir parçası sayılır. Buna karşılık İngiliz delegesi, Türk görüşünü kabul etmediği gibi, üstelik halkının bir kısmının Hristiyan olduğu gerekçesiyle Hakkâri ili üzerinde hak iddia etti. Anlaşma imkânı olmadığı görülünce, 5 Haziran 1924’de görüşmelere son verildi. Lausanne Antlaşmasının ilgili maddesi gereğince, Musul Milletler Cemiyetine havale edildi.
Milletler Cemiyeti her iki tarafı dinledikten sonra, tarafların statükoyu bozmamaları yolunda bir karar aldı ve durumu yerinde tesbit etmek için bir komisyon oluşturdu. Komisyon 1925 Eylül’ünde Milletler Cemiyetine sunduğu raporda, Musul’un Irak’a katılmasını, ayrıca Kürtlerin haklarının garanti edilmesini, sınır olarak da Brüksel’de tesbit edilen geçici sınırın kabul edilmesini tavsiye ediyordu. Türkiye karara hukukî gerekçelerle itiraz etti. Cemiyet Meclisi konu ile ilgili olarak Milletlerarası Daimi Adalet Divanından görüş istedi. Divanın görüşü Cemiyet Meclisince benimsenmiş ve Musul bölgesi İngiltere’ye bırakılmıştır. Karar Türkiye’de büyük tepki uyandırdı. Türk - İngiliz ilişkileri gerginleşti. Ancak Türkiye daha fazla ileri gidemedi. Çünkü on yılı aşkın bir savaştan yeni çıkılmıştı. Dışardan tahrik edilen Şeyh Sait ayaklanmasının hatıraları çok yeniydi. Ülke içinde hızlı bir inkîlâp temposu yürütülüyordu. Bunların sonuç vermesi barış ortamına bağlıydı. Diğer taraftan Türkiye’nin Fransa, Yunanistan ve İtalya ile olan ilişkilerinin gelişmesi, Türkiye’nin İngiltere ile olan münasebetlerinin gelişmesine odaklanmış gibiydi. Fransa ile Suriye sınırının çizilmesi askıdaydı. Yunanistan ile “établis” anlaşmazlığı devam etmekteydi. Mussolini’nin Faşist İtalyası, emperyalist emeller peşindeydi ve Güneybatı Anadolu’ya yönelik ciddi tehditler oluşturmaktaydı.
Bu şartlar altında, Türkiye İngiltere ile anlaşmayı tercih etti. Milletler Cemiyeti Meclisi’nin kabul ettiği karar çerçevesi esas alınarak, 5 Haziran 1926’da Musul İngiltere’ye bırakıldı. Buna göre, sınır olarak Brüksel’de çizilen hat, Türkiye lehine ufak tefek değişikliklerle kabul ediliyordu. Anlaşmaya göre Irak hükümeti, Musul üzerindeki haklarından vazgeçen Türkiye’ye Irak petrol gelirinden alacağı aidatın % 10’unu yirmi yıl süreyle verecekti. Daha sonra Türkiye petrol üzerindeki hakkından 500.000 İngiliz lirası karşılığında feragat etmiştir.492
Musul meselesi, Türkiye’nin Batı’ya karşı güvensizliğini artırmış ve onun Sovyet Rusya ile bağlarını güçlendirmesine neden olmuştur. Bu sırada Sovyetler de Almanya’nın Batı devletleriyle yapmış olduğu Lokarno Antlaşmalarından tedirgin olmuşlar ve sınırlarını çeviren devletlerle saldırmazlık antlaşmaları imzalamaktaydılar. Kendilerini Batı’nın tehdidi altında hisseden iki devlet 17 Aralık 1925’te Paris’te Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı’nı imzaladılar.
Bu antlaşma Sovyetlerinin feshettiği 1945 yılına kadar Türk dış politikasının temel taşlarından biri olarak kalacaktır.
Musul meselesi Türkiye’nin Sovyetlere yönelmesinin yanı sıra Milletler Cemiyeti’ne olan güvensizliğinin çoğalmasına neden oldu. Cemiyet haktan yana değil, güçlüden yana tavır koymuş, bölge halkının isteklerini dikkate almamıştı.
Antlaşmanın diğer bir sonucu, Türkiye’nin Batı devletleriyle olan anlaşmazlıklarının çözümüne, ilişkilerin yumuşamasına yol açmasıdır.
Nitekim Musul meselesinin çözüme bağlanışı İngiltere ile olan gerginliğin yumuşamaya geçmesiyle birlikte, diğer Batılı devletlerle olan ilişkilerde olumlu bir yola girdiler. Örneğin Fransa ile Suriye sınırı ile ilgili anlaşma tasarısı hazırlandığı halde, Fransa antlaşmayı ancak Musul işinin karara bağlandığını öğrendikten sonra, 30 Mayıs 1926’da imzaladı. İtalya ise, Musul krizi esnasındaki tehditkâr tavrını bırakmış, Fransa’nın etkinliğinde olan Küçük Antant’a karşı bir denge oluşturmak amacına yönelmişti. Bunun için Türkiye ile Yunanistan’ı uzlaştırmak ve onlarla yapacağı anlaşma ile Fransa’ya karşı Balkanlarda dengeyi sağlamak istemekteydi. Dolayısıyla Türkiye ile 30 Mayıs 1928’de Tarafsızlık ve Uzlaşma Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre, taraflar birbirlerine yönelmiş olan antlaşmalara girmiyecekler, taraflardan birine saldırı halinde tarafsız kalacaklardı.
Dönemin etken olaylarından biride Yunanistan ile olan anlaşmazlıkların çözüme bağlanmasıdır.
Türk-Yunan “établis” Anlaşmazlığı: Lausanne’da yapılan anlaşmaya göre, Türkiye’deki Rumlarla, Yunanistan’da kalan Müslüman - Türk azınlığı mübadele edilecekti. İstanbul’a yerleşmiş olan Rumlar ile Batı Trakya Türkleri mübadele dışında tutulmuşlardı. Anlaşma gereğince, Türk ve Yunan temsilcilerinin katıldığı milletlerarası bir komisyon kuruldu ve 1923’te çalışmalarına başladı. Ama bir süre sonra İstanbul’a yerleşmiş olan (établi) Rumlar deyiminin yorumlanmasında, Türk ve Yunan temsilcileri arasında anlaşmazlık çıktı. Türkiye “yerleşmiş” deyiminin Türk kanunlarına göre belirlenmesini istemekteydi: Yunan tarafı ise, İstanbul’da mümkün olduğu kadar Rum bıraktırmak için, 30 Ekim 1918’den önce İstanbul’da bulunan her Rumun “yerleşmiş” sayılmasını savunuyordu. İki taraf anlaşmayınca konu Milletler Cemiyetine, oradan Milletlerarası Daimi Adalet Divanına gitti. Divan’ın yorumu da anlaşmazlığı gideremedi ve gerginlik çoğaldı. Yunanistan Batı Trakya’daki Türklerin mallarına el koyunca, Türkiye’de İstanbul’daki Rumların mallarına el koydu. Olay iki ülke arasındaki diğer siyasî alanlarıda etkilemeye başlayınca, 1 Aralık 1926’da Atina’da bir anlaşmaya varıldı. Buna göre:
1. Yunanistan’da bulunan Türklere ait emlâk, muhtelit bir komisyon tarafından saptanan fiyat üzerinden Yunan Hükümeti tarafından satın alınacaktı.
2. Türkiye’de bulunan ve 1912’den önce ülkeyi terkeden Rumlarla genel olarak diğer Rumlara ait (İstanbul dahil) emlâk sahiplerine iade edilecekti.
Bu arada Patrik Arapoğlu Konstantin ile ilgili meselede çözüme bağlanmıştı. Arapoğlu Konstantin 1924’te Patrik seçilmişti. Halbuki muhtelit Komisyon kararına göre, mübadeleye tâbi Rumlar arasındaydı. Yunanistan Patrik’in mübadele dışı tutulmasında ısrar ediyordu. Yunanistan meseleyi Milletler Cemiyeti’ne ve La Haye Divanına götürmek istedi. Türkiye adı geçen kuruluşların bu konuda yetkisiz olduklarını ileri sürdü. Ancak Konstantin’in Patriklikten çekilmesi üzerine, ilişkiler yumuşadı. İki taraf arasında daimi elçiler teati edildi.
İtalya’nın Akdeniz’de İtalya-Yunanistan ve Türkiye’yi içine alan bir dostluk ve ittifak sistemi kurma gayretleri, Türkiye ile Yunanistan’ın yakınlaşmasında oldukça etkili oldu. Fakat bu konuda esas tayin edici faktör, uzak görüşlü iki lider Atatürk ve Venizelos’un tavırları oldu. Venizelos’un Yunan Meclisi’nde antlaşmalara sadık kalacağını açıklaması, Türkiye’nin de barış istediğine inandığını söylemesi, ilişkileri iyileştirdi. Bu yaklaşım Ankara’da gereken ilgiyi gördü. 10 Haziran 1930’da mübadiller meselesi çözüme bağlandı. Buna göre, geldikleri tarih ne olursa olsun mübadele dışında tutulan İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri’ne “établi” yerleşmiş sıfatı tanınacaktır. Ayrıca her iki ülkenin azınlıklarına ait mallar konusunda da düzenlemeler yapılarak dostça ilişkilere yol açılmıştır. Böylece temeli atılan dostluk Venizelos’un 27-31 Ekim 1930 tarihlerinde Ankara ve İstanbul’u ziyaret etmesi, ertesi yılda İsmet Paşa’nın Yunanistan’ı ziyareti ile pekiştirildi. Venizelos Türkiye’de iken imzalanan üç ayrı antlaşma ile ilişkiler karşılıklı dostluk ve itimat esasına oturtuldu. Öyle ki Venizelos 12 Ocak 1934’de Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday olarak göstermiştir.493
İngiltere ve Yunanistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi, Atatürk’ün dış politikasına 1930 sonrasında, yeni ufuklar açmıştır.
Diğer Batılı Devletlerle Olan İlişkiler: 1923-1930 arasında, Türkiye’ye karşı dostça olmayan davranışlar içinde olan Batı karşısında, Türk dış politikası Milli Mücadele döneminde olduğu gibi Sovyet Rusya’ya yönelmiştir. Özellikle Milletler Cemiyeti’nin Musul konusunda, İngiltere lehine karar alması üzerine, Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalanmıştı. Aradaki rejim farkına ve ideolojik kuşkulara rağmen ilişkiler olumlu yönde gelişmeye devam etti. 1927 yılında bir ticaret anlaşması yapıldı. 1928’de her iki devlet Briand-Kellog Paktına katıldılar. Bu pakt “savaşın bir millî siyaset aracı olarak kullanılmamasını” öngörmekteydi. Rusya ile komşuları arasında bu pakt esaslarına göre hazırlanan Litvinof Paktına Türkiye’de 1 Nisan 1929’da Ankara’da imzalanan ve 1925 Antlaşmasına ek hükümler getiren protokolle katıldı. Protokolun 2. maddesine göre, iki taraf birbirlerine bildirmeden ve mutabık kalmadan denizden ve karadan komşu oldukları devletlerle siyasî anlaşma yapmamayı kabul ediyorlardı.494 Özetle Türkiye’nin Sovyetlerle olan ilişkileri Batı devletleriyle olan ilişkilerine göre şekillenmiştir. Türkiye Batıya yaklaştığı ölçüde, Sovyetlere karşı daha mesafeli davranmıştır.
Fransızlarla önde gelen mesele Osmanlı borçları, Suriye sınırı ve Misyoner okulları gibi konulardı. Suriye sınırıyla ilgili anlaşma, Musul meselesine paralel olarak 1926’da anlaşmaya varılmıştı. Türkiye’de bulunan misyoner okulları Türk yasaları uygulanmak suretiyle çözümlenmişti. Bir Fransız şirketi tarafından işletilen Adana-Mersin demiryolunun satın alınması konusundaki anlaşmazlık, hattın 1929’da Türkiye tarafından alınmasıyla noktalandı. Bunlara karşılık, Osmanlı borçları meselesi ilişkileri zedelemekteydi.
Lausanne Antlaşmasında, Osmanlı borçlarının antlaşmada ön görülen ilkeler çerçevesinde, ilgili alacaklılarla Türkiye arasında yapılacak görüşmelerle sonuçlandırılması kabul edilmişti. Oldukça zor geçen tartışmalar 13 Haziran 1928’de sonuçlandı. Bu anlaşma ile ödenecek borç miktarı ve ödeme şekli tesbit edildi ve Osmanlı Duyunu Umumiyesi ortadan kaldırıldı. Ancak 1929 dünya iktisadî bunalımı, bütün dünyada olduğu gibi, ödeme zorluğu yarattığından meselenin kesin çözümü 1933’e kadar sarktı. Bu sefer Türkiye için daha elverişli bir borç sözleşmesi yapıldı.
1930’a gelindiğinde Türkiye, Lausanne Antlaşması ile ilgili sorunlarını çözümlemiş ve istikrarlı bir dış politikası yürütebilecek bir düzen oluşturmuştu.
b) 1930-1938 Dönemi: Dünya Krizi Ortasında Atatürk’ün İstikrarlı, Çok Yönlü Politikası
Türkiye komşuları ile olan ilişkilerini düzelttiği bir ortamda, 1930’lu yıllarda dünya barışını gölgeleyen olaylar peşpeşe patlak vermeye başladı. Uzakdoğuda Japonya’nın Mançurya’ya saldırması; bu saldırı karşısında Milletler Cemiyeti’nin etkin bir önlem alamaması, zayıf devletleri düşündürmüş, saldırgan politika izleyenleri de cesaretlendirmişti. Faşist İtalya’da Mussolini’nin saldırgan bir politika izlemesi, Almanya’da 1933’de Hitlerin başında bulunduğu Nasyonal Sosyalistlerin iş başına gelmesi ve Versailles Antlaşmasını tanımamasıyla, barışın tehlikeye gireceği anlaşılmıştı. Bu gelişmeler neticesinde, Birinci Dünya Harbi sonunda oluşan düzeni değiştirmek isteyen devletlerle onu korumak isteyen devletler olmak üzere iki grup oluştu. Birincilere revizyonistler, ikincilere antirevizyonistler denildi. Türkiye Birinci Dünya Savaşı sonunda büyük haksızlıklara uğradığı halde, Atatürk’ün gerçekçi politikası sonucu ikinci grupta, barışı korumak isteyenler safında yer aldı. Atatürk’ün dürüst ve güven veren dış politikası sonucu, Türkiye 1932’de Milletler Cemiyeti’ne girmeye davet edildi. Türkiye Milletler Cemiyetine katıldıktan sonra, teşkilâtın barışı korumak konusunda girişimlerini inançlı bir şekilde destekledi.
Atatürk bütün devletlerle iyi ilişkiler kurmaya özen göstermiş, ama barışı bozmak isteyen devletlere karşı, revizyonist olmayan devletlerle işbirliği yapmayı ön plâna almıştır. Bu arada Millî Mücadele’den beri iyi ilişkiler sürdürdüğü güçlü kuzey komşusu ile de ters düşmemeye de itina etmiştir.
Devamlı barış, milletlerarası ortak güvenlik sistemlerinin etkili bir şekilde kullanılmasıyla mümkün olabilirdi. Milletler Cemiyeti’nin silâhsızlanma ile ilgili gayretleri olumlu sonuç vermemiş, aksine 1933’ten sonra silâhlanma ivme kazanmaktaydı. Bu durumda Atatürk, Türkiye’nin etrafında, bir güvenlik ve dostluk çenberi oluşturmak istedi. “établi” meselesinin çözümlenmesinden sonra Yunanistan ile olan pürüzlü konular kaldırılmıştır. Türkiye’nin Balkan ülkeleri üzerinde bir iddiası yoktu. Saldırganı caydıracak ve Balkan ülkelerinin sınırlarını garanti altına alacak bir gruplaşmadan yana ağırlık koydu. İlk önce Yunanistan ile 14 Eylül 1933’te müşterek hudutları garanti altına alan, milletlerarası meselelerde karşılıklı danışma ve işbirliğini öngören bir antlaşma yapıldı.495 Antlaşma, Batı Trakya hududu konusunda Yunanistan ile anlaşmazlıkları bulunan revizyonist bir politikayı benimsemiş olan Bulgaristanı tedirgin etmişti. Türkiye’nin Bulgaristan’ın Türk-Yunan Paktına katılması için yaptığı gayretler sonuçsuz kaldı. Buna karşılık, Bulgaristan ile Dobruca konusunda anlaşmazlığı bulunan Romanya ile 17 Ekim 1933’te bir dostluk ve saldırmazlık paktı yapıldı. Bunu 27 Kasım 1933’te Yugoslavya ile yapılan aynı nitelikteki bir antlaşma takip etti. Türkiye’nin üç Balkan devleti ile yaptığı antlaşmalar aynı nitelikteydi. Dolayısıyla dört devlet 9 Şubat 1934’de bir araya gelerek Balkan Antantı’nı gerçekleştirdiler. Balkan Antantı ile taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlardı. Birbirlerinden habersiz herhangi bir Balkan devleti ile siyasi antlaşma yapmamayı taahhüt etmekteydiler.496
Atütürk 1935 mayısında anlaşmayı şöyle değerlendirdi: “Geçen dört yıl içinde bir önemli hâdise de Balkan Paktı’dır. Dört devlet; kendi güvenleri için ve Balkanların, karışma ve karıştırma konusu olmaktan çıkması için içten bir kanaatla birbirlerine bağlanmışlardır. Balkanlı bağdaşıklarımızla gittikçe artan bir beraberlik ve dayanışma siyasası güdüyoruz… Asıl dikkate değen, Balkan Paktı’nın daha bir yıl içinde arsı ulusal barış için büyük bir etke olduğunun anlaşılmasıdır. Balkan Paktı gittikçe Avrupa barışının başlıca temel taşlarından biri olmak yerindedir.”497
Balkan Paktı Devletleri, İtalya’nın Habeşistan’a karşı giriştiği saldırıda, Milletler Cemiyeti’nin iktisadî zorlama önlemlerine birlikte katıldılar. Montreux Konferansında da birlikte hareket ettiler. Ancak Anti-revizyonist bir politika güden İtalya ve Almanya’nın girişimleri karşısında etkili olamadılar. Yugoslavya’nın 24 Ocak 1937’de status quo’dan memnun olmayan Bulgaristanla bir dostluk antlaşması yapması ardından İtalya ile anlaşması; Yunanistan’ın da İtalya’ya karşı yumuşak bir tutum izlemeye başlaması, İkinci cihan harbi öncesinde Paktın etkinliğinin azalmasına yol açmıştır.
Batıda sınırlarını güven altına alan Türkiye gittikçe artan İtalyan tehdidi karşısında Doğuda da önlemler almak zorundaydı. Doğuda İranla olan sınır olayları çözüme bağlanmış İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934’de Atatürk’ü ziyaretiyle aradaki dostluk bağları perçinlenmişti. İtalya’nın Habeşistan’ı istilâsı ve sömürge alanları olarak Asya ve Afrika topraklarından bahsetmesi, bölge devletleri arasında kuşkular meydana getirmişti. Türkiye, İran ve Irak arasında Ekim 1935’te bir gruplaşma oluştu. Ancak İran ve Irak arasındaki sınır anlaşmazlığı sebebiyle, iş uzadı. Bu anlaşmazlık halledilince adı geçen üç devlete Afganistan’ın da katılmasıyla 8 Temmuz 1937’de Tahran’da Sâdâbat Paktı imzalandı. Antlaşmaya göre dört devlet, aralarındaki dostluk ilişkilerini devam ettirmeyi, ortak sınırların dokunulmazlığını, ortak çıkarları ilgilendiren konularda danışmayı, birbirlerine karşı bir saldırı hareketine girişmemeyi, uyuşmazlıkları Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi Kellok Paktı’na bağlı kalmayı taahhüt etmekteydiler.498
Atatürk, Balkan ve Sâdâbat Paktlarıyla, ülkenin Batı ve Doğusunda birer güvenlik şeridi oluşturmuştu. Böylece Türkiye bölgede barış ve istikrarın devamı için en fazla güvenilen ve saygı duyulan dostluğu aranılan bir devlet haline gelmişti.
Yeni Boğazlar Sözleşmesi:
Atatürk Lausanne’ın uygulanması ile ilgili sorunları çözümleyip komşu ve Türkiye ile ilgili devletlerle dostça ilişkiler kurduktan sonra, dikkatini 2 önemli mesele üzerinde yoğunlaştırdı. Bunlardan biri Boğazların statüsü, diğeri ise Hatay meselesidir.
Türkiye özlemini duyduğu barışa ulaşabilmek için, Lausanne’da Boğazların statüsü konusunda ödün vermek zorunda kalmıştı. Buna göre, Boğazlar’dan serbest geçişin sağlanması için Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının kıyıları ile Marmara denizindeki adalar askersizleştirilmişti. Boğazlardan geçişi düzenlemek üzere bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştu. Askersiz hale getirilen bölgenin herhangi bir saldırıya karşı güvenliğini, antlaşmaya imza eden devletlerle Milletler Cemiyeti garanti altına almışlardı.
1930’dan sonra meydana gelen olaylar, Mançurya’nın Japonya tarafından işgali, Habeşistan’ın İtalya tarafından istilâsı, Almanya’nın Versailles Antlaşması’nın hükümlerine rağmen silâhlanmaya başlaması ve Renanya’yı işgali, silâhsızlanma ve ortak güvenlik çalışmalarının başarısızlığı gibi olaylar, Boğazlarla ilgili Milletler Cemiyeti garantisinin etkisizliğini ortaya koymuştu. Bu durumda Türkiye milletlerarası arenada Boğazların silâhsızlandırılmasının ülkenin güvenliği açısından oluşturduğu sakıncaları defalarca gündeme getirdi.
Antlaşmaların silâh zoruyla değiştirildiği bir ortamda, Türkiye’nin anlaşma ve uzlaşma yolunu seçmesi olumlu etkiler yarattı. İtalya’nın emperyalist siyasetinden rahatsız olan İngiltere Türkiye’yi destekledi. Boğazlarla en fazla ilgili olan devletlerden Sovyet Rusya, Lausanne’da Boğazların askersizleştirilmesine karşı çıkmıştı. Kendi güvenliği açısından Boğazların Türk egemenliğinde silahlandırılmasını desteklemekteydi. Balkan Paktına dahil ülkeler de Türkiye’nin yanında yer aldılar. Yalnız İtalya çekimser kaldı.
1923 Boğazlar sözleşmesini değiştirmek maksadıyla açılan konferans Montreux’de açıldı. Yeni sözleşme 20 Temmuz 1936’da imzalandı. Belge Türkiye, İngiltere, Sovyetler Birliği, Fransa, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya tarafından imzalandı. 29 maddeden oluşan sözleşme ticaret ve savaş gemilerinin ve hava ulaşım araçlarının geçişlerinin nasıl olacağını belirliyordu. Montreux ile Boğazlar Komisyonu kaldırılmıştı. Boğazların savunulması Türkiye’ye bırakılmıştır. Boğazlardan geçiş, Türkiye ve Karadeniz’de kıyısı olan devletlerin güvenliğini sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. Ticaret gemilerine tam bir geçiş serbestisi tanınmıştır. Savaş gemileri için geçiş serbestliği sözleşme hükümleri ile sınırlanmıştır. Karadeniz’de sahili olmayan Devletlerin Karadenize geçirebilecekleri harp gemilerinin tonajı sınırlandırılmıştır.
Antlaşma 20 yıl süreyle geçerli olacaktı. Herhangi bir fesih talebi olmadığından sözleşme halen de yürürlükte bulunmaktadır.499
Montreux sözleşmesi, Atatürk’ün basiretli uzak görüşlü ve sabırlı politikasının parlak bir sonucudur ve Türkiye’ye milletlerarası arenada büyük itibar ve ağırlık kazandırmıştır.
Hatay’ın Anavatana Kavuşması:
Atatürk, Montreux Sözleşmesinin imzalanmasından sonra, dış politika da ağırlığı, Hatay’ın anavatana katılması konusuna yönlendirdi.
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada, İskenderun sancağı henüz işgal edilmemişti. Ateşkesten sonra sancak önce İngilizler, sonra Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Fransız kıtalarıyla beraber gelen Ermeni teröristlerin bölge halkına zulüm yapmaya başlamalarıyla Çukurova, Antep, Maraş ve Urfa’da İşgallere karşı silahlı direnme hareketleri başlamıştı. İskenderun Sancağında da işgalcilere karşı mücadele bayrağı açılmıştı. Milli Mücadele’nin siyasi programını oluşturan Misak-ı Millî, halkın çoğunluğunu Türk unsuru oluşturduğu için Sancağı millî sınırlar içine almaktaydı. Ancak 20 Ekim 1921’de Ankara İtilâfnamesinde Fransa ile silahlı çatışmanın durdurulması karşılığında, Sancak Türkiye sınırları dışında bırakılmıştı. Fakat yapılan Antlaşmanın 7. Maddesi, İskenderun mıntıkası için özel bir idare tesis edilmesini, bölgenin Türk ırkından olan ahalisine harslarının gelişmesi için her türlü imkânın tanınması ve Türkçe’nin resmî dil olarak kabul edilmesini öngörmekteydi. Antlaşmaya ekli protokollarda da Türk çoğunluğun bulunduğu yerlerde Türk memurların kullanılması, Türk okulları açılması, Türkiye’nin İskenderun limanından yararlanması hükümleri yer almaktaydı.500
Bu hükümler Hatay’ın geleceği bakımından Türkiye için hukukî dayanak noktasını oluşturmuştur.
Suriye üzerindeki Fransız Mandası Milletler Cemiyeti Meclisi tarafından 23 Eylül 1923’de tasdik edildi. Daha sonra Suriye Anayasası ve İskenderun Sancağının statüsü belirlendi. Bu statü 1930’da Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı. Böylece Sancak milletlerarası bir statüye bağlandı501 ve malî ve idarî özerklîk kazanmış oldu.
Bu statü sayesinde Sancak Türk toplumu mütevazı bir ölçüde de olsa etkinlik kazandı. Hatay’da Halk Partisi oluşturuldu. Hatay Türkleri Anavatan’da yapılan İnkılâplara ayak uydurdular. Şapka, Alfabe değişikliği gibi.
Buna paralel olarak Türkiye’de İskenderun ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti faaliyetini artırdı. Başkanlığı yürüten Tayfur Sökmen’in ön -ayak olmasıyla Hatay’lı çalışkan çocuklara tahsil imkanı sağlandı. Böylece ilerisi için kadro yetiştirilmesine çalışıldı. Bu arada Tayfur Sökmen Atatürk’ün isteği üzerine bağımsız Antalya Milletvekili yapıldı. Hatay meselesiyle Atatürk özel bir şekilde ilgilenmekteydi. Konu bir zamanlama meselesiydi.
1936’da Fransa’da iktidara gelen hükümet, Suriye’ye bağımsızlık veren bir anlaşmayı 9 Eylül 1936’da imzaladı. Buna göre, Suriye üç yıl sonra bağımsızlığına kavuşacaktı. Bu durumda İskenderun Sancağı’nın durumu ne olacaktı? Atatürk Sancak meselesinin çözümleme zamanını geldiğine karar verdi. Siyasî konjonktür Türkiye’nin lehineydi.
Avrupada Hitler 1933’den beri iktidardaydı ve Versailles Antlaşmasını tanımadığı gibi, Alman ırkı için bin yıllık bir hayat sahası sağlamak politikası gütmekteydi. Aktif ve saldırgan bir politika peşindeydi. 1935’te mecburî askerliği getirmiş, tümenlerini kırk ikiye çıkarma hazırlıkları içindeydi. 1936’da Japonya ile Anti-komintern bir anlaşma imzalamıştı. Fransa, ufukta görünen savaş tehlikesinin tedirginliği içindeydi.
Türkiye İngiltereyle dostane ilişkiler kurmuş, Balkan Devletlerini etrafında toplamıştır. Bölgesinde ağırlığı olan bir devlet konumundadır.
Atatürk, meseleye hukukî açıdan yaklaşır. Suriye’nin bağımsızlık isteğini destekler, ama sancağa da bağımsızlık verilmesini ister.
Atatürk 1 Kasım 1936’da TBMM’nin açılış konuşmasında: “Bu sırada milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz”502 sözleriyle konuya verdiği önemi vurgular.
Fransa Türkiye’nin Sancak’a bağımsızlık verilmesi önerisini, oraya bağımsızlık vermenin Suriye’yi parçalamak anlamına geleceğini ve buna yetkisi olmadığını belirterek reddetti. Karşılıklı notalarla bir anlaşmaya varılamayınca, Fransa’nın isteği üzerine konu Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Cemiyet üç kişilik bir heyeti gözlemci olarak bölgeye gönderdi. Bu arada Sancak’ta gerginlik çoğalmıştı. Türkiye’de ise Atatürk bizzat devreye girmiş, Tayfur Sökmen’e İskenderun ve Antakya havalisine Hatay adını verdiğini söylemiş, cemiyetlerinin adını Hatay Egemenlik Cemiyeti olarak değiştirilmesini istemişti. Cemiyetin fahri genel başkanı olarak Tayfur Sökmen’in Türkiye ile Hatay arasındaki teşkilâtlanmayı düzenlemesi kararlaştırılmıştır.
Gerginliğin artması üzerine, İngiltere araya girmiş iki tarafın görüşlerinin yakınlaşmasına yardımcı olmuştur. Anlaşmaya varılan hususlar Milletler Cemiyeti Meclisi tarafından benimsendi. Buna göre İskenderun ve Antakya içişlerinde tam bağımsız, fakat Suriye ile gümrük birliği olan bir Anayasa ile idare edilen “bir ayrı varlık” (entité distincte) oluyordu.
Anayasaya göre iki dereceli bir seçimle 40 milletvekili seçilecek, oluşan meclis bir cumhurbaşkanı seçecek, o da bir başbakan atayacaktı. Uzmanlar komitesinin hazırladığı rapor esas alınarak Türkiye ile Fransa arasında Sancak’ın Millî bütünlüğünü güvence altına alan ve yeni Türkiye sınırını saptayan Antlaşma 29 Mayıs 1937’de imzalanmıştır.503
Böylece Sancak Devleti’nin statüsü belirlenmişti. Sistemin işlemesi seçimlerin yapılıp meclisin oluşmasına bağlıydı. Suriye de Arapların protestosu vardı. Sancaktaki Fransız yöneticileri olumsuz bir tutum içindeydiler. Milletler Cemiyeti’nin atamış olduğu bir komisyon tarafından hazırlanan seçim sistemi Türkler aleyhinde bir nitelik taşıdığı için Türkiye tarafından protesto edildi ve seçim yönetmeliğinin düzeltilmesi istendi. Fransa’nın Hatay’da yeni rejimi ilân etmemesi üzerine, Türkiye 1930 Türk-Fransız Dostluk Antlaşmasını feshetti; Suriye sınırında askerî hazırlıklara başladı.
Esasen Atatürk Hatay meselesini kişisel bir mesele olarak ele almıştı. “Büyük Meclis kürsüsünden milletime söz verdim, bu benim için bir şeref ve haysiyet meselesidir” demekteydi.
Seçim sistemi konusunda Türkiye ve Fransa arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için Milletler Cemiyeti devreye girerek Türkiye tarafının itirazlarını dikkate alan yani bir düzenleme yaptı ve seçimlerin 15 Temmuz 1938’e kadar tamamlanmasına karar verdi. Fakat Hatay’daki Fransız koloni memurları, Türk karşıtı kışkırtmalara devam etmekteydiler. Gerginliğin artması üzerine, Türkiye diplomatik girişimleri desteklemek için Suriye sınırına 30.000 kişilik bir yığınak yaptı.
Atatürk’ün kararlılığı ve milletlerarası gelişmeler Fransa’yı etkiledi. Bu arada Hitler Almanyası Mart 1938’da Avusturya’yı ilhak etmişti. Küçük Antant’ın üyesi Çekoslovakya Alman tehtidi altındaydı. Berlin-Roma ittifakı gittikçe tehdit edici bir tavır içine girmekteydi. Fransa, hayati çıkarlarının bulunduğu Avrupa’ya ağırlık vermek zorundaydı. Doğu Akdeniz’de barış ve istikrarı temsil eden, bölgenin güçlü devleti, Türkiye’yi karşısına değil, yanına almakta fayda vardı. Bu itibarla sert ve uzlaşmaz tutumunu değiştirdi. Antakya’da Türk ve Fransız heyetleri arasında 3 Temmuz 1938’de yapılan bir anlaşma ile Hatay’ın siyasî statüsünün iki devlet tarafından korunması, bunu sağlamak için her iki devletin Hatay’a 2500 kişilik askerî bir kuvvet göndermesi kararlaştırıldı. Türk askeri yöre halkının coşkun sevinç gösterileri arasında 4 Temmuz 1938’de Hatay’a girdi. Aynı gün Türkiye’nin feshettiği 1930 tarihli Dostluk Antlaşması yerine, yeni bir antlaşma yapılmıştır. Buna göre taraflar birbirleri aleyhine hiçbir anlaşmaya girmeyecekler, taraflardan biri saldırıya uğrarsa, diğeri saldırganlara hiç bir suretle yardım etmeyecekti.
Bu gelişmelerden sonra yapılan seçimlerde 22 Türk, 9 Alevî, 5 Ermeni, 2 Arap, 2 Rum-ortodoks milletvekili seçilmiştir. Meclis 2 Eylül 1938’de açılmış, bütün milletvekilleri Türkçe yemin etmişler, Devlet Başkanlığına Hatay davasının yılmaz savunucularından Tayfur Sökmen seçilmiş, o da Başbakanlığa Abdurrahman Melek’i atamıştır. Milletler Cemiyeti tarafından hazırlanan Anayasa kabul edilmiş, Devletin adı Sancak yerine, Hatay olarak değiştirilmiş ve göndere ay yıldızlı Hatay bayrağı çekilmiştir.504
Hatay’ı bağımsız bir Türk Devleti durumuna getiren Atatürk, bölgenin anavatana bağlanmasını göremedi. Hatay’ın anavatanla birleşmesi, 23 Haziran 1939’da Fransa ile yapılan bir anlaşmayla sağlanmıştır. Buna göre, Suriye ve Hatay’ın sınırı çiziliyor, Hatay Devleti vatandaşlarına uyrukluk seçme hakkı veriliyor, Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olmayı kabul ediyordu.
Bu anlaşmanın yapıldığı gün, Hatay Meclisi Türkiye’ye katılma kararını alarak yönetimi Türkiye Favkalâde Komiserine devrediyordu505.
7 Temmuz 1939’da çıkarılan bir yasa ile Hatay Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ili haline geliyordu.
Atatürk Hatay’la ilgili politikayı hukuk esasına dayandırmış, zorbalığın, olup bittilerin hükümferma olduğu bir ortamda amacına politik yoldan ulaşmıştır. Hatayla ilgili başarılı girişimler, Türkiye’nin politik arenadaki ağırlığını yurt içinde ve dışında artırmıştır.
Sonuç olarak şu hususu rahatça ifade edebiliriz: Atatürk dönemi, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika açısından da en başarılı dönemlerinden biridir. Cumhuriyetin ilânından sonraki dönemde, Türkiye Avrupa’nın en güçlü devletleriyle sınırdaş hale gelmiş, bunlarla çetin sorunları olan, siyasî alanda sınırlı Sovyet desteği dışında, siyasî yalnızlık içinde bir devletti. Atatürk bu şartlar içinde tecrit edilmiş Türkiye’yi, 1938’de bütün devletlerle iyi ilişkiler içinde, çevresinde bir dostluk çenberi yaratmış olan ve desteği aranılan güçlü ve saygın bir ülke haline getirmiştir. Bu sonuç O’nun gerçekçi, dürüst, uzak görüşlü, çok yönlü ve ilkeli politikasının bir sonucudur.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu Forum gücünü phpBB'den almaktadır. Tema
nukemods.com
tarafından uyarlanmıştır.