Giriş Yap ya da Kayıt Ol
Heavy Metal TR . COM: Forumlar

HMTR :: Başlığı Görüntüle - "Bye-Bye" Türkçe (Bir NevYork Rüyası)O. Sinanoğlu
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   Kayıt OlKayıt Ol 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 
"Bye-Bye" Türkçe (Bir NevYork Rüyası)O. Sinanoğlu

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Felsefe / Kültür / Sanat
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
buzyeli2
Er
Er


Kayıt: May 17, 2008
Mesajlar: 124
Nerden: adana

MesajTarih: Çrş Ekm 22, 2008 5:13 pm    Mesaj konusu: "Bye-Bye" Türkçe (Bir NevYork Rüyası)O. Sinanoğlu Alıntıyla Cevap Ver

Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, önceleri epey vakit geçirmiş olduğum Nev-york şehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050'li yıllara gelmişiz. broadway'den aşağıya yürüyüp meşhur Times meydanına vardım. Gözlerim aşina olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklamlarını arıyordu. Evet gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada, Türkçe olarak (!) Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lale biçimli, ince belli, cam bardakta tavşan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle Drink Real Tea eklenmişti.

Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkanların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashions, Sultan Ahmet Leather, World Gezim gibi yarısı Türkçe yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı. Bir de Türkçe Merkez Lafı, iyiden iyiye ingilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower merkezi, Hair Merkezi,... merkezi de merkezi... Amerika'da her yanı bir merkez lafıdır kaplamış gidiyordu.

Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl bir değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kağıtları daha parlak, renkleri daha canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adları Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü, gibi türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media dururken pek sık Basın - Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lafına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce Alternative'e ne olmuş sanki. Anlaşılan Amerika'da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye düşündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur? Daha yüzyıl önce büyük bir devlet olan Amerika'ya, onun da kökeni olan eski İmparatorluk İngiltere'sine nasıl aşağılık duygusu gelirdi. Belli ki bu Türkçe sözcüklerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda halklarının anlamadığı yabancı türkçe sözcüklerin arkasına saklanıyorlardı.

Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşum. Üstünde Jimmy's kahvehanesi yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşmış sakin bir yer gördüm, gidip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. Kola yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getirdi.

Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmağa başladı. Pek yer kalmamıştı. Tam o sırada genççe, iyi giyinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masama yanaştı. "Afedersiniz yer kalmamış buraya oturabilir miyim?" dedi. "Hay hay, buyurun" dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık. İrlanda asıllıymış. Anası babası kendisi okul çağındayken Amerika'ya göç etmişler, okuyup doktor olmuş. Bilimden, tıptan, sonrada edebiyattan epey sohpet ettik. En sevdiği yazar 1970'lerde güzel sahne oyunları yazmış olan irlandalı Brian Friel'miş. Onun tercümeler adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda'yı işgal ettikleri zaman yaptıklarını temsil ediyormuş. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce'den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik'i yok edip yerine İngilizceyi koymakla İngilizlerin nasıl İrlanda'yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istediklerini anlatıyormuş. O ara lafa karıştım. "Özür dilerim ama bir şey soracağım. Buraların yabancısıyım; gelince dikkatimi çekti. Dükkan levhaları, dergi adları falan hep Türkçe olmuş; Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce gene gelmiştim. O zaman hiç böyle bir şey yoktu bu nasıl oldu? Amerika'ya ne olmuş böyle?" dedim. Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. "Ah sorma" dedi. "İrlanda'nın 150 yıl önce başına gelen şimdi de Amerika'nın başına gelmeye başladı. Şu farkla ki, bu sefer Türkler (Türk olduğumu fark etmemişti anlaşılan) aynı işi yaptırıyor. Biliyorsunuz 21. yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir iktisadi güç oluşturdular. Kendi zengin hammadde ve neft yağı kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Çeşitli Asya, Orta-Doğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sinai, ticari ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti. Biliyorsunuz, zaten 20. yüzyılın sonlarına doğru bu batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatı, aile ve iş ahlakları, insan ilişkileri kalmamıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynakları ve tüketim pazarlarıyla ayakta duruyordu. "Evet" dedim, "eğitim düzenleri ve gençlikleri de bozulmuştu." Devam etti: "Türk elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filmleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk öüziği duyulmaya başlandı. Türkler batıdan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini şart koşuyorlardı".. "evet" dedim. "Daha önce Japonlar da böyle yapmıştı".

Yeni İrlandalı dostum (adı Collin'miş) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk. "Buraya kadar iyi" dedi, "bundan sonrası acıklı. İrlanda'nın başına gelen bu sefer Amerika'nın başına gelmeye başladı.".... "Nasıl olur?" dedim, "Türkler Amerika'yı işgal etmedi ki" ... "Aa!" dedi, "işte onun için daha da tehlikelisi oldu." ... Merakla yüzüne baktm. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti:

"Türkler önce Amerika'da azınlık için bütn derslerin Türkçe olarak öğretildiği Türkçe okulları açtılar fakat az sonra Amerikalı velilerde çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler, adeta ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. Alışılagelmiş Amerikan okullarında (lise olsun, evrenkent olsun) eğitim dili ingilizce olmaya devam ediyordu ama, bu yeni önemli yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslarında pek ala öğretilebiliyordu. O günlerde eğitim düzeni başarılı olmaya başlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına rağbet artıyor, özenti körükleniyordu. Derken, tam kırk yıl önce en iyi özel bir amerikan okuluna, mali durumu tam bozulmuşken, aniden 10-15 Türk, Kazak, Kırgız, öğretmen geldi. Okulun o mali sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduğunu bir iki kişiden başka kimse merak etmedi. Ertesi yıl eğitim dili (tüm dersler) Türkçe'ye değiştirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir olaydı. İlk kez bir milli Amerikan okulu bir yabancı Türk Misyoner okuluna benzetiliyordu..."

Burada Collin'in sözünü kestim: "Ne olacak? Amerikan çocukları böylece Türkçe'yi daha iyi öğrenmiş olur."

Collin öfkelendi: "Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçeyi mi? İkisini de öğrenemez; sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğunu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?"..

"Doğru diyorsunuz" dedim, "zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiç bir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle bir kaç acayip okuldan ne çıkar? Daha pek çok olağan Amerikan okulları var ya?"

Collin, ne kadar anlayışsız bu adam der gibi bir havaya büründü. Bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşılan bu konu İrlandalı geçmişiyle de bağlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu:

"İş o kadarla kalmadı" dedi, "Amerikan Eğitim Bakanlığı birkaç yıl içinde sessiz sedasız, eğitim dili Türkçe olan yüzlerce okul açtı, arkasından bir kaç da böyle evrenkent. Türkler bu ayrıcalıklı evrnkentlereözellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları ikinci sınıf durumuna düştüler; bu sefer onlar da, bizim eğitim dilimiz de Türkçe olsun demeğe başladılar. İşin kötüsü bu haince "kültürel soykırım" oyunu Amerika'ya oynanırken kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerikada baş gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan başka bir şey düşünemiyordu."

"Tabii" dedim, "bu yabancı eğitim hastalığı hızla arttıkça Amerikada'ki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna güveni olmayan, her şeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel soruları sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen nesillerin yetiştirilmesi olmuştur. Değil mi?"

Collin, hüznü artarak (belli ki ülkesine bağlı, yanılmamışım onurlu bir insandı) "evet" dedi, "sonuç olarak amerikanın yaratıcılığı, üreticiliği, tabii sonra da dünyadaki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eğitim dili okullardan yetişenler genellikle ya gezimcilik rehberi, ya Türk şirketlerine acenta oldular. Ufak tefek işyeri açanlar da başlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduğu için, o marifetlerini gösterme iştiyakıyla, işyerlerine yarı Türkçe levhalar astılar."

"Yazık" dedim, "Amerika bilime, tekniğe, tıbba büyük katkıları bulunmuş bir ülyeydi. Bu hallere mi düşecekti?" Verdiği İzahat için kendisine teşekkür etim. Sonra da biraz olsun maneviyatını tazelemek için "üzülmeyin" dedim, "sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının geleceğini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeniden yeşerir. Yılmayın, doğru bildiğiniz yolda devam edin." Bana insancıl gözlerle baktı.

Vakit epey gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışarı çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dolmuştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki metre ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan alamıyordum. Hatırladığım ski Nev-York'ta kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı.

Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak onunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördüncü sokaktaki girişi aradım. Yoktu. Eskiden olduğu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede arabalarının arabaların arkasında karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genci gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hali vardı. yanaşıp yeraltı trenini sordum. "Ne treni be!" dedi, "onlar tam kırk yıl önce sökülmüş, haberiniz yok mu?" "Buralarda yoktum" diye mırıldandım "yeraltından rahatlıkla gelinir gidilirdi. Niye sökmüşler ki?" "Ne olacak" dedi, "şu türklerin danışmanları: Trenin modası geçti. Araba demokrasidir, deyip söktürmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! Şimdi işte gördüğünüz gibi arabası olan da perişan, olmayan da." Ve yanımdan bir hışımla uzaklaştı. Gördüklerim, işittiklerim beni iyiden iyiye şaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime "Allah allah" dedim, "bizim millet böyle fena değildi. Tarihi boyunca gittiği yerlerde insanlık öğretmiş, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan değişik kavimler arasında bile barışı sağlamıştı. Acaba ne oldu? Törelerinde hangi etiketlerle böyle köklü değişiklikler meydana geldi?" diye düşünürken, çırpınarak, ter içinde uyandım:
-"Aa, iyi ki rüyaymış!"

Bu yazı kitabın birinci bölümüdür. Oktay Sinanoğlu Türk dili hakkındaki bilgilerini bu kitapta bizlerle paylaşmıştır. Herkesin alıp okuması gereken bie eserdir. (parmaklarım koptu bea).
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Erman_Toroglu
Asteğmen
Asteğmen


Kayıt: Sep 11, 2005
Mesajlar: 1711
Nerden: Kaşla göz arasından

MesajTarih: Pzr Ksm 30, 2008 2:34 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Çok benzer bir rüyayı dün gördüm. Los Angeles'a gitmişim her yerde Türkçe tabelalar vardı. Amerikalılar hep Türkçe biliyordu çat pat. Arkadaşa bu insanlar Amerika'ya gelip nasıl İngilizce öğreniyorlar anlamadım diyordum Very Happy
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder MSN Messenger
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    HMTR Forum Ana Sayfası -> Felsefe / Kültür / Sanat Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Bu Forum gücünü phpBB'den almaktadır. Tema nukemods.com tarafından uyarlanmıştır.
Forums ©
Heavy Metal TR . COM © 2004 - 2008 tüm hakları saklıdır. - Forum Arşivi - Sitemap -tag-
HMTR'den izinsiz alınan hiçbir materyal (kaynak yazılsa bile) başka topluluklar tarafından kullanılamaz!
The ultimate MetalToplist...