Deep
Purple - Burn
Bir David Coverdale Hikayesi - " Hayaller " 3. ve
Son Bölüm
David Coverdale'in ağzından Deep Purple Yılları...
"... Gecelerimin çoğunda, sürekli uyanık oluyor ve şarkı sözleri yazıyordum;
onlardan birisi de ‘Burn’ oldu. Şarkının bir düzine versiyonunu yazdığıma
dair bir şaka yapmıştım… Tam olarak doğru değil, ufak bir abartı sadece… sanırım
üç veya dört versiyon yazdım. Onlardan benim için en unutulmazı... Hmm… ‘The
Road’du… O parçada ‘BUURRRNN’ yerine ‘Take me dowwwnnn... the
ROAAAAD’ sözlerini duyuyorduk. "
En iyi sözlerimden birisi değil… ve Mr.Lord için iyi bir eğlence kaynağı…
Her neyse, bütün sözleri unuttum, hatta Ritchie ile ‘Burn’ için,
stüdyoda, piyanonun üstünde akıldan yazdığımız sözleri bile unuttum… Söylemeye
gerek yok… Onlara çok fazla seçenek sunduğum için oldukça mükemmel hissediyorum…
ve yatağı özlüyordum, tam anlamıyla tükenmiştim.
3. ve son bölümü okumak için devamına tıklayın !
Yatalı
çok olmamıştı ki, telefon çalmaya başladı… Ahizeyi kaldırdım ve yerine koydum,
bu birkaç kez tekrarlandı… ve sonra kapım vurulmaya başladı… Bu sefer
sinirleniyordum… Gelen, asistanlarımızdan biriydi; ‘ - David, çocuklar fotoğraf
çekimi için aşağıda bekliyor.’!!‘Ne fotoğrafı?? Kimse bana bir şey söylemedi!!
Bütün gece çalışıyordum… Az önce yatağa girdim… Siktir git…’ Kapıyı yüzüne
kapattım ve yatağa gittim.
Kapıdan hala gürültüler geliyor…
‘DEFOL!!’
Israrlı, sinir bozucu bir gürültü…
‘Pekala piç herif!!’
Bay Broad’a önemli derecede fiziksel zarar verecek şekilde kapıyı koparırcasına
açtım… ve Bay Blackmore’la yüz yüze geldim, Bay Blackmore yüzüme bakarak;
‘Dinle, arkadaşım… Bu işte kendine önem vermelisin.’ Dedi.
‘Kızardım, hiç kimse bu lanet fotoğraf çekiminden bahsetmemişti ama.’
Bundan sonra, Ritchie ve ben ilk ciddi anlaşmazlığımızı yaşadık.
Tanrıya teşekkürler, çünkü Ritchie ne kadar stresli olduğumu anlamıştı… ve
söylemekten mutluyum ki, çok sabırlı ve hoşgörülüydü. Sadece, ‘Acele et ve
olabildiğince hızlı hazırlan, seni merdivenlerde bekliyorum’ dedi.
Daha sonra buna çok güldük… ama çok şanslıydım, tam terside olabilirdi.
Alman fotoğrafçı Didi Zill ile yaptığımız çekimler benim için çok acı vericiydi…
cehennem gibi görünüyor ve hissediyordum… İyi anılardan biri değil…
……
Bir
diğer gece boyu çalışmam, ‘Sail Away’ üzerineydi. Bu sefer ki kelimelerden tam
anlamıyla memnundum, aynı Jon Lord gibi… ama şarkıyı kaydederken panik olmuştum,
perdenin çok kısa olduğunu düşünüyordum… sanki şarkı değil de, bir monologdu.
Oh, hayır, işe yaramıyor. Hapların sebep olduğu bir umutsuzluk içindeydim…
Jon’un sesi kulaklıklarıma bir karşılık olarak gelene kadar…‘Davey, bu
harikaydı!’
Ne?? Sesin çok kısık olmadığına emin misin?! Ben gerçekten kısık olduğunu
düşündüm… Neredeyse ağlayacaktım, kahrolası ilaçlar… Jon heyecanlı bir şekilde
konuştu; ‘Hadi, bana inanmıyorsan bir kere dinle.’
‘Tekrar teşekkürler, Jon.’
Kamyonun park edildiği zemin kata indim… ve kamyondan içeri girdim… Ritchie,
yardımcı mühendis TP ve Birchy oradaydı… Kamyon için oldukça kalabalıktı.
Ritchie kabul eder gibi başını sallıyordu… ve parçayı tekrar dinleyince
özgüvenim yerine geldi… Şarkıyı bitirmek için merdivenlere yöneldim.
Benim için bir diğer unutulmaz dakika da, ‘Burn’ toplantılarımız sırasında,
tesadüfen Julia adında çok güzel bir Alman kadınla karşılaşmamdı. Kadının ve
Purple’ın ortak arkadaşı olan ve Purple’a ‘Merhaba’ demek için uğrayan nazik bir
adam tarafından tanıştırılmıştık. Kısa zaman içinde bu çekici hanımla bir
arkadaştan daha öte olacağımız, aklımdan bile geçmiyordu… Sadece bu değil,
evlendik ve harika bir çocuğumuz da oldu… ama bunların hiçbiri o zaman
görünmüyordu.
Deep
Purple yeni kayıtları umduğumdan çok daha hızlı tamamladı… Ne kadar harika
olduklarının bir başka kanıtı… İsviçre’de iki hareketli haftadan fazla
kaldığımızı düşünmüyorum… sonra Londra’ya döndük… Ian Gillan’ın stüdyosunda
devam etmek için… ve Martin Birch’ün gözetiminde ‘mixing’ çalışmalarına
başladık… Martin ayrıldıktan sonra bu stüdyoda Ian Paice’e eşlik etmeye
başlamıştı... ve konsolun başında durup, Ian Paice’in değerli davullarında
değişiklikler yapıyordu.
Stüdyoda biraz gülmüş olmalıyım, çünkü şarkıları her tasarlayışımızda, Martin
aceleyle, üstünde panik havasıyla stüdyoya dalıyordu… ve daha önceden kaydedilen
trampet sesini en baştan kaydederek genişletiyordu… Sanırım kayıt çalışmalarımız
boyunca, Ritchie ona tasasız bir şekilde sürekli trampet sesini daha
boğuklaştırması için baskı yaptı, Ian’ın tercih ettiği de buydu… ama Paicey
biraz da haklı olarak fikirlerini hiç değiştirmiyordu… ‘Mix’leme zamanı gelene
kadar…
‘Mix’lemeye başladığımız ilk şarkılardan birisi ‘Mistreated’dı. Özellikle Glenn
ve ben birlikte kaydettiğimiz bölümü duymak için can atıyorduk… O şarkıya tam
olarak kaç tane armoni sesleri koyduğumuzu hatırlamıyorum… 12… 16??! Oldukça
fazlaydı… Her neyse, Martin bize şarkıyı dinlettiğinde kulaklarımıza inanamadık…
Stüdyonun ışıklarını kararttı ve ‘play’ tuşuna bastı… Aman Allahım… Şarkıyı
duymak hepimizi dondurmuştu… Hayır… Onu duymak harikuladeydi…
Ritchie
şarkının gidişatını görmek için geldiğinde, heyecandan yerimde zor duruyordum…
Mmm… Ritchie tamamen hayal kırıklığına uğramış görünüyordu… Anlayamadım…
‘Gitar soloları iyi duyulmuyor…’ Bunu yüzüme bakmadan söylemişti… Bunu duymuş
olmalıydınız…
Martin’in seçim şansı yoktu… Coverdale-Hughes çalışmasının sesini kıstı ve
Ritchie’nin ‘outro’ solosunu belirginleştirdi…
Kırılmıştım… Glenn ve benim kayıt etmek için hemen hemen bütün bir geceyi
harcadığımız bölümleri neredeyse duyulmayacak kadar belirsizleştirmeyi
bitirmiştik… Yerimden kalktım ve hiç kimseye bir şey söylemeden stüdyodan dışarı
çıktım… Düşününce, o haklıydı… tabi ki… Ritchie baş besteciydi… Riff Tüccarıydı…
Heyecan veren gitarı ve sağı solu belli olmayan canlı performansları insanların
Deep Purple şovlarına akın etmesindeki asıl faktördü…
Eşyalarımı toplamak için önce otele ve sonrada Kuzey’e, evime döndüm… yeterince
tahammül etmiştim… Ve korkunç hissediyordum… Aslında bunun asıl sebebi haplardı…
İlaçlar beni kararsız yapıyordu, artık bunları bırakmanın zamanı gelmişti…
Pes etmek, vazgeçmek… Sadece eğlenmek… HAYIR!! Harley St., doktorumdan hediye
olarak fazlaca İskoç Viskisi, Kolalar ve yeni bir şey almıştım… Valium adında
ufak, değerli şeyler… Birkaç uykusuz ve rahatsız geceden sonra bunların büyük
yardımı oldu… Neyse ki birkaç yorucu haftadan sonra her şey iyi görünüyordu…
Yeniden kendim gibi hissediyordum… Hmm… Hiç fena değil… Bir bağımlılıktan
diğerine geçmek…
Gruba veya yönetime kimyasallarla aramda olan yakın ilişkiden hiç
bahsetmemiştim… Şovdan önce terk etmeyi düşünmüştüm… Evet… Çok ileri gitmediğim
için memnunum… Aslında, çok memnunum…
Arkadaşların hepsi şarkının senfonik gücünün farkına varmıştı… ‘Burn’ albümün
adı olmalıydı… Sıradaki adım fotoğrafçı Fin Costello’nun stüdyosuna albüm kapağı
için rapor vermekti… Dürüst olmak gerekirse, kapak için şamdanlı konsept
fikrinin kimden çıktığını hatırlamıyorum… Tek hatırladığım, albüm için, -adını
bilmediğim bir heykeltıraş tarafından grubun balmumu heykellerinin de yapımında
da kullanılan- portrelerimizin çekilmesi ve bu sırada Fin’in asistanı tarafından
360 derece döndürülen bir sandalyede oturuyor olmamdı… Ritchie bir şapkanın onun
daha fazla göze çarpmasını sağlayacağını düşünmüştü… ve haklıydı, tabi ki…
Hepimize birer takım mum almamız söylenmişti… Elbette iki menajerimizden başkası
almamıştı… Bana kalırsa, albümün arka resmini ön kapak yapmalıydık… Bitmiş
mumların, Deep Purple gibi bir grup için daha ağır ve güçlü bir imaj olacağını
düşünmüştüm…
Albümün ilk test baskılarından birini aldığım gibi biraz gergin olarak onu hemen
B & O marka pikaba taktım… Purple ile iş yapmanın keyfini çıkarıyordum… Pikabı
çalıştırdım…arkama yaslandım…ve neredeyse albümü bütün o harika stereo
kalitesiyle dinlerken heyecandan ölüyordum… Daha önce o dakikada ki gibi bir
telaş hiç yaşamamıştım… Bunlar benim için çok yeni duygulardı… Çok gururluydum
ve albümü arkadaşlarıma göstermek için bekleyemiyordum… En sonunda gerçekten bir
kayıt yapmıştım… Hem de iyi bir kayıt…

Dürüst olmak gerekirse, o sevinçle göz yaşlarıma hakim olamamış olabilirim…
‘Burn’ içinde bulunduğum ilk profesyonel ve ticari kayıttı… 21 gibi olgun bir
yaşımda(!)… ‘Burn’ bir Deep Purple albümüydü… Modern müzik tarihinin en başarılı
rock gruplarından birinin albümü…
‘Burn’ hit olmuştu… Hem ticari olarak, hem sanatsal olarak… Atlantik’in iki
yakasında da, Pasifik’te de… Grup üyelerinin ve menajerlerin rahat bir nefes
aldığını anlayabiliyordum… Purple’da değişimlere rağmen hiç ivme kaybı yoktu…
Deep Purple başarılarına devam ediyordu…
Albüm, bana gold ve platinyum ödüllerimin ilklerini kazandırmıştı… ve yaşamımda
bugün de hala devam eden bir çok olağanüstü macerayı yaşama fırsatını vermişti…
üzerinden 30 yıl sonra bile…

Ritchie Blackmore, Jon Lord, Ian Paice ve Glenn Hughes ile aynı grupta olmak
tamamen heyecan vericiydi. Daha iyi birini seçebilecekken tanımadıkları birine
şans vermekle gösterdikleri cesaret... hala düşündükçe nefesim kesiliyor. Onlar
tartışılmayacak şekilde hayatımın gidişatını değiştirmişlerdi…(İlk başta bir
resim öğretmeni ve grafik dizaynıyla ilgilenen biri olmayı planlamıştım) Ve
onlarla olan nispeten kısa birlikteliğimde kişisel ve profesyonel çok şey
öğrendim… iyi veya kötü… Eğer Deep Purple ile birlikte olmasaydım, bunca yıldır
keyfini çıkardığım fırsatlara açılan bu denli kapı olduğunu asla bilemeyecektim,
zihnimde ve kalbimde bununla ilgili hiç bir soru işareti yok… Sonunda burada…
Deep Purple, ‘Burn’ albümü… 30 yıl sonra yenilendi… Şimdi her zamankinden daha
taze… Hala olağanüstü kaliteli… Burada sizin için bir albüm var!!!
David Coverdale
Lake Tahoe...
USA...April 2004.
Tüm seri için bölümler aşağıdadır:
2. bölüm
1. bölüm
Orijinal makaleden Çeviri: Elesius ( Katkıda bulunanlar HaTeBReeDeR ve t_wolver
)