Iron Maiden: A Matter of Life and Death
Kritiği/İncelemesi
Iron Maiden albümleri üç günde kritik edilemez . Biz de HMTR olarak
albümün iyice sindirilmesini bekledik , doğru da yaptık !
Bir hikaye anlatacağım size, ölümün yazdığı destanlarla dolu kara bir hikaye;
Maiden’ın dediği gibi sadece 2 dakikanızı alacak okumak, sonra yine hiç okumamış
gibi davranabilir, unutabilirsiniz… Savaşın hikayesi bu; savaş hiç
değişmedi, asla değişmez… Savaşın tarihi de insanlık tarihiyle
birlikte başladı, yaşama yarışı, kan akıtma yarışına döndü…Yıllar geçti…Ve
ırklar ortaya çıktı, insanlar ortak paydalarda toplandılar…Savaşlarla kurulan
imparatorluklar yine savaşlarla yıkıldı, donanmalar yakıldı, milyonlar aynı anda
ölüme mahkum edildi… Sözde din adına savaşlar yapıldı… Sonra Birleşmiş
Milletler denen bir topluluk kuruldu…Bunlar savaş denen öldürme yarışının en
büyük uşağı oldular, sürekli savaş için çalıştılar, atom bombası denen, binlerce
güneşten daha parlak bir silah yaptılar, ve onu acımasızca kullandılar…Yine
yıllar geçti, ve savaş hala aynıydı…1980'lere gelindi, 2000’lere, yalancı
milenyuma gelindi… Terör patladı ve sürekli desteklendi… Savaşla beslenenler
hala işlerinin başındaydılar, ve hiç kimse onlara dur diyemiyordu…Yapılacak tek
bir şey vardı, gerçeği görmek… Ama bize gerçeği gösterebilecek ne vardı ki bu
dünyada!?!
Geniş albüm kritiğinin tamamını okumak için devamına tıklayın !
( Hazırlayan: Elesius )
Dünya bu koşullar altındaysa ve dünyanın en büyük guruplarından biriyseniz ne
yapardınız: Cevap çok açık: Amerika salgınını arkanıza alır ve 3-4dk’lık, içi
boşaltılmış, insanların beynini körelten ve aynı zamanda size bolca para getiren
şarkılarla dolu bir albüm, sanki herkes böyle yapmıyor mu? Eğer herkes böyle
yapıyor sanıyorsanız, Heavy Metalden, Iron Maiden’dan haberiniz yok
demektir…Yaşayan efsane yine iş başında, yine sanatla, yine duyguyla ve yine
gerçek heavy metalle karşınızda… A Matter of Life and Death!!! Iron Maiden’dan
2006 yılından geçmişe ve bu güne tutulan bir ayna, gerçek Heavy Metal’in nadir
örneklerinden bir diğeri…
Albümü bir bütün olarak değerlendirmek adına ilk olarak aylar öncesinden görme
şansına sahip olduğumuz kapağından bahsetmek istiyorum. Kapak dizaynının Derek
Riggs’in işlerinden çok farklı olduğu hemen anlaşılıyor, Derek Riggs’in
çizimlerindeki hava olmasa da Iron Maiden’ın yeni kapağı şu ana kadar yapılmış
albüm kapaklarının en iyilerinden…
Kapağın yaratıcısı Amerikalı tasarımcı Timothy Bradstreet! ‘The Punisher’ gibi
harika bir projenin sahibi kendisi. Maiden için hazırladığı bu kapakta
kalitesinin bir başka göstergesi. Tim, Steve’in aklındaki her şeyi
görselleştirmeyi çok iyi başarmış ve albümün ana temasını çok iyi yansıtmış,
bize bir albüm kapağından daha fazlasını sunuyor ve üstüne düşen görevi kusursuz
yerine getiriyor.
Albümde 10 adet birbirinden harika şarkı bulunmakta. Şarkılar kaydedilirken
süreleri açısından hiç kaygı duyulmadığı çok belli, albümün en kısa parçası:
4.17’lik bir parça, diğerleri ise 7-8-9 dakika arasında değişiyor, on şarkının
toplam süresi yaklaşık 70dk. Oldukça doyurucu bir süre olmasına rağmen yine de
az geliyor. Sanırım bundaki en büyük etken albümün bir konsept olmamasına
rağmen, aynı diğer Maiden albümlerinde olduğu gibi, şarkılar arasında çok sıkı
ilişkiler barındırması. Bunun sonucunda albümdeki hiçbir şarkıyı can sıkıntısı
gidermek için dinleme durumu olmuyor… Çünkü albümde şarkılar yazılırken,
kaydedilirken sürekli bir bütünlük hedeflenmiş, ve bu bütünlüğün seviyesi de çok
yüksek tutulmuş, o kadar ki uzunca bir süre şarkıları anlayamayacak veya
anlamakta çok zorlanacaksınız. Etkenlerden bir diğeri ise Bruce’un tarzı…Bruce
Dickinson bu albümde de dinleyeni şarkının içine alıyor, 8 dakika boyunca da
çıkmasına izin vermiyor. O söylemeye başladığında kendinizi bir anda anlatılanı
yaşarken buluyorsunuz, sanki Normandiya’da ölüme koşan asker sizsiniz…
Şarkılara kısaca değinirken albümdeki sıralamaya uygun gideceğim, her ne kadar
Steve sıralama yapılırken bir mesaj vb. düşünülmedi dese de şarkıların
sıralanışının tamamen tesadüf olmadığı da bir gerçek. Albüm ilk olarak
‘Different Worlds’ ile başlıyor ve ilk duyduğumuz ses Nicko’nun kulakta
duygunluk bırakan harika çığlığı: ‘AYEEE’. Şarkı başlar başlamaz bizi harika bir
riff ve sözlerle karşılıyor. Söz açısından albümün en zayıf parçası olmasına
rağmen oldukça kaliteli sözleri var. Sözler en geniş anlamda her gün yapmak
zorunda olduğumuz seçimlerle, olaylara bakış açımızla ilgili…
Açılış parçası olması nedeniyle albümün anlam olarak en basit şarkısı. Parça,
insanda eşlik etme isteği uyandırıyor… 4.18’lik bu parçanın konserler için çok
iyi bir açılış parçası olması kesin gibi… Different Worlds’den sonra bizi ilk
başlarda kavraması zor olan bir parça karşılıyor, öyle ki ilk dinlediğiniz de
These Colors Don’t Run’ı albümün en zayıf parçası olarak nitelendirmeniz mümkün,
çünkü albümün genelinde olan ilk başta sindirememe, anlayamama durumu bu şarkı
için de geçerli… Şarkı sakin, güçlü ve tok bir introyla başlıyor. Gitarlardan
sonra Steve Harris’in harika bassıyla karşılaşıyorsunuz ve bunu Nicko’nun harika
davulları izliyor… Ardından da Bruce’un sağlam vokali… Şarkıda, 3.51’de harika
bir Janick solosuyla karşılaşıyoruz, ardından 4. dakikanın ortalarına doğru bu
sefer Adrian’dan bir gitar ziyafeti geliyor… Şarkı sözler açısından tartışmasız
şekilde Different Worlds’den daha derin, ama yine de üzerinde birkaç kez
düşünüldüğü taktirde anlaşılacak cinsten.
Ve üçüncü şarkımız ‘Brigter Than a Thousand Suns’… Altı buçuk dakikalık kompleks
bir tarih ve insanlık şöleni… tek bir cümleyle bahsetmek gerekirse insanlığın
lanetli buluşlarından Atom Bombası hakkında… Şarkıda hepimizi şaşırtacak bir
nokta var: Adrian, Bruce ve Steve nasıl başardılar bilmiyorum ama bu sekiz buçuk
dakikalık şarkıda, inanılmaz ayrıntılar var… Atom bombasından hidrojen
bombasına, Amerika’nın test alanlarından nükleer reaksiyonlara, denklemlerden
bilim adamlarına kadar… Albümün genelinde olduğu gibi bu şarkıda da Nicko harika
iş çıkarmış. Sekiz dakikanın nasıl geçtiğini anlayamadan şarkı bitiyor ve yerini
şimdiki şarkımız olan ‘The Pilgrim’e bırakıyor… ‘The Pilgrim’, beni en çok
uğraştıran parçalardan birisi, oldukça ağır bir şarkı, barındırdığı derinlik
sebebiyle anlaşılması güç parçalardan biri… Steve Harris’in dediği gibi Kelt ve
Arap ezgilerini barındırıyor içinde. 3.03’deki soloda ve diğer bir çok bölümde
buna tanık olabilirsiniz. Şarkının başlangıcı da çok etkileyici, Nicko’nun
inanılmazlığı hemen göze çarpıyor. Şarkıda geçen bir cümle ise Heavy Metal’i
bilmeden yargılayanlara çok iyi bir cevap; ‘Pilgrim sunrise, pagan sunset’…
Albümün beşinci şarkısı; ‘The Longest Day’, başka bir deyişle D-Day…
Giderek yükselen bir melodi, insanı ayağa kalkmaya zorluyor, şarkının içine
alıyor…‘Gemilerdeyiz ve ölüme doğru gidiyoruz, gece boyunca fırtına vardı, şimdi
de deniz kokusu midemizi bulandırıyor... Heyecan, öfke, korku…hepsi iç içe
girmiş durumda, yağmur gibi yağan şarapneller arasında hayatta kalmak için
sadece dua ediyor ve koşuyorum…’ İşte bu duygular içinde başlıyor şarkı ve
dakika 1.33’de patlıyor… Artık ölüm ve yaşamın arasında gidip geliyoruz… Sanki
şarkı değil bu, sanki elimizde tüfek ölüme koşan biziz…İşte Bruce bu şarkıda
bunu çok iyi başarıyor… Sözler, davullar, Harris’in bassı…Ortamı çok iyi tasvir
ediyor... Albümdeki en can alıcı parçalardan birisi, başlı başına bir tarih
dersi ve savaşın gerçek yüzünün ta kendisi…
The Longest Day’den sonra sizi yanılgıya uğratabilecek bir başka parça geliyor.
‘Out of the Shadows’ Buram buram Bruce kokan bir parça, ilk başta Bruce
Dickinson albümlerinde olanlardan farksız olduğunu sanıyorsunuz ama Haris etkisi
hemen belli oluyor… Bu harika parçanın introsuna dikkat arkadaşlar... Daha
başlangıçta, otuzuncu saniyelerde Dave Murray sahneye çıkıyor ve inanılmaz
gitarından bir parçayı bize sunuyor… Bruce’un duygulu vokalleri de buna
eklenince albümdeki her şarkı gibi single olabilecek kalitede bir parça ortaya
çıkıyor… Şarkı iyi analiz edilemediği taktirde kolaylıkla yanlış anlaşılabilecek
parçalardan birisi, şarkı da çok kısa olarak eskinin güzelliklerine değinilerek
yeni günler için karşı koymamız gerektiği anlatılıyor… Bundan sonra bizi
bekleyen parça ilk single olan ve albümden önce bolca dinleme fırsatına
eriştiğimiz ‘The Reincarnation of Benjamin Breeg’. Sahip olduğu harika, ağır ve
güçlü riffiyle çok kaliteli… Sözleri de en az barındırdığı inanılmaz riff kadar
ağır.. Bu şarkıda Murray adını görmek ise oldukça güzel, albümde Murray’in en
çok katkı sağladığı parçalardan birisi…
‘Benjamin Breeg’den sonra tamamen Steve Harris’in eseri olan bir şarkı geliyor:
‘For The Greater Good of God’…Şarkının başlangıcında gitarların muhteşem uyumuna
tanık oluyoruz… Hemen ardından Bruce’un yumuşak sesi… Albümün geneline yayılan
hava bu şarkıda da hakim. Bir buçuk dakika geçtikten sonra şarkı aniden
hızlanıyor ve sizi daha çok içine alıyor. Parçanın sözleri gerçekten sanat dolu
ve anlam yüklü, Maiden’ın her zaman yaptığı gibi bizleri yine sorgulamaya
yönlendiriyor ve savaşa başka açılardan yaklaşarak farklı yönlerini gözler önüne
seriyor…
Please tell me what now life is
Please tell me now what love is
Please tell me what war is
Again tell me what life is…
Yaşam ve savaş, yaşam ve ölüm demekten farksız… ‘For the Greater Good of God’dan
aldığım bu dizeler bir birine zıt bu iki kavramın nasıl da iç içe olduğunu
hatırlatıyor bize ve sebebini soruyor, belki boşuna geçirdiğimiz zamanımızın çok
azını düşünerek geçiririz diye…
Albüm de şarkılar tükendikçe dünyanın içinde bulunduğu durumu daha iyi
anlıyorsunuz… Bildiğiniz ama hatırlamak, üzerinde düşünmek istemediğiniz şeyler
apaçık, gerçekleriyle gözünüzün önüne seriliyor… İster istemez düşünmeye
başlıyorsunuz… Tam o sırada sakince başlıyor ‘Lord of Light’. Bu sefer
söyleyemediğiniz şeyleri anlatmaya başlıyor, hiç kimseyle paylaşmadıklarınızı
size hatırlatıyor, görünmeyen gerçeğe yöneltiyor sizi… Dakika 1.05’den sonra
harika bir melodiyle doğruca bilinçaltınıza yöneliyor, sonra sessizleşmeye
başlıyor, en sonunda, 1.35’lerde sizi zifiri karanlığın içinde bırakıyor... O
anda Steve Haris sizi kendinize getirecek bir giriş yapıyor ve sizi saflık
uykunuzdan uyandırıyor… Şarkı söz açısından seviyenin çok yüksek tutulduğu
parçalardan biri, örnek vermek gerekirse;
We are part of some strange plan
Why the slaughter of the brotherhood of man
Infernal sacrifice of hell , Fire breathing lead the way…
…Spiral path leads through the maze
Ve sırada albümün son şarkısı; The Legacy… Albümün en iyi parçalarından birisi,
bana göre en iyisi, müzikal anlamda olduğu kadar söz açısından da oldukça ağır
ve sanatlı… Bruce Dickinson’un harika yeteneğini burada da görüyoruz. Şarkının
başında bizi Janick’in hayat verdiği notalar karşılıyor, ve bizi savaşın en
acımasız yüzüyle karşı karşıya bırakıyor… Savaşın içinde asker olmanın ne demek
olduğunu anlıyorsunuz…
Başlangıcındaki duygu dolu kısım o kadar etkileyici ki gözlerinizden yaşlar
dökülebilir. 2006 yılında böyle bir şarkı dinlemenin verdiği tatlı hazzın ve
yine 2006’da hemen yakınımızda, Lübnan’da, Filistin’de, Irak’ta ölen suçsuz
insanların olduğunu bilmenin verdiği öfke-hüzün karşımı burukluğun sonucu
dökülen yaşlar… Tam da bu ruh hali içindeyken Maiden yine izin vermiyor boş boş
durup sadece üzülmemize, aniden araya giriyor ve tekrar kendimize getiriyor
bizi…Ve sonra, 3.20’den itibaren ayağa kalkıyoruz, eskisinden daha güçlü ve
inançlı olarak, yüzleşmeye, yaptığımız hataları tekrar yapmamaya ant içerek…
Dokuz buçuk dakikalık bu şarkı yine başladığı gibi bitiyor, sakince, düşünmeye
yönelterek…
*************************
Her dakikasında Iron Maiden kalitesini hissettiren bu şarkılar elbette üç dört
cümleyle anlatılacak cinsten değiller… Albüm bir bütün olarak birkaç sayfa
yazıyla anlatılacak cinsten bir albüm değil… Bir başyapıt, bir Maiden albümü,
gerçek bir heavy metal albümü. Bu albümde bir kez daha Iron Maiden dehasıyla
karşı karşıya kalacaksınız, bütün albümleri gibi öncekilerle karşılaştırılmaması
gereken, sadece kendi seviyesini değil, heavy metalin seviyesini de bir kademe
daha yükselten bir albüm. Son bir uyarı yapmak istiyorum eğer şimdiye kadar
metal(!) diye dinlediğiniz gruplar arasında Maiden yoktuysa, bu albüme hiç
yaklaşmayın… Durumunuz 5 yaşında eline Platon almış bir çocuktan farksız
olacaktır…
Yıllar 2006’yı gösterirken, bizleri gerçek Heavy Metalle tekrar buluşturan,
cesaretinden hiçbir şey kaybetmeyen, çok satmak uğruna ruhundan taviz vermeyen
Iron Maiden’a; yeni albümü A Matter of Life and Death ve bizlere yaşattığı her
şey için bir kez daha teşekkür ediyorum…
( Hazırlayan: HMTR Koordinatörü Elesius )
